Toprak…

Toprak…


Toprak…

 

Sanayileşme meselesinin, Türkiye’de bir zihinsel sorun olduğunu düşünüyorum. İlelemeci târih anlayışı, tarımsal medeniyet ile sanayi medeniyeti arasındaki bağı zihnimizde koparıyor. Zannediyoruz ki, sanayi medeniyetine dâhil olmak için tarımsal dünyâ aşılmalı, terk edilmelidir. Kapitalizmi de saf bir kent medeniyeti olarak zihnimizde kurguluyoruz. Hâlbuki iktisat târihleri bambaşka şeyler anlatıyor. Kapitalizm temelde bir tarımsal birikim üzerine oturuyor. Tarımsal hayât, elbette geleneksel kodlarının dışına çıkıyor. Metâlaşarak yeniden yapılanıyor ve örgütleniyor. Ama, süreç bir kopuş değil, bir dönüşüm.Kapitalizm, toprağı kapitalist işletmeciliğin gereklerine göre dönüştürüyor. Toprak zaman içinde sâdece birinci elden “karın doyuran” geçimlik bir şey olmaktan çıkıyor ve sanayi için gerekli hammadde üretimine göre kabuk değiştiriyor. Meselâ İngiltere’de toprakların meralaştırılması ve yün üretimine açılması bunun tipik misâlidir. Bugün sanayileşmede ve teknolojik gelişmede ileri memleketlerde tarım asla bir ihmâl konusu değildir. Zâten sömürgecilik veyâ onun daha modern formu olan emperyalizmin yaptığı, hammadde potansiyellerine, yâni dünyâ topraklarına amansızca hakim olma tutkusudur.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Toprak kapitalizme en az iki seviyede hizmet ediyor. Toprağın altı ağırlıklı olarak madencilik ile, üstü hammadde kaynakları olarak. Enerji ise, kömür, petrol, doğal gaz ve hidrolik kaynaklar seviyesinde toprağın altı ile üzerini birleştiriyor.

Toprağın yapısal dönüşümü elbette insanlığın geleneksel ilişkilerini, genel manâda yerleşik kültürleri de berhavâ etti. Anti-modernlik esasta bu dönüşüme duyulan duygusal tepkileri ifâde eder. Şikâyetleri haklıdır. Güçlü edebiyatlar doğurur. Lâkin kendisine tutunum sağlamakta çok zorlanmıştır. Modernin içinde gelenekseli sürdürmek arzusu, olsa olsa kısa süreli folklorik-terapik bir tatmin sağlamaktan öteye gidemez. Târihsel dönüşümler içinde “ileri gitmek” ne kadar vehimse, “geri gitmek” de o kadar vehimdir.

Toprağın, isterseniz buna genel manâda tabiat diyelim, hâris kapitalist dönüşümün içinde ağır bir tahribât yaşadığını biliyoruz. Çevrecilerin dosyalarında yer alan hususlar yabana atılır gibi değil. Sürecin insanlık için son derecede ağır bir mâliyet doğurduğu ortada. Ama mesele basit olarak teknoloji meselesi değil. Meseleyi üretim ve mübâdele tarzının odağına koymadan tartışmanın âlemi de yok. Kapitalizmin ucuz mâliyet tutkusundan vazgeçemeyeceği muhakkak. Ucuz mâliyet hesaplamaları, kapitalizmin en çürük ve dargörüşlü tarafını ifâde eder. Ama onun bütün hesaplamalarını da bu hesapsızlık yönetir.

Çelişkilerin en mühimlerinden birisi de, azman üretim ve tüketim fetişizmi ile onu sarsan ve çâresiz bırakan nüfûs büyümesi arasında yaşanıyor. Asya ve Afrika’nın nüfûsları devâsa artıyor. 2030’larda yaklaşık 9 milyarı bulacağı dünyâ nüfûsunun kâhir ekseriyetinin de bu kıt’alarda yoğunlaşacağı öngörülüyor. Eski Merkez dünyada yaşanan nüfûs eksilmesi ve yaşlanmasının tam zıttı bir gelişme bu. Çin ve Hindistan devâsa nüfuslarıyla burada çok kritik bir odağı oluşturuyor. Gelişmeler toprağın yeniden yapılandırılması doğrultusunda tezâhür eden zorunlulukları işâret ediyor. Haberlere göre, yaklaşık 20 milyon Çinli köylü, Rusya’nın Sibiryasında yasa dışı tarım yapıyor. Çin, Afrika’da uçsuz bucaksız arâziler alıp muazzam tarımsal plântasyonlar kuruyor. Mesele bu kadarla da sınırlı değil. Dünyânın su kaynakları da ciddî bir mesele. Hâsılı, döndük dolaştık, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde temel ve birincil ihtiyaçlar olarak sınıflandırılan ihtiyaçların baskın olduğu bir evreye geldik. Nüfusları azalan eski Merkez Dünyâ “yaşlılık” meselesi ile uğraşırken, yeni ve çok daha dinamik merkezler genç ve artan nüfûsları için tarım ve su meselelerini yükleniyor.

Türkiye’nin önündeki fırsatlar da burada ortaya çıkıyor. Evvelemirde İsmâil Kılıçarslan’ın ilgi çeken ve tartışma doğuran yazılarında bahsedilen tüketim odaklı “orta sınıf deliliğini” bertaraf etmek zorundayız. Türkiye tasarruf ve yatırım atağını başlatmak zorunda. Bunun en kritik noktasını da, sâhip olduğumuz tarım ve su havzalarına yapılacak yatırımların oluşturması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin çıkış yollarından en mühiminin bu olduğu kanaâtindeyim.

Türkler köylerini, kasabalarını terk etti ve tüketim şehirlerine yığıldı. Ama ilginç olan bağlarını hâlâ koruyorlar. Bu geliş gidişlerin verimli işlere yatırılması için bir fırsat var. Doğru plânlamalar ve özendirmelerle çok mühim bir fırsatı yakalayabiliriz.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp