Toplumsal duyarsızlaşma

Toplumsal duyarsızlaşma


Geçtiğimiz gün Samsun Saadet Partisi İl Başkanı değerli büyüğümüz Kemal Yöndem ağabeyimiz aradı ve Robotlar Halden Anlamazlar adlı yazımda bahsi geçen, savaş muhabirinin tavrından farklı olmadığımızı, bizlerin de aynı şekilde zulme maruz kalmış kişilere karşı duyarsızlaştığımızı ifade etti. Hayırlı işlerde yardımlaşmak berekettir, ağabeyimizden Allah razı olsun…

 

Bireyde toplumu, toplumda bireyi görmek mümkündür… Savaşın vurduğu insanlar yaşam mücadelesi verirken, onlar üzerinden elde edebileceği kazanca odaklanan kişiler uzaydan gelmediler elbette, bu insanlar bir anne-babanın kucağında ve bir toplumun bağrında doğup büyüdüler. Dolayısıyla bireyde toplumu, toplumda bireyi görmek mümkün…

 

Teknolojinin hayatımıza hâkim olduğu bir çağda, duyarsızlaşma sorunu ister istemez hepimizi ilgilendiren bir mesele haline geldi. Sosyal medya üzerinden sergilenen şiddet görüntüleri, sokak ortasında katledilen kadınlar, kurşuna dizilen analar, babalar ve çocukların görüntüleri, savaşın alıp götürdüğü hayatlar, yaralılar, yoksullaştırılanlar, şiddete maruz kalanlar dramatik bir filmden alıntılanmışçasına gösterime sunuluyor ve bu görüntülere maruz kalan bizler yavaş yavaş duyarsızlaşıyoruz.

 

Şiddetin medyaya taşınması birey ve toplumları duyarsızlaştırarak “vicdani körlüğe”, donukluğa neden oldu. Şiddet içerikli görüntülerin tekrar tekrar gösterime sunulması, insanların hassasiyetini zayıflattı, olayı ilk izlediklerinde vahamete kapılan kişiler, ikinci, üçüncü kez izlediklerinde hissizleşmeye başladılar. Ve bu insanlar bir süre sonra en ağır şiddet görüntülerine dahi tepki veremez hale geldiler. Acıyı yaşayan da izleyen de hassasiyetini kaybetti, insanlar rahat koltuklarına uzanıp, en ağır şiddet görüntülerini dahi sıradan bir film seyreder gibi izlemeye başladılar. Vicdanlar köreldi, yürekler katılaştı ve şiddet görüntülerine aldırmaz hale geldik.

 

Sosyal psikolojinin ele aldığı “sorumluluğun dağılımı” konusu, yardıma ihtiyacı olan kimseye bir kişinin el uzatması ile sorumluluğun diğerlerinin üzerinden kalkması olarak tanımlanır. Fakat günümüzde tek kişilik hücrelere hapsolan bireyler yere düşen kişiyi kaldırmak yerine nasıl olsa kaldıracak biri çıkar deyip geçiyorlar. Bu durum fertlerin vicdani hassasiyetlerini ve dayanışma duygularını köreltiyor. Ve… İnsanlar karanlığa, sessizliğe, yalnızlığa, duyarsızlaşmaya aşina olup burada kalmaya rıza gösteriyorlar. Oysa o hücrenin dışında aydınlığa ve erdemlere açılan bir kapı mevcut fakat onlar bunu arzu etmiyorlar.

 

Acının esir aldığı insanlar sırtlarındaki dert yükü ile yaşamaya çalışıyorlar. Zira tek kişilik hücrelere hapsolan fertler bu kişilerle karşılaşsalar da onların yaralarını göremiyor, acılarını hissedemiyorlar. Nasıl görebilecek, nasıl hissedecekler ki! Tek kişilik bir hücrede öteki yok, burada ötekine yer yok, o nedenle paylaşmayı ve bunun getirdiği erdemleri öğrenemiyorlar.

 

Acıları ve neşeleri ortak olan onlarca insan aynı yolda yürüyor, aynı topraklarda yaşıyor, aynı havayı soluyor fakat birbirlerinin seslerini işitemiyor ve acılarına dokunamıyorlar. Sanki o caddelerde akan bir insan seli değil de cansız ve edilgen varlıklar...

 

Yalnız adanın yalnız çocukları sadece kendi ihtiyaçlarına odaklılar. Tıpkı hayatları gibi göğüslerinde taşıdıkları dertleri de kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak gelişiyor. Akşam vakti dramatik bir müzik açıp ağlayarak dinliyorlar, sosyal medya üzerinden yalnızlığa dair şiirler yazıyor, acıya, yalnızlığa vurgu yapıyorlar. Mutsuzluktan, anlaşılamamaktan, değersizleştirilmekten bahsediyor ve hüzün denizinde boğulduklarını ima ediyorlar. Fakat hayatlarında olduğu gibi dertlerinde de başkalarına yer yok, başkalarının yoksunluğu, başkalarının mahrumiyeti, başkalarının hüznü, başkalarının ihtiyaçları yok gündemlerinde… Kendileri için yaşıyor kendileri için hüzünleniyorlar. Akan insan seli arasında insansız kalmış biçareler onlar. Fakat beyinleri o kadar uyuşmuş ki içinde bulundukları durumun farkında değiller.

Google+ WhatsApp