Televizyonların hali

Televizyonların hali


Televizyonların hali

 

 

“Bana ne yahu” diyeceğim, diyemiyorum. Neticede ben de bu ülkede yaşıyorum. Televizyon programlarının hali sinirlerimi bozuyor. 

Sonunda TRT de modaya uymuş, diziden başka bir şey yok: Ne kültür programı, ne tarih programı, ne kitap programı, ne ilim-irfan, hikmet, medeniyet…

“Diriliş” otur, “Payitaht” kalk! Araya “Kut’ul Emare”yi sıkıştır, “Aliya”yı tıkıştır, uydur uydur söyle. Memleket çocukları da tarih öğrendiklerini zannetsin!

Gerçekten de bazı seyirciler tarihi diziler seyrederek “tarihçi” olduklarını sanıyorlar. Kaç tanesiyle karşılaştım. Abdülhamid konferansı vermeye kalkışanını bile gördüm: Fesübhanallah!

Geçiniz efendim. Film başka, ilim başkadır. Tarih ilimdir. Senaryo üzerinden değil, belge üzerinden yürür.

Bu kadar boş televizyonlarla biz “kitlesel eğitim”i nasıl gerçekleştireceğiz?

Üniversitelerin eski ilkokul seviyesine kadar düştüğü (genel kültür açısından) günümüzde, televizyonlar bir şeyler öğreterek toplumun zihinsel açıdan gelişmesine katkıda bulunamaz mıydı?

Devletin ve devlet televizyonunun böyle bir yükümlülüğü yok mu?

“Yerli silâh” üretmekle iş bitiyor mu? Eğitim ve kültür de en az onun kadar önemli değil mi? Valla Sayın Cumhurbaşkanımız böyle söylemişti, geçenlerde: “Eğitim ve sanat en az savunma ve ekonomi kadar önemlidir.” 

Önemseyen var mı peki? Yok! Kültür ve sanat adamlarımız kültür yazıları yazacak gazete, kültür ve medeniyet uzmanlarımız program yapacak televizyon bulamıyor.

O kadar ki, Namık Kemal, Mehmed Âkif, Peyami Safa, Necip Fazıl, Nazım Hikmet gibi isimler mezarlarından kalkıp gelseler, yazacak gazete, konuşacak televizyon bulamazlar.

Durum bu derece vahim yani! Her yeri şaklabanlık götürüyor!

Kayıpları arayıp bulmak ve katil avcılığı yapmak televizyonun işi mi? En çok o tür programlar seyrediliyor. Evlilik programları gitti “katil-kayıp avcılığı” geldi. Bu tür programların polise karşı güveni ne kadar sarstığını biliyor musunuz? Oysa polisin bu konuda faaliyet gösteren birimi var: Polis her ay binlerce kayıp insanı buluyor. Ekranlar ise bir-iki kişiyi bulduk diye davul-zurna çalıyorlar. Alabildiğine abartıyorlar.

Millet karakol yerine stüdyoya gidecek neredeyse. Polisin takip etmesi gereken işi muhabirler takip ediyor. Bu arada bir sürü masum ve mazlum insan günlerce ekranlarda teşhir ediliyor. Hayatı kaydırılıyor. Ne emniyetten bir tepki geliyor, ne de RTÜK’ten. Sayın Erdoğan tepki gösterene kadar bu programlar devam edeceğe benziyor. 

Diyeceğim şu ki, televizyonların çoğu fuzuli yayınlarla dolu. Büyük bir “nimet”in (iyilik, lütuf, ihsan) “nikmet”e (ceza) dönüşmesini hüzünlü bir tepkiyle izliyorum...

Sözün burasında Kanuni Sultan Süleyman’dan bir örnek vermek istiyorum…

Kanuni, devlet işlerinden yorgun düştüğünde panayır kurdurur, yapılan “yetenek” gösterilerini keyifle izlermiş. Tabii en hoşuna giden oyunu sergileyen kişiyi de altınla ödüllendirirmiş.

Günlerden bir gün yine böyle bir gösteriye gitmiş. Cambazları, hünerbazları, sihirbazları keyifle izlemiş.

Gösterinin sonlarına doğru, beş metreden ipliği iğneye geçirebildiğini iddia eden bir adam meydana çıkmış. Dediğini de yapmış: Beş metreden ipliği iğnenin deliğinden geçirmiş.

Kanuni gözlerine inanamamış: “Bu adama yüz altın verin, sonra da falakaya yatırın yüz sopa vurun” diye emretmiş.

Padişahın emri en başta sadrazamın aklına yatmamış: “Bu kadar becerikli birini yüz altınla ödüllendirmek şanınıza lâyık bir davranıştır, amma sopa atılmasını emretmenizi doğrusu anlayamadım.”

Kanuni gülümseyerek sebebini açıklamış:

“Yüz altını kabiliyetli (yetenekli) ve becerikli olduğu için veriyorum, helal hoş olsun! Yüz sopayı ise böylesine boş, böylesine faydasız şeylerle uğraştığı için attırıyorum. O da helal-ı hoş olsun!” 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp