Transatlantik

Transatlantik


Avrupalılık kimliğinin kültürel derinliği ve kapsamı bizim memleketimizde pek enine boyuna tartışılmaz. Bu kimliğin nasıl ve nerede, kimler tarafından dokunduğu çok defâ müphem kalır. Tıpkı Doğululuk ve Batılılık mevzularında olduğu üzere, biz, Avrupalı kimliğine, Avrupa’yı var eden fikir ve duyuşların bir damıtımı, bir ortak paydası olarak bakarız. Hâlbuki her fikir târihsel ve kültürel bir çevrenin eseridir. Avrupa coğrafyası ise kendi içinde yer yer çok derin sayılabilecek târihsel-kültürel farklılıklar içerir. Hâsılı Avrupa içinde muhtelif “Avrupalılar” ve “Avrupalılıklar” yer alır. Aslında, Güney (Akdeniz), Orta, Kuzey ve Doğu Avrupalar arasındaki kültürel farklılıkları biraz da pratik olarak öğrendik. “Avrupa kimliği” neticede bir tahayyüldür. Milliyetçiliği bir tahayyül mahsulü olarak gören Benedict Anderson’dan mülhem olarak ifâde edecek olursa, Avrupalılık kimliği millî tahayyüllerin üzerinde olan; onu aşan değil, genişleten bir tahayyül olsa gerekir. O hâlde, “Avrupalılık hangi Avrupa’nın tahayyülüdür” sorusunu sormak iktizâ etmez mi?

AB, bilindiği üzere uzun zamanlar boyunca kendi aralarında savaşmış Fransa ve Almanya’nın barışmalarının akabinde geliştirdikleri bir ortak teşebbüs ile sağlanmıştır. Bu da daha çok ABD’nin kıt’a üzerinde kurduğu ve Eurodolarla terbiye ettiği baskıyı gidermek içindi. Burada dikkât edilmesi gereken, millî devlet yapılanmalarını aşan bir birlik fikrine yatkın bakışın bu iki Avrupalının hangisinden geldiğidir? Bu sorunun cevâbı herhâlde Almanya olamaz. Çünkü modern Almanya’nın kuruluşuna ilhâm veren fikirlerin birleştirici mesajlar taşıyan Fransız Avrupa’sında gelişen Aydınlanmaya muhalefetten doğduğunu biliyoruz. Her ne kadar Alman felsefesinin iki dev ismi Kant ve Hegel’in Aydınlanmayı derin bir felsefî kavrayışa götüren fikirlerinden haberdârsak da, Almanya’yı kuran fikriyâtın bunlar olmadığını da kestirmenin zor olmadığını söyleyebiliriz. Almanya’yı kuran fikirlerin, daha çok Fichte’nin “biricikliği” vurgulayan felsefesi, Schelegel gibilerin elinde yükselen Jena Romantizmi ve Friedrich Carl Von Savigny, Karl Friedrich Eichborn gibi târihçi-hukukçuların elinden çıkan işçilikler olduğunu düşünürüm. Evet Almanya’da dâima yabana atılmaması gereken bir Aydınlanmacı unsur var olmuştur; ama Almanya’yı kuran ve zıt bir eksende gelişen kurucu fikirlerin kökleşmiş varlığı, Almanya’yı, Fransız tarzı, evrenselci mesajlar içeren AB idealine taşıyan süreçlerde, fikren ve rûhen ikincil plâna itiyordu. Almanya, güçlü sanayisi ve ekonomisi ile kısa zamanda AB’nin liderliğini ele aldı almasına, ama bana öyle geliyor ki, AB’nin kuruluş esaslarını veren ve Fransız Aydınlanmasına mâl edilmesinin daha mâkûl olan bir morâl üstünlüğün ve liderliğin dâima çeperinde kaldı. Almanlar yerleşik kültürel kodlarından hareketle AB içindeki ekonomik üstünlüklerini Alman yayılmacılığının kripto fırsatlarına yordular. Husûsen, Duvar’ın yıkılmasından sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki genişlemeyi Alman nüfûzunun genişlemesine tahvil etmeleri bunun açık ıspatı olsa gerekir. Bu, Alman siyâsal belleğinin kataloglarından birisi olan Gross Land’ in karşılığıydı. Fransa ise AB’nin kuruluşunda moral liderliği bugüne kadar getirdi. Ama her zaman Almanya karşısında ekonomik olarak geride kalmaktan kurtulamadığı için bu avantajını maddî bir üstünlükle taçlayamadı. Almanya karşısında en büyük avantajlarından birisinin de nükleer kapasiteye ulaşmış bir orduya sâhip olmasının da altı çizilmelidir.

Trump devrinde Avrupa, ABD tarafından dışlandı ve aşağılandı. Bu süreçte en ağır darbelerden birisini alan taraflardan birisi de Afrika’daki tahakkümü tehlikeye düşen Fransa olmuştur. Şimdi Biden bunun tam tersini yapıyor ve yine Trump tarafından boşlanan NATO’yu ayağa kaldırarak ABD-AB bağını güçlendirmeye soyunuyor. Bu gelişme, Fransa ve Almanya açısından farklı neticeler doğuracak görünüyor. Evvelâ Fransa’ya bir bakalım. Macron herhâlde Biden’ın gelişine en fazla sevinen oldu. Hakikâten de, ABD-AB yakınlaşmasından en fazla verim alacak olan Avrupa devletinin Fransa olacağı âşikâr. Bu sûretle, en başta Afrika’daki tahakkümünü tâmir edebilecek. Dahası Akdeniz açılımını Biden desteği ile sürdürebilecek. Macron’un daha evvel NATO’yu eleştiren ifâdelerinin, NATO karşıtlığına dayalı değil; NATO’yu NATO gibi davranmaya dâvet eden bir içeriği olduğunu düşünüyorum. PESCO arayışlarının daha çok Trump devrinde yaşanan NATO zayıflamasını bir fırsata çevirmekle alâkalı olduğunu akılda tutmak gerekir. Bunun aslında, Fransa’nın AB içinde Almanya’ya karşı elinde tuttuğu moral-askerî üstünlüğü derinleştirmekle bağlantılı olduğu düşünülebilir. Aslında Fransa’nın yapmak istediği, “ruhûnu” elinde tuttuğu AB’de, ekonomisi eskisi gibi güçlü olmayan Almanya’yı ekarte etmek ve liderliği ele almak. Trump’ın aşağılamalarından bıkmış olan Merkel, Biden’ı tebrik rüzgârına kapıldı. Ama Transatlantik siyâsetlerinin Almanya’yı sıkıştıracağı bir gündemi karşısında buldu. Bunun da en esaslı maddesi, Rusya ile enerji plânında bağ kurmasının, yâni Kuzey Akım projesinin engellenmesidir. Transatlantik programda ağırlıklı olarak yer aldığı artık âşikâr olan Afrika ve Akdeniz açılımları, öncelikleri Baltık ve Balkanlarla sınırlı olan Almanya’yı bir hayli çepere itiyor. Ben de ilk başta öyleydim, ama Biden devrinin “Washington-Berlin” merkezli bir oluşum olduğunu düşünenlerin buna dikkât etmesi gerekiyor. Ben şimdilik gidişâtın “Washington-Paris” merkezli olduğunu düşündüren emârelerin arttığını görüyorum. NATO’nun bir zamanlar en yaramaz çocuğu olan Fransa’nın bu aralar en hararetli NATO destekçisi olmasını yadırgamamak gerekir. Transatlantik’de La Fayette’in hayâleti dolaşıyor…

Google+ WhatsApp