Tüketen ve tükenen insan

Tüketen ve tükenen insan


Tüketen ve tükenen insan

 

 

İnsanoğlu yaşamını sürdürebilmek için asli ve yan olmak üzere bazı gereksinimlere ihtiyaç duyar. Gazali bu ihtiyaçları şu maddeler altında kategorize etmiştir: Zaruriyet (insanın yaşamını sürdürebilmesi için elzem olan ihtiyaçlar), Haciyyat (fertlerin yaşamlarını kolaylaştıran ihtiyaçlar), Tahsiniyyat (zorunlu ihtiyaçlar dışında kalan estetik ihtiyaçlar). İnsan ihtiyaçlı olarak dünyaya gelmiştir ancak bu ihtiyaçlar belli sınırlar dâhilindedir. Zira yüce Rabbimiz kâinatta her şeyi bir denge üzerine yaratmıştır ve bu dengenin korunması esas alınmıştır. Kur’an’da mizan, kıst ve adl kavramları insanın yaşamındaki bu ahengi, ölçüyü açıklayan kavramlardır.

“Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) o koydu” (Rahman, 55-7).

“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer, 54-49).

Rabbimizin koyduğu bu ölçü sadece kainatın düzeni için değil, aynı zamanda insanın iç dünyasındaki yapılanma ve eylemleri ile ilgili de  bir çerçeve çizmektedir. Yani İslam ferdin talep ve ihtiyaçlarını adil ve tutarlı bir denge üzerine oturtur ve onu itidal eksenine çeker. Bu konuda bizlere örnek olan Resulullah orta yolu tavsiye etmiştir.

Günümüzde söze “muhafazakâr dindarız” diye başlayan kimseler ne yazık ki, İslam’ın öngördüğü yaşamı değil, kapitalist sistemin çizdiği tüketim odaklı yaşam biçimini tercih ediyor hatta bunu üst bir statü olarak algılıyorlar. Zira kapitalist sistem fertlerin ihtiyaçlarını ve zaaflarını dikkate alıyor ve buna uygun tuzaklar oluşturuyor. Müslümanlar bu tuzakları eleştirirken fırsat ellerine geçtiğinde kendilerini tam da ortasında buldular acı değil mi?

Hepimizin bildiği üzere sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan ihtiyaçlar neticesinde İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri üretilen malların satılabilmesi için yeni ihtiyaçlar ve buna uygun talepler oluşturdular. Kapitalizm Weber’in işaret ettiği gibi en büyük mücadele alanı olarak geleneksel örgüyü gördü ve bu kitleyi hedef olarak seçti. Weber’e göre insanın fıtratı gereği üretim tüketim denkliği sağlanacaktır fakat bunun için tüketicinin ikna edilmesi gerekmektedir. Buradan yola çıkan kapitalist sistem insanın ihtiyaç alanını alabildiğince genişleterek ihtiraslı, doyumsuz ve bencil bireylerin ortaya çıkmasına neden oldu. Tüketim ihtiyaca binaen değil, adeta dayatılan bir durum haline geldi hatta daha fazla tüketenler üst bir mevki ile değerlendirilerek ödüllendirildiler Bütün bunların sonucunda ise tükettikçe bencilleşen ve ruhsal buhranlara duçar olan bir nesil ortaya çıktı. Zira fertlerin ontolojik varlığı maddiyat merkezli değildir. Maneviyattan koparılan insan satın aldığı nesneler üzerinden elde ettiği hazla sükûnete eremez. Nitekim görmekteyiz ki, kapitalist çarkın zeminine çakılan insan ruhsal bunalımdan, mutsuzluktan şikâyet ediyor. Fakat kapitalist sistem oluşturduğu düzeneği bir şekilde sürdürmeyi başarıyor. İnsanlara kazanma hırsını tetikliyor ve onlara nerede ne kadar para harcayacaklarını, evin düzeninin nasıl olacağını, nasıl giyinip nasıl beslenileceğini aktararak seçtiği kitleyi elinde tutmak istiyor. Bu çizginin dışına çıkamayan fertler ise kendilerine dönecekleri yerde teslimiyet gösterip yola devam ediyorlar.

Kapitalist sisteme entegresyonları ile eleştirilen Müslüman halklar, “Müslüman her şeyin en iyisine layıktır, biz şaşalı yaşayalım ki diğerleri bize özenip İslam’a tabi olsunlar, ne var ki hem harcıyorum hem yardım yapıyorum” gibi savunma mekanizmaları ile kendilerini kandırmaya devam ediyorlar. Oysa İslam’ın ilkeleri gün yüzü kadar açıktır: İsraf haramdır, bencillik, gösteriş, yoksulları gözetmemek ve kibir Allah’ın koyduğu ilkelerle taban tabana zıttır… Öyle değil mi?

 

 

milli gazete

Google+ WhatsApp