Tevbe ile “günah çıkarma” arasındaki fark

Tevbe ile “günah çıkarma” arasındaki fark

Günah çıkarma, bir itiraftan ibarettir. İtiraf dışa dönüktür, tevbe içe dönük. İtiraf sözlü bir bildirimdir; bin bir türlü hesabın eseri olabilir. Tevbe ise kalbin istikamet açısını doğrultmasıdır. İtiraf genellikle ya zorlayıcı bir tehdide, ya da yağlı bir teşvike dayanır. Ama

Tevbe ile “günah çıkarma” arasındaki fark

 

Tevbe ile günah çıkarma çok farklı iki davranıştır. Bu ikisi arasında derece değil mahiyet farkı vardır.

Günah çıkarma, bir itiraftan ibarettir. İtiraf dışa dönüktür, tevbe içe dönük. İtiraf sözlü bir bildirimdir; bin bir türlü hesabın eseri olabilir. Tevbe ise kalbin istikamet açısını doğrultmasıdır.

İtiraf genellikle ya zorlayıcı bir tehdide, ya da yağlı bir teşvike dayanır. Ama her neye dayanırsa dayansın, itiraf itirafçının nesneleşme sürecinin bir sonucudur. Bu süreç itirafçının kimlik ve/veya kişilik kaybının doğal sonucudur.

Bu nedenle itirafla “itibar” çok zor bir arada bulunurlar. İtiraf ettiren tarafın gözünde itirafçının hiçbir değeri olmaz. İtirafçı mevcut kimliğini reddeder, fakat itirafı ona bir başka kimlik kazandırmaya yetmez. Daha ‘ileri’ adım atması, genellikle karşı taraf için meccani tetikçilik yapması beklenir. Çünkü itiraf ettirenle eden arasındaki mekanizma genellikle böyle işler. Bu nedenle tarih boyunca itiraf yoluyla kendisine günah çıkarılan papazlardan birçoğu, devletlerin gizli muhbir kadrosunda istihdam edilmişlerdir.

Tevbe öyle midir ya?

Tevbe bir tehdit ya da teşvike dayanmak durumunda değildir. Çünkü gerçek tevbenin yegâne teşvikçisi vicdandır. Sahibini yerinde durmaz eden, onu yanlıştan vazgeçirmeye çalışan, kötüden rahatsız olduğunu sahibine sızlayarak, inleyerek, ünleyerek bildiren vicdan.

Bu nedenle tevbe ilk hareketini içerden alır. Onun için de itirafçıda olduğu gibi tevbe edende bir nesneleşme süreci yaşanmaz. Aksine layıkıyla yapılmış her tevbe, vicdanın sesini dinlemek anlamına gelir. Her tevbe bir bilinç tazeleme olduğu için, aynı zamanda bir “özneleşme” sürecidir. Yani, kendine dönme, kendini bilme, kendini bulma sürecidir.

Tevbekâr ile itirafçı arasındaki fark özne-nesne farkıdır. Bu fark aslında tevbenin muhatabı Allah ile itirafın muhatabı olan odak arasındaki farktan kaynaklanır. Allah’ın tevbeden hiçbir çıkarı yoktur, itiraf ettirenin ise itiraftan çıkarı çoktur. Hele bu itiraf “ideolojik bir günah çıkarma seansına”dönüşmüşse… İtirafçıyı söyletenler kendilerini hayli tahrik eden itiraflarla karşılaşmışlarsa… Dahası, böylesine çalmadan oynayan itirafçı kırk küpte bir çıkar cinsindense… Bu takdirde itiraf istismar için bulunmaz bir fırsata dönüşür. Özetle, tevbe edilen makam iradeyi ödüllendirir, itiraf edilen makam ise iradesizliği.

Pavlus Hıristiyanlığına göre, Hz. İsa’ya inanmak insanın günahlarının bağışlanmasının garantisidir. Fakat İslam’da Peygamber’e iman, imanın sadece bir unsurudur. Bu, kişiye günahlarını bağışlama garantisi vermez. Kilise, “günah bağışlama” tekelini elinde tutan kurumdur. İnsan günahı Tanrı’ya karşı işler, fakat Kilise kendini Tanrı’nın yerine koyarak günah bağışlamaya kalkar. Kilise zaman içinde bu işlemi bir ticarete dönüştürmüş, para karşılığı satılan “günah bağışlama belgesi” (endüljans) ihdas edecek kadar işi ileri götürmüş ve olayı kurumsallaştırmıştır.

İslam’da günahkârın doğrudan Allah’a yaptığı tevbe ve istiğfar vardır. Fakat Hıristiyanlıktaki anlamıyla bir “günah çıkarma” asla yoktur. Zira bu işlemi yapan bir ruhban sınıfı ve kilise kurumu yoktur. Bunun için herhangi bir insana günahı itiraf gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira İslam’da Allah ile insan arasında hiçbir aracı kurum ve kişi yoktur. Ne kilise, ne ruhban sınıfı, ne din adamı, Rabbi ile kulu arasına girip Tanrı adına affetme yetkisi kullanamaz.

Tasavvufun içine sızmış olan “tevbe alma” uygulaması bir Hıristiyanlık serpintisidir. Hıristiyanlardaki ruhban sınıfının bir benzeri, mistisizm yoluyla Müslüman kültürüne taşınmıştır. Kaçınılmaz olarak bu ilk adımın ardından ikinci bir adım daha geliyor: Kilise’ye ait “günah çıkarma” uygulamasının “tevbe alma” adı altında Müslüman kültürüne taşınması… Nitekim böyle olmuştur.

Musevi İslam’daki tevbenin Kur’an’dakinden farklı olmadığından eminiz. Zira İslam tektir ve esasları tüm şeriatlarda aynıdır. Fakat Yahudileşen İsrailoğulları günah işleyenin tevbesinin ancak “ölüm” ile olacağı kuralını getirdiler. Eğer günah bireysel ise, kural gereği kişi kendini öldürerek bu günahtan kurtuluyor, eğer topluca işlenmişse, günahkâr toplum birbirini öldürüyordu. Bakara 54’ten anlıyoruz ki, “nefislerinizi öldürün” talimatını, tevbe istiğfar yerine “kendinizi öldürünüz/birbirinizi öldürünüz” şeklinde anlamışlardı. Oysa “öldürmeyeceksin” emri Hz. Musa’ya Tur-i Sina’da verilmiş 10 emirden biriydi.

İlahi kelâm tevbeleri kabul eden Tevvâb’ın yalnızca Allah olduğunu söyler. Bu, tevbede her türlü aracılığın reddi anlamına gelir. Allah ile kul arasında tevbe için aracılık görevi Nebi’ye bile verilmemiştir. Bu böyleyken, Hıristiyanlıktaki “günah çıkarma” seremonisini “tövbe alma” adı altında Müslüman kültürüne taşımak, Pavlus’un Hz. İsa’nın mesajına yaptığını Hz. Muhammed’in mesajına yaparak “İslam’ın Pavlus’u” olmak demektir.

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp