Trump mı, Biden mı?

Trump mı, Biden mı?


Dünyâ gündemi bu soruya kilitlenmiş vaziyette. Yapılan kamuoyu yoklamaları Biden’ın önde olduğunu gösteriyor. Doğrusu ben bunun yanıltıcı olduğunu düşünenlerdenim. Corona salgınının, yaşanan ekonomik buhran ile berâber Amerikalı seçmenlerde Trump karşıtı hisleri arttırdığı ve bunun da Biden’ı kendiliğinden iktidâra taşıyacağı iddia ediliyor. Bu bakış ve değerlendirmenin bir “dilek” göstergesi olmaktan ileri gitmediği kanaâtindeyim. Trump açıklamalarında corona salgınının Çin’den kaynaklandığını ve uluslararası sağlık sistemi tarafından çok kötü yönetildiğini söylüyor. Yâni mes’uliyet almıyor. Bunu yaparken eli bir hayli rahat. Çünkü salgının menşei henüz “bilimsel” kesinlikte ortaya konulmuş değil. Herkes bir spekülasyon yapıyor. Trump da onca toz duman arasında kendi değerlendirmesini ve suçlamasını yapıp, muhtemel ve cârî tepkileri kolaylıkla savuşturabiliyor. Meselenin Amerikan sağlık sisteminin ticârîleşmesiyle ve kötü işleyişiyle alâkalı bir boyutu var. Ama bundan doğrudan doğruya Trump mes’ul tutulamıyor. Kaldı ki, Biden, meselâ kamusal yarar ilkesini radikal bir şekilde savunan ve sistemik eleştirilerde bulunan Sanders gibi tesir uyandırıcı yüklenmelerde bulunmuyor. Evet, ABD’deki sağlık sistemi o kadar gayr-ı insânî ki, en küçük bir düzeltme vaadi bile bir adaya oy kazandırabilir. Bir Cumhûriyetçi olarak bu durum Trump’ın umûrunda değil. Obama’dan beri bu işi sâhiplenen Demokratlar. Biden da bir sağlık reformunun bayraktarlığını yapıyor. Doğrusu bu vaadin Amerikalı seçmenlerin tercihlerinde ne kadar tesir edici olabileceğini kestiremiyorum. Kaldı ki “Amerikan rûhu” o kadar bencillik üzerine kurulu ki, kamu yararı fikri derhâl girişim hırsı ve hırçın, rekâbete dayalı ekonomik beklentileri budayacak bir şey olarak algılanıyor ve komünizm karşıtlığına dayalı hisleri harekete geçiriyor. Her ne kadar Amerikalı yeni nesiller arasında sosyalizm, sosyalizan siyâsetler çok telâffuz edilmeye başlandıysa da herhâlde genel eğilim “komünistleşmektense” mevcût sistemin devamlılığını esas alır.

ABD’deki öncelikli diğer mühim bir meselenin de, toplamı 1.5 trilyon dolara karşılık gelen birikmiş talebe borçlarıyla alâkalı olduğunu biliyoruz. Biden’ın parti içi rakipleri olan Elizabeth Warren ve Bernie Sanders, bu borçların silineceğini ve Amerikalı gençler için parasız eğitim ve öğretim yapılanmasına gidileceğini vadediyorlardı. Biden da başlangıçta bu sele kapıldı ve borçların silineceğine dâir vaadlerde bulundu. Lâkin Haziran başlarındaki bu vaadini, bir kaç gün evvel yaptığı son gözden geçirmeyle yumuşattı ve sâdece iki senelik kolej programlarına katılan talebeler için geçerli olacak bir programa indirgedi. Hâsılı bu işten büyük ölçüde yan çizdi. Muhtemelen ABD’deki eğitim baronlarının tepkilerinden çekindi. ABD’de seçimleri renkli kılacak olan şey bir “sistem” tartışmasını başlatması olabilirdi. Bu da herhâlde Cumhûriyetçilerden değil, Demokratlardan gelebilirdi. Eğer Elizabeth Warren veyâ Barnie Sanders Trump’ın karşısına çıksaydı olacağı da buydu. Netice ne olurdu; onu bilemem. Ama emin olduğum, bunun ayakları yere basan bir seçim olacağıydı. Ama öyle gelişmedi. Biden neticede bir “sistem adamı” olarak tezâhür ediyor. Sistem karşıtı bir çizgiye çekilebilecek potansiyelde olan bir siyâsal birikimi yumuşatıp, yeniden sisteme kazandırmayı hedefliyor. Bu da bana kalırsa onun en zayıf tarafını oluşturuyor. Çünkü karşısında, sistemi daha esastan sâhiplenen bir rakip olan Trump var. Trump bütün gerçekçiliği ile sistemi ABD halkının önüne koyuyor.

Gerçekçilik her zaman “acıtıcıdır”. Belki de, gerek bireysel gerek toplumsal seviyeleri îtibârıyla olağan insanlık durumlarında, gerçeklerden kaçmak eğiliminin yaygın görülmesi, onun getireceği muhtemel faturalara tahammülsüzlüktür. Ama buhran devirlerinde “gerçekçilik” eğiliminin arttığını biliyoruz. Bu da insanların kâhir ekseriyetinin gerçekçiliğin faturalarını ödemeye hazır hâle geldiğini gösterir. Popülist radikalizm bunun en esaslı meyvesidir. Gerçeklerden kopuk muhayyel tespitlerin üzerine kurulan sistemik hesaplaşma yapmayan pısırık siyâsetlerin yerini gerçekleri ve bedellerini dayatan ve onun üzerine büyük hayâller inşâ eden siyâsetler alır. Weimar Almanyası bunun tipik bir göstergesidir. Trump salgını umuruna koymuyor. “Ey Amerika, titre ve kendine dön” diyor. Ekonomiyi açmaktan, Amerikan girişimci rûhûnu canlandıracak tedbirleri almaktan bahsediyor. Biden’ın bütün yaptığı, ABD’deki ekonomik durgunluktan ve işsizlikten Trump’ı suçlu bulması ve Trump’ın açıkladığı ve düşme eğilimi içinde gösterdiği işsizlik rakamlarına yaptığı îtirazlardan ileri gitmiyor.

Eğer Sanders, Trump’ın rakibi olsaydı ve kaybetmiş olsaydı, bunu Trump’ın zaferi olarak görürdüm. Ama Biden-Trump rekâbetinin neticesinde Trump kazanırsa, bunu hatırı sayılır ölçülerde Biden’ın katkılarıyla açıklayacağım. Tabiî ki seçimdir bu. Ne olacağı önceden, ancak bir yere kadar kestirilebilir…

Google+ WhatsApp