Tedriciliğe Evet Tarihselciliğe Hayır

Tedriciliğe Evet Tarihselciliğe Hayır


Tedriciliğe Evet Tarihselciliğe Hayır

 

 

Muharrem Şener /Eskişehir

Soru 1 – İsra Sûresi 79. Ayeti ile Ahzap Sûresi 30, 32, 53, 55 ve 59. Ayetleri tatbikat imkânı olmuyor diyerek bir kenara bırakamayacağımız aşikârdır. Bunlar vakti zamanında olmuştur deyip kendi asrında değerlendirilmesi de bir nevi tarihselcilik olmaz mı?

Cevap: Allah Teâlâ her dönemde Elçilerine göndermiş olduğu vahiyler ile razı olduğu bir hayatı inşa etmeyi hedeflemiştir. İnsan ve hayat devam ettiği sürece de bu kural değişecek değildir. Çünkü O, dinini başından beri insanın değişmeyen fıtratı ve eşyanın değişmeyen tabiatı üzerine bina etmiştir. Bu nedenle Hz. Âdem’e verdiği fıtrat ne ise bugün 21. Asırdaki insana vermiş olduğu fıtrat da aynıdır. Bu nedenle değişmeyen fıtratı tatmin ve terbiye için konulmuş kurallarda da bir değişme söz konusu olamaz. Değişen sadece araçlardır. Hz. Âdem ve eşi yasak meyveden yediklerinde ayıp yerleri kendilerine görününce utanmış ve cennet yapraklarıyla kapanmaya çalışmışlardı. Bu davranış onların fıtratında var olan utanma duygusunun tezahürü idi. Bu günün insanı da aynı duygu ile mahremini kapatmaktadır. Aradaki bunca zaman bu özelliği değiştirememiştir. Çünkü bunlar zaman ve zeminin değişmesi ile değişmeyen sabitelerdir.

“Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin diye Allah, dinden Nuh’a buyurduğunu, size de şeriat kıldı. Sana vahyettiğimizi ve İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya buyurduğumuzu. Kendilerini çağırdığın bu şey; müşriklere ağır geldi. Allah; dilediğini kendisine seçer. Kendisine yöneleni de hidayete iletir.” (Şura 42/13)

Öncelikle İsra 78 den 81’e kadar olan bölümde anlatılan durum, Mekke hayatının hicrete yakın bir döneminde cereyan eden olayları ve peygamberimizin içinde yaşadığı şartları anlatmaktadır. Kısaca hafızalarımızı yoklarsak: Mekke insanı Peygamberimizi ve İslam’ı dışlayan bir anlayış ortaya koymakta idiler. Ardı ardına yapılan akabe görüşmelerinin sonucu olarak Medineliler ise İslam’a ve Peygamberimize kucak açarak ve şehirlerine Peygamberi davet ediyorlardı. Bu nedenle son dönemde Müslümanlar oraya hicret etmeye başlamışlardı. İşte bu ayetlerde bahsedilen “makamı Mahmud” övülen yer Medine ve daha sonra Ensar adını alacak olan Medineli Müslümanların yanı olması daha anlamlı gözükmektedir. Çünkü devamında gelen ayetler de hemen hicrete müsaade eden ayetler olması bu anlayışımızı güçlendirmektedir. Her ne kadar bizim müfessirlerimiz “şefaat makamı” veya cennette yüce bir makam gibi açıklamalar yapmış olsalar da bu anlayış vakıaya pek uygun düşmemektedir. Gözüken bir durum ise Mekke de istenmeyen ve canına kastedilen Muhammed (as), Medine’de sevgi ve saygı ile kucaklanan bir durumla karşı karşıya bulunuyordu. Allah Teâlâ da ona bu müjdeyi bahsedilen ayetlerle vermiş oldu.  Medine halkı ise Akabe biatında Muhammed (as)’ı Allah’ın elçisi olarak kendi canlarından aziz bileceklerine ve mallarını canlarını evlatlarını korudukları gibi peygamberi de koruyacaklarına söz veren kimseler idi. işte Medine peygamberin övgü ile bahsedildiği risalet makamına konulduğu övülen yer/ Makamı Mahmud olmuştu:

“Geceleyin yalnız sana mahsus olmak üzere fazladan namazı kıl. Umulur ki, Rabbin seni övülen bir yere ulaştırır.”

“De ki: Rabbim, gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrululukla çıkmamı nasip et ve benim için kendi katından yardım edici bir kuvvet ver.”

Bundan sonra ise filen taşrada İslam devleti kurulmuş olduğundan söylenecek söz şudur:

“De ki; «Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra 17/79-81)

Resulullah’ın Medine’ye hicretiyle İslam, devlet olarak teşekkül etmiş ve halkına hükmetmeye başlamış olduğu için 81. Ayette “hak geldi batıl zail oldu. Batılın hakkı da yok olmaktır” ayeti ile tescillenmiş olmaktadır.

Şimdi Ahzap suresinin 28 den 34. Ayetine kadar olan kısımda ele alınan konuya baktığımızda; Peygamber (as)’ın eşlerinden bahsedilmektedir. Ayetlerin genelinden anlaşılan ve ayetlerin nüzul sebebi olarak verilen bilgiler ışığında anlaşılan şudur: Medine’de İslam devlet olmuş, Müslümanların Mekke’de ki durumları değişmiş, mal ve can güvenliğine kavuşmanın yanında, halkın refah seviyesi de yükselmişti. Ancak Peygamberimiz elde ettiği ne varsa Müslümanlardan ihtiyaç sahiplerine yönelttiği için kendi hanesindeki durum fazla değişiklik göstermiyordu. Eşleri bu konuda Peygamberimizi yıpratıcı bir yol izlemeye başlayınca, duruma bizzat Allah Teâlâ müdahil olarak söyle buyuruyor:

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.”

“Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

“Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”

“Sizden kim, Allah’a ve Resulüne itaat eder ve yararlı iş yaparsa ona mükâfatını iki kat veririz. Ve ona (cennette) bol rızık hazırlamışızdır.”

“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.”

“Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.”(Ahzab 33/28-34)

Burada verilen mesaj her ne kadar Peygamber eşlerine yönelik olarak gözükse de sıradan Müslüman hanımları bunlardan müstağni değildir. Her Müslüman kadın ve erkek için alınacak dersler vardır. Hukukta genel bir kaide vardır: “Emrin hususi olması, hükmün umumiliğine mani değildir” diye. Peygamber hanımları açılıp saçılmayacak ta diğer kadınlar açılacak mı? Allah böyle davranan ehli bayt’ten günahı giderecekte diğerlerinden gidermeyecek mi? Elbette giderecektir. “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” deyiminde olduğu gibi.

Bundan sonraki ayetlerde (33 /53-59) ise Allah Teâlâ Müslümanlara nezaket dersi vermektedir. Peygamberimizin hanesine girip çıkmakta nasıl davranmaları gerektiği ile ilgili kurallardan, Peygamberin şahsına karşı ve eşlerine karşı nasıl davranılacağına varıncaya  dek bir dizi emir-nehiy, tavsiye ve öğütlerde bulunmaktadır. Yine bunlar için sadece o günde kaldı denilecek şeyler değil, genel ahlak çerçevesinde eş dost ve yakınlarımızla ilişkilerimizde bizlerin de dikkat etmesi gereken boyutlarının olduğu söz konusudur. Hiçbir ayeti tarihin sayfalarına terk etmek doğru değildir. Genel ahlak ve görgü kuralları çerçevesinde her dönemin alacağı mesajları olacaktır. Şimdi de bu ayetleri okuyup düşünelim kendimizce çıkartacağımız dersler olacaktır:

“Ey iman edenler! Sizler yemeğe çağırılmadıkça, zamanını gözetmeksizin, Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman perde arkasından isteyin.(yani kapının dışından evin içerisine dalmadan) Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.”

(Burada dikkat edin Peygamberimizin evine gelen kimselerden onun ölümünden sonra eşleriyle evlenmek isteyen insanlar olmuştur. Bunlardan bir kısmı bu düşüncesini açığa vurmuş, bir kısmı da gizlemiştir. Allah Teâlâ bunu da deşifre ederek)

“Bir şeyi açığa vursanız da, gizleseniz de şüphe yok ki Allah, her şeyi gayet iyi

bilmektedir.” (Perde arkasından konuşma konusu gündeme gelince, yakın akrabaları bizde mi böyle yapacağız diye sızlanmışlardı.  Bu hükmün Yakın akrabaları kapsamadığını şöyle beyan etmiştir:)

“Onlara (Peygamber’in hanımlarına) babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları (mümin kadınlar) ve ellerinin altında bulunan cariyelerinden dolayı bir günah yoktur. (Ey Peygamber hanımları!) Allah’tan korkun; şüphesiz Allah, her şeye şahittir.”

“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler “yardım ederler.” Ey müminler! Siz de ona salât edin “yardım edin” ve tam bir teslimiyetle selam verin.”

“Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

“Andolsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar ve Medine’de dedikodu yapanlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.”

“Hepsi de lânetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler.”

“Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”(Ahzab 33/53-62)

Burada dikkat edilmesi gereken, ayetleri kendi bağlamında ve Kur’an’ın bütünlüğü içinde okuyarak anlamaya çalışmaktır. Onun hiçbir ayeti gereksiz ya da modası geçmiş değildir. İslamın her hayata girişinde ister ferdi isterse toplumsal olsun bu yapı elamanlarına her zaman ihtiyaç olacaktır. Peygamberimizin hayatına 23 yılda nasıl tedrici olarak girmişse, aslında bizim de hayatımıza aynı tedricilik ile girmektedir. Ama biz bunu düşünüp fark etmiyoruz. Sizler düşünün. Bu gün bulunduğunuz yere bir gün de mi geldiniz? Göreceksiniz ki, kaç yıl sonra bu anlayışa ulaşmış oldunuz. Bunu düşünürseniz tedriciliğin ne demek olduğunu yakinen anlamış olursunuz. 

Soru 2 –  “Zulüm ile âbad olanın sonu berbat olur” isimli yazınızda Mısır Vâlisi Amr bin Âs’ın oğlu tarafından haksız yere kırbaçlanan Kıptî’nin şikâyeti üzerine Halife Hz. Ömer de ona kırbacı vererek İbn-ül Âs’ın oğlunu kırbaçlattırıyor. Halifeler zamanı gelmeden evvel İslâm Devleti fiiliyatta kurulmuş iken töre kanunu gibi neden ceza tatbikatı mazlum tarafa yaptırılıyor. İbretlik bir temsil bile olsa taraflar arasında düşmanlık hâsıl olmaması için devletin vazifelisi eliyle cezanın tatbiki cihetine gidilmesi gerekmez miydi?

Cevap: Hocanın bir fıkrası vardır. Hoca damdan düşmüş yanına gelenler ağrısını acısını soruyorlar. Hoca diyor ki, bana damdan düşen birini getirin. Yani benim halimi en iyi o anlar size ne desem hikâye gelir demek istiyor. Şimdi bu olayda da hâkim Hz. Ömer takdir onun. O da tercihini böyle kullanıyor. Hocanın misali kırbacı yiyen kıp tinin oğlu çektiği acıyı daha iyi bilir. Bu nedenle sana vurduğu gibi şimdi de sen ona vur diyerek kısas yaptırıyor. Bunu niçin böyle yaptı konusunu Hz. Ömer’e sormamız lazım.  Biz burada tarihi bir olayı nakletme durumundayız. Bir de o gün devlet unsurlarıyla yeni teşekkül ediyor. Hz. Ömer’in yanında infaz memurları yoktu. Bu nedenle anında görüntü dediğimiz uygulama yöntemiyle yargılama ve infazı aynı anda gerçekleştiriliyordu. Düşmanlık konusuna gelince kısas bu düşmanlığı ortadan kaldırmak içindir. Taraflar yaptığının karşılığını bulmuşlardır. Buna rağmen taraflardan biri aşırı giderse karşısında yine Allah’ın adaletini bulacaktır. Ayrıca Hz. Ömer (ra) devlet idaresinde o kadar mahir bir insan ki, Hz. Osman’a Muaviye’yi Şam valiliğinden azlet denildiği zaman Osman diyor ki; “onu Ömer atadı onun atadığını ben nasıl azlederim?” Bunun üzerine ona şöyle cevap veriliyor: “Muaviye Ömer’den bir kölenin efendisinden korktuğundan daha çok korkuyordu. Ya senden de korkuyor mu?” Ömer mısır valisi olan o çocuğun babası Amr İbni As’a yaptırdığı sarayını yıktırmıştı. Halk memurlarını geçerek şikayetlerini sana ulaştıramıyor diye. Hz. Ömer memurlarını şahinin avını gözetlediği gibi gözetliyor, gereken müdahaleyi anında yapıyordu. Onun için “adaleti öfkesine galip gelmiş” bir devlet adamı olarak tarihe geçmiştir.

Soru 3 -Aynı yazınızda ” Lokman (as) oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. (Lokman 31/13)” Yazdığınız bu bölümdeki “zulüm” kelimesi yerine “karanlık” kelimesinin olması daha uygun değil mi? Sizde biliyorsunuz ki “zulüm” kelimesi  “karanlık, gölge” gibi manalara da gelebilmektedir.

Cevap: Burada kullanılan “ZULÜM” kelimesi “za.le.me.” kökünden türetilmiştir. Yapılan bir fiil anlamında “Zulüm”, bir zulmü yapan anlamında “zalim”, kendisine zulmün yapılan kimse anlamında “mazlum”, aynı kökten türetilmiştir ki, burada kullanılan zulüm adaletin zıddıdır. Adalet bir hakkı veya bir şeyi ait olduğu yere koymak veya layık olana vermek iken; bunun zıddı olan zulüm ise bir şeyi ait oldu yerden başka bir yere koymak veya layık olmayana vermek anlamında kullanılmıştır. Lokman suresindeki kullanımı bu anlamda adaletin karşıtı olan anlamındaki kullanımdır. Bu nedenle karanlık diye ifade etmek buraya uygun düşmez. Başka örnekleri de vardır:

“Eğer bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı da beraber o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka feda ederlerdi. Ancak ne var ki, hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılacaktır.” (Zümer 39/47)

“İman edip imanlarına “zulüm” şirk karıştırmayanlar var ya, işte güven içinde olanlar ve hidayete erenler onlardır.” (Enam 6/82)

Nurun veya aydınlığın zıddı olarak kullanıldığı yerlerde ise “zulümat” karanlık olarak ifade edilmiştir Şu ayeti kerimede olduğu gibi:

“O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında “fi zulumati selasin” üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa (döndürerek) yaratıp duruyor. İşte Rabbiniz Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?” (Zümer 39/6)

Bu örneklerde görüldüğü gibi bir kelime esas anlamını kullanıldığı cümle içindeki konumuna göre kazanır. Bu bir tek Arapça da değil tüm diller için geçerli bir kuraldır. Bizim dilimizdeki bir “göz” kelimesi kaç anlamda kullanıldığını düşünün: “Göz göz olmuş yaralarım sızılar” cümlesindeki göz ile; “gözlerim görmez oldu” cümlesindeki göz veya “gözlerini üzerimden çek” cümlesindeki göz aynı anlama gelmediği gibi.

Soru 4 – Şura 32. Ayet’i ile Rahman 24. Ayetleri nasıl anlamalıyız? Eskiden gemiler büyük değildi. Şimdi büyük gemiler var ama “İşte bu kastedilmişti” demek manaya tam uygun olmuyor. Cesametini bilmiyoruz ama acaba Nuh’un gemisi mi kastediliyor. “Dağlar gibi yüksek dalgalar içinde” diye Nuh’un gemisi veya varsa diğer gemiler mi anlatılmak isteniyor?

Cevap: Burada anlatılanın Nuh’un gemisi ile bir ilgisi yoktur. Ayetin bulunduğu bağlam 29. Ayetten itibaren başlıyor ve burada anlatılmak İstenen insanın müşahede âleminde yani gözlerinin önünde cereyan edip duran Allah’ın Kevni ayetlerine dikkat çekerek hak ve hakikatlere vakıf olmalarını sağlamaktır. Bunun için gözle görülen Allah’ın kâinattaki Kevni ayetlerinden bahsedilmektedir:

“Gökleri yeri ve her ikisinde yaydığı canlıları yaratması da Allah’ın kudretinin delillerindendir. O dilediği zaman onları bir araya toplamaya da gücü yeter.”

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.”

“Siz yeryüzünde (O’nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah’tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.”

“Denizlerde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi de O’nun kudretinin delillerindendir.”

“Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. Şüphesiz ki bunda sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için nice ibretler vardır.”

“Yahut da Allah kazandıkları günahlar yüzünden onları helâk eder ve birçoğunu da bağışlar.”

“Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler bilsinler ki kendileri için kaçacak bir yer yoktur.” (Şura 42/28-35)

Şimdi bu ayetleri bu minval üzere okuduğumuzda verilmek istenen mesajın ne olduğu anlaşılmaktadır. Burada anlatılmak istenen gemilerin büyüklüğü değil, yere göğe ve bu ikisi arasında bulunan her şeye hükmeden Allah’ın büyüklüğü anlatılmaktadır. İnsanın bunu anlayarak, eşyaya ve kâinata hükmeden Allah’ın kendisine de hükmettiğini ve bundan asla kaçıp kurtulamayacağını bilmesi içindir. Son ayet bunu açıkça ifade etmektedir. Aynı zamanda tabiata koymuş olduğu yasalar sayesinde o gemiler su üzerinde yüzmekte olduğunu, yelkenlilerin rüzgârını kestiği zaman olduğu yerde kalacağını kısaca her işin sonu varıp Allah’a dayandığını bizlere ihsas ettirmektedir. Anlamamız gereken mesaj budur. Sözü dinleyip doğrusuna uyanlara selam olsun dileklerimizle…

 

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp