Târihsel vodviller üzerine

Târihsel vodviller üzerine


20. asrın başlarında, Wilson ve ona paralel olarak Lenin’in geliştirdiği ulusların kendi kaderlerini tâyin hakkı ilkesi hâlen heyecan uyandırmaya devâm ediyor. En son olarak Ukrayna için bu ilke hatırlandı. Ukrayna anayasasında yer alan NATO ve AB’ye tam üye olmak hedefi, Ukrayna ulusunun egemenlik hakkının engellenemez bir tasarrufu olarak değerlendirildi. Moralpolitik açısından, dünyâ kamuoyunun takdirini kazandı. Rusya ise, bilindiği üzere, bunu, kendi güvenlik doktrinine aykırı bulduğunu beyân etti. Güvenlik ihtiyâcı, netice îtibârıyla moralpolitik değil, reelpolitik bir gerekliliktir. Savaşa kadar giden bir gerilim üzerinden bir moralpolitik-reelpoltik kavgasına şâhit olduk. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını anlamak pekâlâ mümkündür; lâkin anlayış göstermek, hele hele meşrû saymak ise imkânsızdır.

 

Moralpolitik, başta da altını çizdiğim üzere heyecan doğuran bir tesire sâhiptir. Ulusların kendi kaderlerini tâyin hakkı ilkesi, bilhassa sömürgeciliğin tasfiyesinde büyük bir rol oynamış, onun yerini alan emperyalizme karşı direnç geliştirmekte ciddî bir zemin oluşturmuştur. Lâkin, bu değerlendirmeyle yetinmek hatâlı olacaktır. Madalyonun bir de arka yüzü var. Bizzât emperyalist güçler, kendilerine karşı gelişen bu dalgayı, usta bir manevrayla arkalarına almayı bilmişler, kendi yararlarına dönük olarak tasarruf etmenin yolunu bulmaktan geri kalmamışlardır. Veri ulusları parçalamakta, istikrarsızlaştırmakta doyum tokum kullanmışlardır. Ukrayna’da da bunun böyle işlediğini görüyoruz. Meseleyi bir basitleme yapıp, işgâlci Rusya’nın, Çarlık hevesleriyle Ukrayna’ya saldırması olarak değerlendirmek görüş ve kavrayış sahasını görece karartmaktan başka bir şey değildir.

 

Niyetim, insanlığın moralpolitik sahadaki müktesebâtını küçümsemek değil. Ama gerçekçi bir açıdan bakıldığında, bu değer ve ilkelerin târihsel karşılığını bulmakta çok zorlandığımı belirtmeliyim. Siyâsetin en beylik târiflerinden birisi, onun bir imkânlar sanatı olduğuna işâret eder. Gâliba mesele, moralpolitik değerlerin şampiyonluğunu yapmak değil. Mesele, veri târihsel şartları dikkâte alarak, ona mümkün olan en geniş tutunum imkânını sağlamaktan ibâret. Hiç hoş bir intibâ doğurmayacağını, zihinlerde kekremsi bir tat bırakacağını bilerek ifâde etmek zorundayım: Siyâset sahasında moralpolitik değerlerin mutlak ölçülerde hayâta geçemeyeceğini baştan kabûl etmek, göreceli düşünmek, hesaplayıcı akıl yürütmeleri devreye sokmaktan başka bir yol yok. Moralpolitik değerler üzerinden saplantılı aşırı yorumlara gitmek, geride olsa olsa, acı tecrübeler ve derin hayâlkırıklıkları bırakmaktan başka bir işe yaramıyor.

 

Ulusların kendi kaderlerini tâyin hakkı ilkesini emziren diğer bir ilke de tam bağımsızlık ilkesidir. Ukrayna direnişçilerine sorsak, tam bağımsız bir Ukrayna diyeceklerdir. Bağımlılık ve Sistem Okulu olarak bilinen entelektüel ve akademik çevreler bunun târihsel olarak mümkün olmadığına işâret etmekteler. Muzdarip târih, karşılıklı, lâkin eşitsiz bağımlılık ilişkilerinden mürekkep ve müteşekkil. Modern süreçler, tekmil taraflar açısından bu bağımlılık ilişkilerinin en karmaşık ve aşılması en zor olduğu evreye işâret ediyor. Sömürgeciliğe bir bakalım. Evet sömürgen güçler, sömürdükleri coğrafya ve onların otokton topluluklarını kendilerine her açıdan bağımlı kıldı. Bu bağımlılık ilişkileri, siyâsal açıdan tasfiye edilse de, ekonomik ve kültürel açıdan devâm etti. Emperyalizm bunun karşılığıdır. Ama bu tek taraflı bir bağımlılık değildi. Sömürgeci veyâ emperyalist güçler de, en az sömürülenlerin kendilerine bağımlı olduğu kadar, sömürdüklerine bağımlı kaldılar. (Çift taraflı bir döllenme). Emperyalistler kendi kaderini tâyin etmek hakkını kazanan tâze ulusların gerek kaynaklarını, gerek insan sermâyesini, ucuz işgücü olarak kullanmaya devâm ettiler. Gâliba mesele bağımlılık ilişkilerinde değil. Bu, zâten veri alınması gereken bir husus. Mesele, çok yönlü olarak bu ilişkilerin eşitsiz, dengesiz tabiatı üzerinden onu yönetebilmek meselesi. Geldiğimiz aşamada, sömürgen devlet ve uluslar, artık bunu kontrol edemez hâle geldiler. Kitleler hâlinde yaşanan yasadışı göçü durduramıyorlar. Bir zamanlar onlar Asya’yı, Afrika’yı işgâl etmişlerdi. Bugün ise, o toprakların umutsuz, fâkir ve kaybedecek bir şeyleri kalmayan insanları, Paris’i, Londra’yı, Berlin’i işgâl ediyor. İlki topla, tüfekle, bankalarla yapılmıştı. Bu ise demografik olarak gerçekleşiyor. Neticede eşitlik sağlanmıyor, ama karşılıklılık gerçekleşiyor. Men dakka dukka..

 

Geçkapitalist süreçler bu karşılıklılığı daha da baskın hâle getirdi. İlişkilerin çok boyutluluğu ve derinliği kimseye husûsî bir avantaj sağlamıyor artık. Şu aralar revaçta olan siyâsal-askerî-stratejik indirgemecilikler, bir körlüğün zihni sağa sola çarptırmasından ibâret. Rusya düştüğü offside’ı artık görüyor. Bocalamaları bu yüzden. Ekonomik olarak küresel iş ve işlemlere tekmil gövdesiyle eklemlenmiş bir Rusya’nın ABD-AB ile ağır bir siyâsal-askerî hesaplaşmaya girmesi aslında ne kadar da grotesk bir durum; tıpkı, Rusya ile ekonomik olarak iç içe geçmiş temizlik hastası Batı kampının onu tard etmeye yeltenmesi gibi.. Kasaları ağzına kadar ABD bonolarıyla dolu olan Çin’in; tüketimi onun üretimine bağlı olan ABD’nin karşı karşıya gelmesi ve dalaşması mutandan bir tarihsel vodvil değilse nedir?

 

Aklını yağmaya vermeyen insanlar bunun telâfi edilmesi artık imkânsız olan sistemik bir krizin çeşitli fasılları olduğunu görebilir. Bu kavgaların bir kazananı olmayacak. Sistemik kriz herkese kaybettirir.

Google+ WhatsApp