Taşlar bağlı, itler serbest!

Taşlar bağlı, itler serbest!


Taşlar bağlı, itler serbest!

 

 

Olayı “Nasreddin Hoca fıkrası” olarak anlatırlar, ama aslında Molla Camî’den alınmıştır…

Hindistan’da Timûroğulları Devleti’nin kurucusu olan Bâbûr Şah’ın, “Zamanında, zâhirî ve ma’nevî ilimlerde onun gibisi yetişmemiş gibidir. Adını anmak bile bizim için kurtuluşa vesiledir” dediği Molla Camî’nin yolubir köye düşmüş. Akşam vakti köye girerken, köpeklerin saldırısına uğramış. Yerden birkaç taş alıp köpekleri kovmaya niyetlenmiş, ama taşları sökememiş. Bunun üzerine, “Bu nasıl köy, taşları bağlamışlar, itleri salmışlar” diyerek, asırlar ötesine gelen bir büyük ders vermiş.

Zamanımız bu gerçeğin her alanla ve her anlamda yaşandığı bir zaman, maalesef: Taşlar bağlı, itler serbest!

Televizyonlar bangır bangır verdi: Bir lise öğrencisi, öğretmeninin önce kıyafetiyle dalga geçiyor. Sonra kucaklayıp duvara dikiyor. Diğer öğrencilerden bazıları bu olayı görüntülerken, bazıları kahkahalarla sınıfı çınlatıyor. Öğretmen sus-pus, öğretmen mahcup, mahzun ve sessiz…

Çünkü sonsuz sahipsiz: Mensubu bulunduğu bakanlığın kendisini sahipleneceğini bilse, o terbiyesiz, densiz, hayâsız öğrencisinin ağzını-burnunu dağıtır. Fakat küçük bir fıska vurması halinde, “taciz”e kadar bir sürü iftiraya uğrayabileceğini, televizyonların günlerce afişe edeceğini; saldırgan öğrencisi mazur gösterilirken, kendisinin suçlanacağını ve mesleğinden atılacağını çok iyi biliyor.

Zira her daim bu böyle olur: Öğretmen kaş çatsa, “taciz” sayılır, yan baksa soruşturma açılır, elini öğrencinin ensesine dokundursa, “vahşi öğretmenin marifetleri” olarak, günlerce dillendirilir. Bu ülkenin topu da kaymış, kantarı da. Kimse ölçü tutturamaz olmuş. Göz bebeğimiz gibi bakmamız, sakınmamız, korumamız gereken öğretmenler, namluya sürülüp atılıyor: Ne milli eğitim müdürleri sahip çıkıyor, ne bakanlık yetkilileri, ne de bakan: Eften-püften sebeplerle harcanıp gidiyorlar. Biz de normal bir şeymiş gibi izleyip muhtemelen sırıtıyoruz!..

Yahu, öğretmenler geleceğin Türkiye’sini inşa edecek münşilerdir! Eskiden “Eti senin kemiği benim” denilerek çocuklar eğitimciye teslim edilir, toplumdan saygı görür, hiçbir öğrenci, hiçbir öğretmene “gözünün üstünde kaşın var” diyemez, kararlarını sorgulayamazdı. 

Sultan II. Murad bile Şehzade Mehmed’i (geleceğin Fatih’i), “Eti senin kemiği benim” diyerek Molla Gürani’ye teslim etmişti.

Şehzade Mehmed her çocuk kadar haylazdı. Kendisini eğitmek üzere yeni bir hoca atandığını öğrenmiş, bir sürü muziplik hazırlamıştı. Hoca ilk derse elinde bir kızılcık sopası ile girince, afalladı. Tedirgin bir sesle sordu: “Elinizdeki nedir Hocam?”

“Kızılcık sopasıdır” dedi, Molla Gürani; “Zaman zaman talebelerimin üzerine yapışan tembellik tozlarını bununla silkelerim!”

“Haylazlık edersen, derslerine çalışmazsan, seni döverim!” demeye getiriyordu. Ders biter bitmez, Şehzade Mehmed annesine koştu: “Bu deli Hoca’yı hemen dersimden alın.”

“Neden ki?” diye sordu annesi, “bir şey mi oldu?”

“Daha ne olsun, elinde sopa ile derse girdi, beni dövmekle tehdit etti.”

Annesi, için için gülerek şu karşılığı verdi: “Valla aslanım, o hocanın sağı-solu belli olmaz, ondan ben de baban da korkarız, iyisi mi suyuna git, derslerine çok çalış, tembellik etme…” 

Şehzade Mehmed, bu sayede “Fatih Sultan Mehmed” oldu. Hocaya saygı, ilme-irfana saygıdır: Saygı olmadan “eğitim-öğretim” olmaz!  

Osmanlı’yı zirveye taşıyıp beş yüz sene zirvede tutan sırrın özü de özeti de budur. 

Şimdiki sistem öğretmeni öğrenciye alay konusuyaptı. Sahipsizlik gele gele öğretmenle alay etmeye kadar geldi.  Ah benim öğretmenim!Vah memleketim!Ah-vah aile terbiyesi!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp