Tefekkür ve tevekkül ekseni

Tefekkür ve tevekkül ekseni


Tefekkür ve tevekkül ekseni

 

 

“Allah’a dayansaye sarıl, hikmete ram ol,

“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

Mehmed Âkif, en zor zamanlarımızda bu haykırışıyla ümmete “hikmet”in yolunu gösteriyordu. Zira “farkındalık” bununla kaim: Hikmet olmadan tefekküre, tefekkürsüz tevekküle ulaşılmaz!

Osmanlı insanı “hikmet”i es geçmeyen bir “tevekkül” (Allah’a dayanmak, Allah’a güvenmek, her işte Onu vekil etmek) insanıydı…

Elinden geleni yapar, sonrasında “tevekkül” ederdi…

O kadar ki, “Tevekkeltü alellah” cümlesini levhalara yazmış, duvarına asmış, bir anlamda sırtını Allah’a dayamıştı…

Onca başarıya bu tek cümlenin ışığında ulaştı…

Diri bir duruş kazandı ve her türlü olumsuz şarta meydan okudu. 

***

Osmanlı Devleti ve Osmanlı insanı üzerine tespitleriyle meşhur Fransız yazarlardan Brayer’in bir tespiti beni hep düşündürür: “Türklerin yakındığını hiç görmedim. Hangi halde iseler şükrederler. Bu yüzden de istikbal endişesi taşımazlar.”

Heyhat! Bugün, Osmanlı’nın torunları (bizler) için aynı şeyleri söylemek mümkün değil…

Şükrün yerini şikâyet aldı…

“İstikbal endişesi” ise Allah’ın her güne serpiştirdiği güzellikleri algılamamızı ve yaşamamızı engelliyor…

Durmadan şartlardan yakınıyoruz... 

Zaaflarımızı, yenilgilerimizi, korkularımızı şartlarla izah etmeye çalışıyoruz...

Bence bu, mağlubiyetimize mazeret uydurma çabasıdır! Çünkü aynı şartları yaşayıp paylaşan başka insanlar pekalâ şartların zebunu olmadan yaşayabilmekte, hedeflerine ulaşıp başarılı olabilmektedirler.

Daha açık ifade etmeye çalışayım...

Eğer Peygamberlerimiz şartlardan yakınıp dursalardı, Hz. Âdem’in ömrü Cennet’ten çıkarıldığı için, Hz. Nuh’un ömrü tufana tutulduğu için, Hz. Yunus’un ömrü denize atıldığı için, Hz. Yusuf’un ömrü kuyuya itildiği için, Hz. İbrahim’in ömrü Nemrut’la, Hz. Musa’nın ömrü (onlara selam olsun) Firavun’la karşı karşıya getirildiği, Hz. Âlişan Efendimiz’in ömrü ise Ebucehil gibi bir düşmanla savaşmak zorunda kaldığı için...

Ve...

Hz. Havva’nın ömrü yasak meyveyi yediği için, Hz. Asiye’nin ömrü Firavun’la evlendiği için, Hz. Hacer’in ömrü çölde aç-susuz bırakıldığı için, Hz. Meryem’in ömrü iftiraya uğradığı için yakınmayla geçerdi...

Hâlbuki içlerinde mevcut imanı ve iman eksenli aksiyonlarını harekete geçirip ortaya atıldılar. “Allah Kerim” diyerek olumsuz şartların üzerine yürüdüler...

Unutmayalım...

Hz. İbrahim’i, Nemrud gibi, kendini “tanrı” sanan bir “gurur âbidesi karşısında galip getiren Kudret, Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında büyüten Kudretin tâ kendisidir!

Aynı Kudret, Efendimiz’in üzerine de tecelli edince, Efendimiz, bir süre önce kovulduğu Mekke’ye, muzaffer bir komutan olarak dönmüştür...

Çoğumuz günlük hayatımızda benzer tecelliler yaşarız, ama her daim ıskalarız...

Halbuki peygamber kıssaları, idrakımıza yeni pencereler açan oluşlardır...

Şartlar dize gelir ve nice “olmaz”lar olur!.. 

Her peygamber, hayatın tümüne yönlendirilmiş bir ışık huzmesidir...

Her biri yaşamın bir bölgesini aydınlatır... 

Ancak tümünü idrak edebilenler, daha ışıl ışıl bir “Cadde-i Kübra”da yürümenin tadına varırlar...

Bunun tadına varanlar, her türlü olumsuz şartın, “Külli İrade”den beslenen “Cüz’i İrade” karşısında teslim olacağını ve engellerin ortadan kalkacağını bilir, yakınmak yerine çalışmayı seçen bir aksiyon içinde tüm olumsuzlukları dize getirmeye çalışırlar.

Allah da yardım eder, şartlar dize gelir...

Şartlar dize geldiğinde, olmazlar oluverir...

Örneğin Hz. Âdem’le Hz. Havva koskoca dünya yalnızlığında bir birlerine kavuşurlar, Hz. Nuh tufanı yener, Hz. Yunus sahili bulur, Hz. Yusuf kuyudan çıkar, Hz. İbrahim, Nemrut ateşine meydan okur, Hz. Musa, Firavun’u Kızıldeniz’de boğar, Hz. Âlişan Efendimiz ise Ebucehil’i yerle bir eder.

Ne zaman iç-dış ve özel şartlardan bunalsam bunları düşünürüm. 

Hayat bir imtihansa, sağlık, hastalık, varlık ve yokluk da o imtihanın evreleridir. Şartlar ne gösterirse göstersin, güçlükleri, korkuları aşmak için çabalamak da insan olmanın şartıdır.

Vaktiyle bizim şartlar beş kalb damarımın değişmesi gerektiğini söyledi. Üstelik bu tablo, hemen hemen hiçbir belirti yokken karşıma çıkmıştı...

Sözün kısası hazırlıksız yakalanmıştım. Tabii çok şaşırdım. Sonra düşündüm ki, hayat bir sürprizler yumağıdır; her gün her şey olabilir...

Bir gün bir şey oldu. Arkadaşlarıma ait özel bir hastanede ablamı ameliyat ettirirken, oluşan iki saatlik boş zamanda kalbime baktırmak istedim. Bu istek beni anjiyodan açık kalb ameliyatına kadar götürdü. Üstelik bu konuda hiçbir şey bilmiyordum....

Nerede, ne zaman, hangi doktora ameliyat olmam gerektiği konusunda her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonuçta “Tevekkeltü Alellah” deyip birinden birini seçtim. 

Günü gelince, günahlarım-sevaplarım, yanlışlarım-doğrularım, üzdüklerim-sevindirdiklerim, yazdıklarım konuştuklarım ve yaptıklarım-yapamadıklarımla birlikte altmış yıllık hayatımı “hayat-memat” arasındaki ameliyat masasına yatırdım.

Böylece, şartlara teslim olmamak için sebeplere müracaat etmiş oldum.

Gerisi Allah’ın bileceği iştir: İsterse yaşatır, dilerse öldürür. Bendenizi yaşattı çok şükür.

Yani hiçbir durumda korkacak bir şey yok…

Yakınmayı gerektirecek bir şey de yok: Tevekkeltü Alellah! 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp