Türedi Küresel Ahlakın Tezahürü

Türedi Küresel Ahlakın Tezahürü

Ahmet Altınok 'Globalizm' dinini ve ahlakını sorgulamaya devam ediyor. Önceki yazılarının devamı olan, yaşadığı toplumdan da örnekler verdiği yeni yazısını ilgilerinize sunuyoruz.

Bir önceki yazımızda globalizmin, yaradılışı bozarak yapay bir ahlak kurduğunu anlatmaya çalışmıştım. Bu işi yaparken ilk önce El-Hâlık olan Allah ile insan arasındaki bağı koparmak istemiş ve yerine yeni bir akide bağı ve akabinde de yapay bir ahlak sistemini, bazen zorlayıcı bazen de sofistike yollarla dayatmaktadır. Ama daha çok sofistike yollara başvurup, insanlığı gönüllü bağlama yolunu takip etmektedir. Bunu da insanın yumuşak karnı, kötülüğü emreden ‘nefis’ üzerinden başarmaktadır. Bu bağlamda nefsin, çok etkilendiği cinsellik ve ekonomiyi öne sürmüş, hayatın her alanına bu iki konuyu sistematik bir şekilde yerleştirmiştir. Burada dikkat çektiğim diğer bir husus ise insanlığın bu akideyi ve yapay ahlakı yaradılıştan kaynaklı zannetmesidir. Bu yalana kanmış olan insanlık, yozlaşmış bir ahlak sergiler hale gelmiştir. İşte bu yazımızda bu türedi ahlakın ne menem yozlaşmalara sebebiyet verdiğini bir kaç örnek üzerinden anlatmak istiyorum.

Bu örnekler çoğaltılabilir elbette…

  • Kadını ele alarak başlayalım. Kadına ilk olarak feminizmle bir zihin devrimi yaşatıldı. Güzelliğini, çekiciliğini namahremine sergileme hatta yeni kültürde kendi cinsine sergileme hakkını elinden alan dine, milli değerlere düşman edildi. Tabii bunda baskıcı değerler, ataerkil anlayışların rolü de yok değil. Unutmamak gerekir ki, madalyonun her zaman iki tarafı vardır. Globalizm, kendine yarayan tarafı iyi kullanarak kadına annelik görevinin bir yük, özgürlüğünü sınırlayan bir baskı unsuru olduğuna inandırdı. Anne, ekonominin bir çarkı olarak her istenileni gönül rahatlığıyla yapacak kıvama getirildi/geldi. Anne artık özgür bir kadın; kişiliğini, dişiliğini, gücünü, kuvvetini her şekliyle ortaya koyacaktı. Bunun karşısında erkek, soft olmaya davet edildi, karısını her türlü ortama salması, salabilmesi bir cesaret örneği olarak addedildi. Tabii başkasının karısıyla, kızıyla yakın temas halinde olmaktan hoşlanan erkek, kendi karısı ve kızını uyaramaz olacaktı. Hiçbir değerin geçerli olmadığı ortamlarda, kendi değerleriyle bulunmayı dahi söyleyemez hale geldi.

Peki sonra ne oldu?

  • Kadın ve erkeği aynılaştıran bir ahlakla karşı karşıya kaldık. Kadının dişiliği ve erkeğin erkekliği sökülüp alındı. Yarı kadın, yarı erkek kişiliklerle karşı karşıyayız. Sanat adı altında vücudunun bir yarısını baştan aşağı kadınlaştıran, diğer yarısını erkekleştiren ‘interseksüel’ tipleri filmlerde, tiyatro skeçlerinde görüyoruz. Bu tipler Avrupa sokaklarında sık görünen fenomenlerdir. Erkek çocukların kadın tarzı saç sitiline, makyaja, kılık kıyafete, kız çocukların ise tam tersinden erkek tarzına ilgi duyduğu ve bu tarza, Müslüman çocuklarında eşlik ettiğini hep birlikte görüyoruz. Bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor. Ne oluyor da küçük yaşta karşı cinsten mümkün olduğu kadar kendini ayrı tutan çocuk, ileriki yaşlarda ona merak salıyor. Bunun sebebi, zihinlerin ve kalbin yeni tarza, eğitim ve medya aracılığıyla alıştırılmış olmasıdır. Aslında bu, bu kurumları ellerinde tutan hâkim globalist anlayışın, yeni nesilleri bilinçli ‘terbiye’ etmesidir. Ebeveynlerden de karşı bir direniş yoksa çocuklar bu sistemin içinde eriyip kayboluyorlar.

Aslında erkeklik ve kadınlık insana yaratılışta verilen bir değerdir. Temelde aile kurma, nesli devam ettirme ve korumadan sorumlu olan bu aile kavramını, küresel ahlak, ilâhi bir seçim olarak görüyor. Ailenin bu hal üzere kalması, Allah’a olan bağın devamı anlamına gelir ki, önceki yazımda dediğim gibi modern akımlar, Allah’la olan hiçbir bağı kabul etmiyor. Çünkü ailenin ilahi işlevini görmeye devam etmesi yeni Küresel Ahlaka engeldir. Dolayısıyla globalizm, kadın ve erkeğe verilen bu ilahi işlevi yıkıp yerine küresel ahlakın biçtiği yeni bir rol vermek istemektedir. Bu süreci tanrıyı göğe hapseden beyaz insan, ´adalet´ kavramı yerine ´eşitlik´ kavramını tahsis etmesiyle başlattı. Aslında şunu da söyleyebiliriz; insan yaradılış gayesinden uzaklaşıp yaratanının konumuna soyunmaya başladığı andan itibaren, hayatına ilişkin yeni düşünceler bulmak zorundaydı. Evrim teorisi ile hayvani aşamadan kâmil insana geçiş yapan insan, akıllandıkça yeni teoriler geliştiriyordu ki, ilerlemecilik felsefesi ile bugünkü geldiği aşama, ‘ailenin’ insanın özgürlüğüne ayak bağı olduğudur. Bu bağın sökülüp atılması için de kadın ve erkeğin tarifi yeniden yapılandırılmalıydı. Çünkü Kadın ve erkek eşitti.

Daha sonra mı?

  • Birçok cinsiyet tanımıyla karşı karşıya kaldık. Artık iki cinsiyet tanımı yok. Doğru saydımsa 10’un üzerinde sonu seksüel ekiyle biten kavram var. Bu süreçte makinelerin; ilk olarak matbuat ve sonrasında ekrana yansıtılan görseller, son aşamada ise robot eşlere evrimleşme, bu düşünceyi destekledi. Erkek ve kadın, evlide olsalar birbirinden bağımsız bireylerdir ve birbirinin özgürlüğünü kısıtlamalarına hakları yoktur. Doğanın eseri, özgür doğan bireylerin, şahsi hürriyetlerine, hiçbir güç müdahale edemez. Bu iddiasına rağmen cinsiyetini, doğanın seçimine dahi bırakmayarak, arzusunun tatmini üzerine kurmakta serbesttir. Heteroseksüellikten sıkıldı ise transseksüel, yok olmadı, biseksüel, homoseksüel, poliseksüel yok daha olmadı triseksüel olmak isteyebilir. Bir de post-modern seksüelin kısaltılışı ‘pomoseksüel’ var.
  • Yeri gelmişken işyerinde bir bayan arkadaşla yaptığım tartışmada, benim kocam yok ben de onun karısı değilim, birbirimizin partneriyiz (her çeşit ortak) kimsenin karısı olmam diyebiliyor.

Gündemin popüler konusunun, aileyi parçalayan ‘toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine dayanan İstanbul Sözleşmesinin’ olması boşuna değildir.

11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için ‘İstanbul Sözleşmesi’ ismiyle anılan kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni imzalayan ve onaylayan ilk ülkenin Türkiye olması da manidardır. (www.bbc.com)

Bizde bu, daha çok kadın hakları bağlamında gündeme taşınıyor fakat bu eşitliğin yukarıda bahsettiğim diğer cinsiyet tanımları içinde geçerli olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Sözleşme’nin 4. maddesi LGBT haklarını güvence altına alıyor; 12. maddesi, “kadına ve erkeğe ilişkin alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan” örf, adet, gelenek ve her türlü uygulamayı “kökünden kazımayı” amaçladığını söylüyordu (Metnin orijinalinde “eradicating” geçmektedir. “Ortadan kaldırma” olarak çevrilen bu kelime kökünü kurutmak, kökünden söküp atmak, kökünü kazımak gibi anlamlara gelmektedir).(www.islamvehayat.com)

  • Her türlü ihtiyacı karşılayabilecek, erkeğe ve kadına hizmet edecek robotlar üretiliyor. İnsan teni giydiriliyor. Kışkırtılmış bir nefsin arzuladığı vücut yapısına sahip bu robotlar. Bu ne demektir? Fani insan yeni tür bir insan üretiyor. İlah’ın şârilik sıfatını gasp eden insan, yaratma sıfatına da göz dikmiş durumda. Tabii el-Bedî sıfatını alacak değildir ama hedefinde bu vardır desek yeridir. Bireyci, ben merkezci (egocentric) insan, evrimleşme sürecinde sınıf atladığını savunuyor. Şehveti için karşı cinse ihtiyaç duymayacak. Hatta Robot eşini, hiçbir karşı direnç görmeden zevki ve çıkarları için doyasıya kullanacak. Tabii bu tür insan için doymanın sınırı yoktur. Bu dürtü, ancak ilâhi olan için kontrol altında tutulabilir. Bu ise onlarda yoktur. Dolayısıyla doyumsuz bu insanın bir sonraki hedefi ne olur Allah-u âlem. Üremek için ise şimdilik bir kiralık anne bulabiliyor. Tüp bebek zaten modern kültüre tamamen entegre olmuş. Sonra ana rahmini kopyalayacak materyaller de icat edilebilir. Bilim kurgu filmlerinde buna yeteri kadar zemin hazırlanmış durumda.
  • Roterdam sosyal eğitim enstitüsünde girdiğim derslerden birinde, ekonomi hocasının verdiği bir örneği paylaşmak istiyorum. Konu liberal ekonomi bağlamında oluşan sosyal gerçekliklerin aile hayatına yansımaları şeklinde seyir ediyordu. Avrupa’da liberal ekonomi ve ailenin çok çabuk dağılması arasındaki bağlantı anlatılırken bir çocuğun 18 yaşında evden ayrılmasının sebebi şöyle anlatıldı. Çocuğun evden ayrılması, onun yeni bir eve ihtiyaç duyması demektir. Yeni bir ev, televizyona, buzdolabına ve diğer eşyalara ihtiyaç demektir. Tabii bunu gerçekleştirmek ancak, fıtraten var olan aile bağını koparıp sahte bir aile algısı oluşturmakla olurdu. Bu algıya göre 18 yaşı, olgunluk yaşı olmalı, çocuk kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmelidir. Artık otonom bir varlık, kendine yeterli, özgür bir bireydir. Tutucu Katolik çevreler çocuklarını bu algıya karşı korumak istese de maalesef yapamıyorlar. Tabii bizim için de durum farklı değil. Bu yaşta olgunlaşmayan çocuklar da ister istemez bir olgunluk havasıyla baba ocağından ayrılır, ayrılmasına ama sokağın şartları ve nefsinin arzuları, bir de aşırı bir özgüven, bu çocuğu bataklığa sürükleyebiliyor. Örneğin, Hollanda gençliği, özellikle burslu öğrenciler, kiraladıkları stüdyolarında (hesaplı, küçük tek kişilik öğrenci daireleri) kimlik keşfine çıkıyorlar. Tekrar baba ocağına geldiklerin de -tabii gelirlerse- ebeveynler, hangi cinsiyete dönüştüğünü bilemediği bir evlatla karşı karşıya kalabiliyor. Artı, bu gençlerin eğlenceye düşkünlüğü, alkol ve haşhaş bağımlılığı devlet politikasını değiştirecek kadar etkili olabiliyor ve devlet bu duruma öğrenci bursunda kısıtlama yoluna giderek çözüm arayabiliyor. Hollanda gençliği, bir dönem Avrupa’da en çok içen ve eğlenen gençlik unvanını almıştır.
  • Bu yapay ahlak, eğlence ve sokak kültürünü, cinsellik ve tüketim üzerine kurmuştur: Kılık kıyafet, makyaj, konuşma şekli, mimikler, seçilen konular, genel anlamda vücut dili, tüketim tarzı, pazarlama taktikleri gibi mevzuları bu iki unsur şekillendiriyor. Sohbetlerin konusu karşı cinstir veya mal, mülk yarıştırmasıdır. Şatafata, lükse, yemeden içmeye mümkün olduğunca pahalı ve çok olmasına önem gösterilir. Ölçü; denge, ihtiyaç kadarı, haya, iffet genel anlamda vakur, vasat üzere kurulu değildir. İfrat ve tefrit hayatın her alanında mevcut. Belirleyici unsur ise insanın toplumsal statüsü, psikolojik tatminidir. Eğlence, modern insan için bir nevi, çekilen dünyevi zahmetin de karşılığıdır. Cenneti, doyasıya dünyada yaşamak istemektedir.
  • Cinselliğin dildeki tezahürüne kısaca bakalım. Filmlerde, sosyal medya paylaşımlarında, gündelik konuşmalarda sıkça kullanılıyor. Cinselliği içeren veya çağrıştıran kelimeler ve beraberinde oluşan vücut dili. Özellikle yeni nesiller, bu tarzı, günlük hayatlarında bir doğallık içerisinde kullanırken vücut dillerinde hiçbir haya belirtisine rastlanmıyor. Bazı kelimeler rutin bir hal almış ve bazı duyguları, bazı vurguları ifade etmek için adeta dilin kendisi buymuş izlenimini veriyor. Bahsettiğim şey sıradan sadece sokakta kullanılan bir dil de değildir. İş hayatında, öğretmen öğrenci ilişkisinde dahi var olan şeylerdir. İleride bu kelimeler anlamları farklılaşmış şekilde sözlüklere girerse şaşmamak gerek. Diğer taraftan bu dil kullanımıyla işitme duyumuzun şiddete, tacize maruz kaldığının da farkında olmalıyız. Bu tarz, bilinç altına yerleşirken diğer taraftan, insan tahrik ediliyor. Maalesef kendini buna karşı koruyamayanlar veya korumak istemeyenler zamanla Stockholm Sendromu misali tecavüzcüsünün dilini kullanır hale geliyor. Dil konusunu anlatmamın nedeni, en basitinden, dile sirayet etmiş birkaç kelime dahi olsa, kullanıldıkça insanın ahlakında çözülmelere sebebiyet vermesidir. İnsanın konuya olan ciddiyetinde sarsılmalara sebebiyet verir. Bu gayri ciddilik diğer konulara da kayar. Bundan önceki yazımda bahsettiğim gibi ahlak sistemi, bir bütün halinde çalışması gerekiyor. Yoksa melekeler dünyasında yıpranmalara buradan da üretilmek istenen yapay ahlak sistemine kapı aralıyor.
  • Yaşadığım ülke olan Hollanda’da, bir ürünün reklamında, ürünün niteliğinin yanı sıra çekiciliğini ifade etmek için ‘seksi’ kelimesi zaman zaman kullanılır. Düşünebiliyor musunuz, bir otomobil alıcısı, otomobilin cinsi çekiciliği üzerinden adeta otomobile aşık edilebiliyor. Nitekim malına mülküne aşık olup ta, eşe ihtiyaç duymayan çok insan var. Tabii bir araba nasıl seksi olur burasını anlamak zor ama insanın cinsi çekicilikteki aldığı etkiyi bir mal üzerinde tahayyül ettirebiliyorlar.

Bilinçaltı Pazarlama taktikleri listesinin başında özelikle erkekler için ‘cinsellik var’

http://(https://pazarlamasyon.com/dev-markalarin-kullandigi-8-yaratici-pazarlama-taktigi/)

Bu tür taktiklerin tesbiti için yapılan deneylerden biri şöyle:

UCLA Üniversitesindeki araştırmalarda müşterilere iki farklı reklam gösteriliyor. Birinci reklamdaki görsellerde mantıklı satış argümanları bulunuyor ve ikinci reklamdaki görsellerde ise duygularımızı harekete geçirecek görseller ile destekleniyor. İkinci gruptaki görsellerde cinselliği ön plana çıkartacak çekici kadın fotoğrafları kullanılıyor.

EEG (Elektromanyetik Tomografi) ile katılımcıların beyin faaliyetlerine bakıldığında her iki reklam da beyinde karar verme ve duyu bölgelerini harekete geçiriyor. Ancak ikinci gruptakilerin beyin faaliyetlerinin daha güçlü olması ve daha çabuk karar veriyor olması herkesi şaşırtıyor. Bu demek oluyor ki, bilinçaltı ateşleniyor ve harekete geçiyor. Tam olarak neden harekete geçtiğini anlamayan mantıklı tarafımız ise çıkan kararlara mantıklı açıklamalar ve bahaneler arıyor.”

http://(http://www.zihinselpazarlama.com/2012/05/29/satis-yapmayin-bastan-cikartin/)

  • Tüm dünyaya ihraç edilen diziler, eğlence, yarışma vs. programları birebir aynı ya da benzerlikler arz ediyor. Örneğin, ‘yetenek sizsiniz’ programı her ülkede var. Özellikle, temsili konumdaki jürilerin tipi, davranışları çok dikkat çekici ve birbirlerine benziyor. Kadınsı erkekler, dekolte kıyafetler ve yine cinsellik içeren bir dil. Gerek salonda gerekse ekranların başında 7’den 77’ye seyirciler tüm benliğiyle programın etkisi altında. Tabii bu esnada nelerin kaybedildiğinden habersiz. Ara sıra gariban yarışmacılara verdikleri özel ilgi ve yaptıkları maddi yardım, tabii bir de yetenekli ise sanat (zillet) dünyasına kazanma çabaları seyircileri mest ediyor. Dikkatimi çeken bir husus da jürilerin, genelde önem verdikleri yarışmacı tipleri kendilerinden farklı değil.

Bu süreçleri çok önceden benimsemiş olan Hollanda insanından üç örnek daha vermek istiyorum.

  • Samengesteld-gezin: Karmaşık aile yapısı olarak tercüme edebileceğimiz bu aile yapısı, boşanmış ve başkasıyla evlenmiş veya birlikte yaşayan çiftlerin, çocuklarına ebeveynlik yapabilmek adına aynı evi paylaşmaları anlamına geliyor. Yani aynı evde 2 anne 2 baba ve çocukları bir arada yaşıyor. Gerisini siz düşünün. Şu an Hollanda da yayılma gösteren bu aile yapısı çok ilgi görüyor.
  • İkinci bir örnek, flörtün sadece bekarlar için değil evlilerin de hakkı olduğunu teşvik eden ve yukarda bahsettiğim cinsel eğilimler boy boy reklam panolarında sergileniyor.
  • Mimariye dahi yansımalarını görüyoruz. Düzeni ifade eden kare, dikdörtgen yapılar, yerini düzensizliği ifade eden binalara bırakıyor. Çıkıntılı, sivri, yuvarlak, şekilsiz, perdesi olmayan cam duvar vs…

Abdurrahman Arslan’nın ifade ettiği gibi, diyordu ki, -Hollanda veya Almanya olacak sanırsam- “sokaklarda geziyoruz, dikkatimi yerden evlerin büyük pencereleri çekti. Ama pencerelerde perde yok veya sonuna kadar açık, evin içi olduğu gibi görünüyor. İşte post-modern insanın bir davranış biçimi. Bu şu anlama gelir; bizim özelimiz yok. Özelimizi herkesle paylaşabiliriz”. Evet bu davranış, modern insanın iffet, haya duygusunu yıkmış olduğu anlamına gelir. Ki, bir kız çocuğunun erkek arkadaşını eve getirip odasına çekilmesi bir anne baba için normal ve çağdaşlık addedilebiliyor. Bu verdiğim örnekleri belki biliyoruz bilmesine ama ebeveynleri samimi Müslüman veya muhafazakar olanların evlatlarında da hızla bir artış gözlemleniyor. Bu durum karşısında ebeveynlerin dediği, yavrumu dışarı atamam. Yoksa tamamen kaybederim… Evet, durum bu kadar içler acısı.

İster istemez hepimiz de nehirden az da olsa içiyoruz. İçmesek bile paçalarımız ıslanıyor. Rabbim bizi kana kana içenlerden eylemesin.

Yazımı burada sonlandırırken nefsin yapısına dair Kurandan ayetler sıralamak istiyorum.

“İnsan zayıf yaratılmıştır.”, “…Zaten insan çok cimridir.”, “İnsan çok acelecidir!” (Nisa, 4/28; İsra, 17/11,100.), “Doğrusu o, çok zalim (ve) çok cahildir.” (Ahzab, 33/72.), “Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” (Adiyat, 100/6-8.) vs.

Rabbimiz bize, nefsin niteliklerini sıralayarak bir nevi, nefis üzerinden kurulmak istenen şeytani düzenlere dikkatimizi çekiyor. Allah’a teslim olan nefisler, Kuran’ın öğretisiyle tüm sahte düzenlerden sakınabilir. Yeter ki rabbimizin ayetlerine kulak verelim.

Allahtan başka dostlar edinenlerin örneği, kendisine ev edinen dişi örümceğin örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en çürüğü (en güvensizi) dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi! (29-Ankebut Suresi 41)

Bilirsiniz örümceğin evi çok çabuk bozulur. Bir de dişi örümceğin (ankebut) erkeğini yediği düşünülürse bu evi mesken edinmek pek akıl kârı değildir. Öyleyse globalizmin, dünyayı bir köye, çürük, emniyetsiz bir yuvaya çevirmek istediği bilinciyle hareket etmeliyiz. Bu yuvayı kabul edenler dünya ve âhiretin emniyeti olan imandan ve meyvesi olan amelden uzaklaşırlar. Sonu ise reddediştir. Zaten İslam da bu kişileri içinde barındırmaz. Adeta vücudun, içine giren yabancı bir maddeyi, atması gibi atar.
Bu yuva emniyetsiz ve geçicidir. Allah’ın dostluğu ve bahşedeceği âhiret yuvası sağlam ve bâkidir.

Google+ WhatsApp