Taşlar Üst Üste Konursa Mamur Yıkılırsa Viran Olur

Taşlar Üst Üste Konursa Mamur Yıkılırsa Viran Olur


İnsanoğlu dünyaya kadem bastığı günden itibaren hayata tutunmak için bulunduğu yeri mamur etmek istemiş; sahip olduğu imkânların elverdiği ölçüde de bunu hayata geçirmeye çalışmıştır. Bunun için kimileri, hiçbir beldede örneği görülmemiş sütunlar dikerek yüksek yapılar inşa etmiş. Kimileri vadilerde kayaları oyarak sağlam evler yapmış. Kimileri dağlar gibi piramitler yaparak güç gösterisinde bulunmuş. Kimileri sağlam kaleler, şatolar, surlar, göz kamaştıran saraylar inşa etmiştir. Ancak hiçbir şey onları ne ölümün pençesinden kurtarmış; ne de mülkün ebedi sahibi yapıştır.  Yeryüzünü ifsat etmeleri sebebiyle Allah’ın azap kırbacından kurtulamamışlar. (Fecr 89/6-14)

“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.” (Rum 30/41)

Fakat insan, ne geçenlerden ders alıp kendini düzeltmiş; ne de gelenlerden…   Rabbi her gelen nesli uyarmak için elçiler göndermiş. O elçiler halkını doğru yola eriştirmek için bir ömür mücadele etmelerine rağmen ümmetin çok azı üzerinde muvaffak olabilmiştir. Çoğunluğu ise, Kendi hevalarından başkasına rağbet etmemiş; Hak olan çağrıya kulak vermemiştir. Sonuç kaçınılmaz olarak ilahi sünnetullahın tekrarlanması ile sonuçlanmış. Ad kavmi, Nuh kavmi, Lut kavmi gibi yok edilip kökleri kesilmiştir. Geriye kalan enkazlarını ise Allah Teâlâ gelecek kavimlere birer ibret sahnesi kılmıştır:

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğunu görün. Onların çoğu müşrik idiler.” (Rum 30/42)

Geçenlerin akıbetini harap olmuş yapılarından, boş kalmış saraylarından bir taş yığınına dönüşmüş eserlerinde görüyoruz. Ancak bu durum arkadan gelenlerin çoğunluğu için  ders almaları gereken bir ibret sahnesi oluşturmamış, tarih hep tekerrür etmiştir. Çünkü bunlarda aynen öncekiler gibi şirk toplumları oldukları için sadece yaratana rağbet etmemiş; heva ve heveslerinin peşinden koşarak Allah’tan başka ilahlara yönelerek onları memnun etmeye çalışmışlardır. Alla, davetine icabet edilmeyen elçilerini  şöyle teselli etmiştir:

“Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan 25/43-44)

Bu örneklere bakınca insan olarak şunu düşünüyoruz: Bu toplumlar nasıl bir anlayışa sahip ki Allah’ın elçilerine muhatap olma şerefine ulaşmalarına rağmen onları dinlememiş; bu büyük nimeti ellerinin tersiyle iterek kendilerini Allah’ın gazabının önüne atmışlardır:

“Ayetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir misaldir!”

“Allah; kimi hidayete erdirirse; o hidayete ermiş olu. Kim de saparsa; işte onlar hüsrana uğrayanlardır.”

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Araf 7/177-179)

Ayetlerin ortaya koymuş olduğu resme baktığımızda aynı manzarayı gördüğümüzü söylemek mümkündür.  Bu günün dünden farkı yok. Herkes işini biliyor. Yolunun rotasını kendisi belirlemiş. Nasıl daha çok kazanılırın hesabını yapıyor. Kazanmak için hiçbir ilkesi yok, kiminle işbirliği yapılması gerekiyorsa yapıyor. Helal haram, dost düşman, zalim mazlum, fakir zengin, ezen ezilen, aç tok farkı gözetmeden malı götürmeye bakıyor. Kalvenist bir zihniyetle yığıp biriktiriyor. Ancak düşünmüyor ki bir gün bu yığıntının altında kalacak!  Aynen Karun gibi. Rabbimiz bu hayat hikayesini şöyle takdim ediyor:

“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, (depolarının) anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.”

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

“Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).”

“Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı dediler.”

“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenlere Allah’ın  vereceği mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.”

“Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.”

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış demeye başladılar.”  (Kasas 28/76-82)

Tarihin derinliklerinde kalmış olan Karunlardan verilmiş bu örnekle görüyoruz ki, taşları üst üste koyup dünyalarını imar etmek için çalışan nice Karunların mamur eserlerini; ilahi adaletin rüzgarı yıkıp harap etmiş, birer efsaneye döndürmüştür. Bu günün Karunları, Hamanları, Firavunları ellerinde bulundurdukları güç sayesinde mazlumlara reva gördükleri zulmün,  yanlarına kalacağını hiç zannetmesinler. Allah İmhal eder. Ama asla ihmal etmez. Onlar yok oluncaya; azap kapılarına gelene kadar teslim olmadılar. Çünkü Allah’ın kahredici kudretine inanmadılar. Varlığımdan emin olmadıkları gibi; yaptıklarının hesabını soracağına da inanmadılar. Firavun Musa (as )’a şöyle demişti:

“Firavun: «Ey Haman! Bana bir kule yap; belki göklerin yollarına erişirim de Musa’nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum» dedi…”(mümin 40/36-37)

Ancak Allah’ın azabı gelip denizde boğulurken ise şöyle diyordu:

“İsrail oğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına  düştüler. Firavun boğulacağı anda: «İsrail oğullarının inandığından başka ilah olmadığına inandım, artık ben O’na teslim olanlardanım» dedi.”

Allah Teâlâ ona: “Şimdi mi (iman ettin)? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.” “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin cesedini çıkarıp (sahile) atacağız» dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir.” (Yunus 10 /90-92)

İşte kendini Mısırın ve halkının rabbi olduğunu ilan eden bir zalimin sonu böyle bitmişti. “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız” (Fetih 48/23) ifadesinin sonucu olarak her asrın Firavunlarının, Haman ve Karunlarının sonları da aynı olacaktır. Bundan eminiz. Ancak onların helak olacak olması, onlara boyun eğip alkış tutanları kurtarmayacaktır. Zulme, zalimliğe tiranlığa sessiz kalıp kesesini dolduran, rahatını bozmayan, işleri bozulur  korkusuyla hakkın hâkimiyeti için gayret göstermeyenleri de sorumluluktan kurtarmayacak.  Mazlumların çığlıklarına kulağını tıkayan, yoksulun- yetimin- kimsesizi düştüğü yerden kaldırmak için elini uzatmayanların da hesaplarından vaz geçilmeyecektir.  Bu zulmün uygulanmasında pay sahibi olan kim varsa tüm gizlilikleri bilen Allah tarafından herkese hakettiği verilecektir.

Akıl sahibi olan insanlar eğer iman etmiş oldukları iddiasında iseler; küfrün yıkıp viran etmiş olduğu dinin, imanın, ahlak ve faziletin taşlarını yeniden yerlerine koyarak imar etmek için kolları sıvamaları gerekmektedir.  Beklenen hesap günü gelmeden önce inanç sahibi her insan başını ellerinin arasına alarak düşünmelidir. Aksi halde gidilen yerin geri dönüşü yoktur. Son pişmanlığın da kimseye faydası olmayacaktır!..

Resulün (as) ümmetine tavsiyesi:

Hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, Meşguliyet gelmeden boş zamanın, ihtiyarlık gelmeden gençliğin, ölüm gelmeden hayatın kadrini- kıymetini bilin.

Bu güzel tavsiyeye kulak verenlerin dünya ve ahiretleri mamur; duyacakları söz selam olsun!..

Google+ WhatsApp