Toprak…

Toprak…


Toprak…

 

 

İktisat târihçileri kapitalizmin kırsal dünyâlardan kentsel dünyâlara doğru bir kaynak aktarımı üzerine binâ olduğu hususunda ittifak ederler. Yâni, kapitalizm temelde kentsel bir oluşum değildir. Geç feodalite devrinde ortaya çıkan rasyonel ticârî ilişkiler tek başına kapitalizmi açıklamıyor. Esas dinamik toprağın kapitalist tarzda dönüşümü ile alâkalı olarak tezâhür ediyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Târihçi Braudel’in “uzun zamanlar” olarak nitelendirdiği târihsel devirlerde toprak, ekmeye ve biçmeye dayalı çevrimlerle işleniyordu. Kapitalizm tarımsal yapıları önce meralaştırdı. Tekstil endüstrilerini besleyecek hayvancılık gelişti. Sürece, mülkiyet ilişkilerindeki dönüşümler de eşlik etti. Geç feodal devirlerde, topraklarını daha evvelinde serf statüsünde çalışan köylü kitlelere kiralayan ve kentlere göçmüş olan “uyanık” aristokrasiler(gentry) , yeni kârlılıkların kokusunu alarak geri döndüler. Serflikten bozma küçük köylülük büyük ölçüde tasfiye edildi. Kapitalist rasyonalite temelinde örgütlenen dev tarımsal şirketler kuruldu. Bunu mâdencilik ve ormancılık gibi diğer alanlardaki faaliyetler tâkip etti.Hâsılı modern dünyâda toprak geleneksel çevrimlerin dışına çıkarak maddîleşti ve araçsallaştı.

Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” adını verdiği bu kritik süreçte geleneksel kültürel dünyâlar da , büyük şok dalgalarıyla çözüldü. Dramatik zihniyet ve duygu dönüşümleri yaşandı. Yerleşik değerler aşındı ve büyük ölçüde çöktü.

Modern dünyâ kültür ve zihniyetinde “tabiat” kavramlaştırması çarpıcı bir ehemmiyete sâhiptir. Modernler, Stoik geleneklerden gelen tabiat kavramını dönüştürdüler. Bahse konu olan tabiat, modernlerin zihniyetinde ikili bir yorumun konusuydu. İlki , bilimlerin gelişimini de temellendiren, “öz” veyâ “asıl” olana işâret eden , bir “soyutlama” olarak “tabiat”tı. Diğeri ise , bu soyutlamaları, yer yer destekleyen ama aynı zamanda tartışma konusu hâline getiren, en somut karşılıklarıyla ,”tabiat olarak tabiat” idi. İlk yorum tabiatın “akılcılaştırılmasıyla; diğeri ise “duygusallaştırmasıyla” alâkalıydı. Nitekim sanayileşmenin şâhikasına çıktığı 19.Asır’da , tekmil türeleriyle Romantiklerin geleneksel toprak düzeni ve onun faziletlerine olan nostaljik bağlılıkları , bîhude de olsa, bu şoku gidermeye mâtuftu.

Modern dünyâdaki işbölümü bu “Büyük Dönüşümü” erken başarmış olan “Merkez”, gecikerek başarmış Yarı-Merkez ve nihâyet başaramamış “Kenar” coğrafyaların ayrışmasını ve eşitsiz bir şekilde eklemlenmesini karakterize eder. II. ve III. örüntülerde sert siyâsal yapıların doğuşu da bir rastlantı değildir. Barrington Moore Jr.’ın nefis çalışması bu yapıların târihine ışık tutar.

Nostalji ve duygusal yatırımlar târihin maddî gerçekliğine tesir etmiyor. Modern dünyâda geleneksel toprak düzenleri her şekilde çökmeye mahkûm. Onları asıllarıyla ayakta tutmak mümkün değil. Ama dikkât çekici olan , modern dünyâda bu çözülmenin bir bağsızlık ve yabancılaşma doğurup doğurmadığıdır. Merkez ve Yarı-Merkez coğrafyalarda dikkât çeken husus, başlangıçta yaşanan büyük tahribâtlara rağmen, rehabilitasyonlar üzerinden “insan-toprak” ilişkisinin yeniden üretimidir. Bunda , çok eleştirsek de, hakkını teslim edelim, içbükeyleşen orta sınıf hassasiyetleri başat rolü oynamıştır. Meselâ Avrupa’yı ele alalım. Kırsallık bu coğrafyada hâlâ baskın bir karakter taşımaktadır. Britanya’da “country life” modern Britanyalıların derin bağlılıkla sürdürdüğü bir gelenektir. Fransa hâlâ taşrasını muhafaza etmekle mağrurdur. Hollanda verimlilik temelinde işletilen muazzam bir kırsal ekonomiye sâhiptir. İskandinav memleketlerinde, başta Norveç olmak üzere ormancılık hayâtın merkezindedir. Doğu Avrupa vaziyet farklı değildir. ABD hâla devâsa plântasyonların hüküm sürdüğü bir tarım ve hayvancılık merkezidir. Rusya’da insanların rüyâlarını, er geç Rusya kırlarında bir “daça” sâhibi olmak süsler.

1970’lerde , hattâ 1980’lerde bile , Türkiye’de insanlar, diğer 6’sının kimler olduğunu bilmeseler de, memleketin tarımsal mecrâda “kendi kendisine yeten ”7 memleketten birisi olduğunu söyler ve rahatlardı. On seneler boyunca şizoid bir tarzda yaşadık. Bir taraftan karşılığı olmayan sanayileşme masallarına kapıldık. Kavga, ideolojik seviyede sanayileşmenin tarzlarıyla alâkalıydı. Ne sağcılar, ne de solcular arasında bu sürece eleştirel yaklaşan mevcuttu. Muhafazakârlar Millî ve İslâmî; sosyal demokratlar ve sosyalistler ise devletçi-kolektivist temelde sanayileşme reçeteleri üretiyordu.Nurettin Topçu gibi, sanayileşmeye düpedüz îtirâz eden az sayıda ideolog ise küçümsenerek horlandı. Diğer taraftan yine içi boş bir köylücü popülizm hüküm sürüyordu. Bu şizoid süreçlerde bahsedilen “Büyük Dönüşüm” yaşanmadı. Neticede toprak ve onu îhatâ eden taşra “kendi içine” çöktü ve unsurları kentlere savruldu.. Türkiye’de şehirleşme,topraktan kaçışla başladı, yaygın bir fırsatçılıkla eşlendi; toprağı nesneleştirerek, metâlaştırarak (arsalaştırarak) devâm etti. Süreci, “kırsal lümpenleşme” olarak değerlendiriyorum. Bu çarpık, verimlilikten uzak bir dönüşüm. Neticede en basit ihtiyaçlarımızı bile dışarıdan temin eder hâle geldik. Son zamanlarda tarımsal üretimi teşvik eden büyük yatırımlar var. Ama sürecin önü bir türlü alınamıyor. Kırsal lümpenleşme ve yabancılaşmanın duygusal dinamikleri bir hayli karmaşık. Kaçış ile açıklanmayacak kadar derin. Biz Türkler toprağa küsmekle kalmadık. toprağa arsa değeri üzerinden bakmak, aynı zamanda büyük bir nefret de içeriyor. Beni endişelendiren de bu.

Bu arada tam gaz devâm eden, teolojik tartışmalar gark olmuş ajandamıza bakıyorum. Aklıma varoşumuzla alakâlı, belki basit, ama o derekede de temel bir sual takılıyor: Acaba elimizde, insanlara; “Topraktan geldiniz” hükm-ü ilâhisini idrak ettirecek ne kaldı? ….

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp