Taşı Gediğine Koymak

Taşı Gediğine Koymak


Taşı Gediğine Koymak

 

Muharrem Şener// Eskişehir

Soru 1 – Nisâ Sûresi 43. ayetteki teyemmümden yola çıkılarak Mâide Sûresi 6. Ayetteki abdest alma manevî bir temizlik olarak nitelene bilir mi?

Cevap: Nisa suresinin 43. Ayetinde bahsedilen birkaç konu vardır. Bunlardan birincisi sarhoşluk. Henüz içkinin yasaklanmadığı bir dönem olduğu için Müslümanlar eski alışkanlıkları olan şarap içmeye devam ettiklerinden sarhoş oluyorlar ve bu durumda iken namaz kıldıklarında ne okuduklarını bilmiyorlardı. Bu halde iken namaz kılmayın. Ta ki aklınız başınıza gelip sarhoşluğunuz gidinceye kadar denilmektedir.

İkincisi ise cünüp iken gusledip yıkanmadan namaza yaklaşmayın hükmü verilmektedir.  Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince veya cinsî münasebette bulununca su bulamazsanız, o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin. Niyetle yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir çok bağışlayıcıdır buyrulmaktadır.

Yine burada da iki şey ortaya çıkmaktadır. Birincisi normal gusül için su bulamadığımız zaman ve hasta olup su olduğu halde suyu kullanamadığımız zaman gusül için toprakla teyemmüm etmek. İkincisi ise guslü gerektiren bir durum olmadığı halde ayakyolundan gelen kimse namaz abdesti için su bulamaz veya hasta olup suyu kullanacak durumda olmadığı zaman da yine toprakla teyemmüm ederek namazını kılması durumudur. Bu durumlarda Aslolan su ile maddi anlamda temizlik iken suyun olmadığı veya hasta olup suyu kullanacak durumda olunmadığı zaruret halinde ise devreye yine maddi anlamda temizlik niyeti ile geçici olarak toprakla yapılacak çözüm/teyemmüm getirilmektedir.

Maide suresinin 6. Ayetinde önerilen de aynen reel anlamda maddi bir temizliktir. Abdest mahallerinin temizliğinden itibaren el-kol yüz, baş ve ayakların görünür kirlerden elbisemizi ve namaz kılacağımız yeri de (hadesten taharet) arındırarak namazımızı kılmamız istenmektedir. Bu durum ayette tüm ayrıntıları ile açıklanmaktadır:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edip, topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta yahut yolculuk halinde bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla mesh edin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Maide 5/6)

Ayetin devamında ise bu durumun gerekçesini şöyle bildiriyor:       “Allah’ın size olan nimetini, «Duyduk ve kabul ettik» dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O’na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, kalplerin içindekini bilmektedir.” (Maide 5/7)

Bunu, Allaha olan iman sözüyle ilintilendirerek: «Duyduk ve kabul ettik» dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O’na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah’tan korkun. İbaresi eklenmektedir. Anlayabildiğimiz kadarıyla gusül ve teyemmümün hikmetlerini aramaya sorgulamaya kalkmayın. Emir Allah’tandır. Siz buna itibar etmeye “işittik itaat ettik” dediğiniz gün söz vermiştiniz. Bu sözünüzde durun ve isteneni yapın denilmektedir. Bunların tümü maddeten yapılan bir temizliğe işaret etmektedir.

Soru 2: Eğer abdest manevî bir temizlik ise “abdestsiz olarak dolaşmamayı veya toprağa basmamayı” tavsiye eden Sofîlik veya Halvetîlik gibi bazı tarikatlara meşruiyet kazandırmaz mı?

Cevap: yukarıda izah ettiğimiz gibi hem su ile yapılan gusül ve abdest veya suyun olmadığı zaman toprakla yapılan teyemmüm manevi değil maddi bir işlemdir. Ayrıca hangi konuda ne yaptığımızda temiz olacağımızın veya olmayacağımızın kararını da veren insan değil insanın halıkı olan Allah olduğuna göre, ayetin sonunda şöyle buyuruyor: “Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” İfadeleriyle gerekçesini de bildiriyor.

Tarikatların abdestsiz yere basmamak, nafile ibadetleri çoğaltmak, şekilsel bazı kılık kıyafetleri öne çıkarmak suretiyle kendilerince bir farklılık ortaya koyarak, takvalı olduklarını göstermek, bu farklara dayanarak dikkatleri üzerlerine çekip insanları kendi anlayışlarına çağırmak için bir vesile olarak kullanmaktadırlar. Hal bu ki bunlar sadece aksesuar olarak farklı tercihlerdir. Abdestli gezme konusunda ise peygamberimiz (as) : “Ben sadece namaz için abdestle emrolundum” buyurmuştur. Her zaman abdestli olmak için bir sebep yoktur. Abdest sadece namazdan önce yapılması gereken bir temizliktir ve sadece namaz için gereklidir. Onun dışında hiçbir ibadet için abdest gerekmez. Yukarıdaki ayet ve hadisi şerifin beyanından da bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca abdesti olmayan mümin pis demek değildir. bu insanların kendi kuruntularından başka bir şey değildir.

Soru 3: Tefsir ve hadislerde İsrailiyat’ın tesiri olduğu bilinir. Ama Nasrani yat’ın bu hususta etkisinin olduğundan pek bahsedilmez. Riyaz-üs Salîhin’de Resulallah’ı taşlayıp kanlar içerisinde bırakan Taif’lilere beddua etmeyip “Allah’ım kavmimi bağışla. Onlar bilmiyorlar.” denilen 647 nolu hadisi ile Luka İncil’i 23. Bölüm 34. ayette İsa (as) çarmıha gerilme hadisesinin arkasından “Baba onları bağışla. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” kısmının birbirine benzerliği Hıristiyanlığın da hadis tedvinlerinde müessir olduğu söylenebilir mi?

Cevap: Tefsirde ve hadiste israiliyyattan bahsedildiği zaman bununla kastedilen sadece İsrail oğullarından yahut da Yahudilikten girenler kastedilmiyor.  İslam’a İslam’ın dışından girenlerin hepsi kastediliyor. Bu nedenle Hıristiyanlığın etkisi olmadı denilemez. Hadis külliyatına etkili olan Kabul Ahbar, Vehb İbni Münebbih Yahudi asıllı din alimi iken Müslüman olan ve sahabe arasında bulunan kimselerdi. Temim Ed Dârî ise Hıristiyan alimlerindendi ve sahabe idi. Bu vesile ile Hıristiyanlıkla ilgili malumat onun kanalıyla girmiştir. Bunları rivayet ettiği hadislerde görmek mümkün olduğu gibi; mescidi nebevide, ilk kandil yakma olayını da o başlatmıştır. Hicri dokuzuncu yılda Müslüman olmuş bir sahabedir. Uzun zaman Medine de oturmuş daha sonra da şama yerleşmiştir.

Riyazus Salihinde bulunan hadisteki dua ile İncil’de bulunan malum dua arasında çok önemli bir fark vardır; biri Allah Teâlâ ya “baba” ifadesini kullanırken Peygamberimiz ise: Allah’ım kavmimi bağışla. Onlar bilmiyorlar” buyuruyor. Bu nedenle anlayış çok farklıdır. Allah’ın değişmeyen yasasında peygamber gönderilen her toplum Peygamberleri dışlamış ve taşlamıştır. Bunun ancak birkaç istisnası vardır ki onlarda baba oğul peygamber olan Davut ve Süleyman (as) gibidir. Allah her zaman imhal edicidir İhmal edici değildir. Bu nedenle peygamberler de gelmiş olduğu toplumun başının belası değil onlara Allah’ın bir rahmetidir. Bu rahmet olmanın bir gereği olarak tevbe suresinin son ayetlerinde bu durum anlatılmaktadır. Son çare olarak yüz çevirip ilgisizlik devam ederse “Allah’a dayanıp güvenmeleri istenmektedir. İşte Peygamberimizin duasının anlamı budur. Rahmet olarak gönderilenin merhametinin bir tezahürüdür.

Soru 4: Çoğu Kuran meallerinde İsrâ Sûresi 16. Ayetin manası Cebriye öğretisine de bir yakınlık ifade etmiyor mu?

Cevap: Doğrudur ayeti Kur’an’ın bütünlüğünde ele almayıp sadece mevcut metni bağlamından kopuk olarak ele aldığınız zaman öyle anlaşılabilir. Hal bu ki bir önceki ayette bu durumun gerekçesi ve genel yasası anlatılıyor. İnsan bu kadar ilgisiz bir meal yapmamalı:

“Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur.  Kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye dünyadaki helak anlamında) azap edecek değiliz.” (Bu kısımda zikredilen “peygamber göndermedikçe” bölümü unutulmamalıdır. Sağ olsun Mustafa Öztürk yapmış olduğu mealde bu kısmı izah etmiştir.)

“(İşte biz değişmez kanunumuz gereği peygamberi yalanlayıp inkârda direnen ve böylece azabı hak eden) bir memleket halkını helak etmek istediğimizde; (ilkin elçilerimiz vasıtasıyla) oranın şımarık zenginlerini uyarırız. Buna rağmen onlar kâfirlikte ve şimarıklılkta ısrar ederler /ederlerse. İşte böylece azap ve helak o memleket için mukadder olur ve bizde orayı yerle bir ederiz.” (İsra 17/15-16) demektir. Meallerde buna benzer ilgisiz yapılan yerler çoktur. Özellikle “dileme” konusu gündeme geldiğinde de “Allah dilediğini hidayette kılar, dilediğini dalalette kılar” gibi bir meallendirme yapılmaktadır. Bu ibarenin her yerde bu anlama gelmesi mümkün değildir. Yapılan şey kulun iradesi ile yapması gereken bir konuda ise kulun dilemesi söz konusu iken; yapılan şey var etmek yok etmek gibi yaratmayı ilgilendiriyor ise elbette Allah dilediğini yapar demek doğru olacaktır. Her zaman Kitabın bütünü göz önünde bulundurularak bu ifadeleri o bütünün parçası olarak görüp öyle anlam vermenin daha isabetli olacağına inanıyoruz.

Soru 5 – Bir televizyon programında Doç. Dr. Zeki Bayraktar ile Vedat Yılmaz namazın rükünlerinden bahsederken Yahudilerde de namazın mevcudiyeti ile Kanadalı Yahudi haham Ben Abrahamson’un kitabında namaz şeklinin aynı olduğunu söylemektedirler. İftidah tekbirinin farklı söylenmesi ve selamın da önce sola verilerek kılındığından bahsetmektedirler. Bu gibi kaynaklar veya evvelki vahiylerden kalanlar değişikliğe uğrasa da İslam’a delil olur mu?

Cevap: İslam, Allah indindeki dinin adı olduğuna göre, Hz. Âdem (as) den Muhammed (as) gelinceye kadar gönderilen vahiyler her konuda insandan (şeriat dışında) hep aynı şeyi istemiştir. Gönderilen her elçi insanları kendisine vahyedilenler çerçevesinde Allah’a kul olmaya çağırmışlardır. Bu nedenle insanın insan ve kul olabilmesi ve kul kalabilmesi için gereken ritüellerde bir değişiklik olmamıştır. Bunların hepsi insanın fıtratı üzerine bina edilmiştir. Allah insana vermiş olduğu fıtratı değiştirmediği gibi, bu fıtrat üzerine bina edilen kurallarını da değiştirmemiştir. Sadece bazı toplumlara azgınlıkları sebebiyle yüklemiş olduğu müeyyideleri bir sonraki elçinin diliyle değiştirmiştir. İşte bunlara şart koşulanlar anlamında şeriat denilmektedir. Bununla ilgili olarak Maide 48 de şöyle buyuruyor:

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlar da) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin( gerçek tarafını) O haber verecektir.” (Maide 5/48)

Delil olma konusuna gelince İslam için hiçbir konuda delil aramaya gerek yoktur. Hepsi Kur’an ile bizlere sunulmuştur. Bizden istenen de Kur’an’da zikredilenlerdir. Bu konuda Allah Teâlâ Kehf suresinde bir örnek veriyor:

“Ashabı Kehf’in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir» diyecekler. Diğer bazıları da «Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir « diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) «Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir» derler. De ki: «Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.» Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!” (Kehf 18/22)

Bizim bilinmeyenler konusundaki yöntemimiz bu olmalıdır. Kimseden bir şey sormaya gerek yok. Allah ne bildirmiş ise gaybi konularda onunla iktifa etmek gerekir. Yapacağınız her yorum karanlığa taş atmaktan başka bir anlam ifade etmeyeceğine göre; verilenler ile yetinmek işin en doğrusudur. “Allah bilir siz bilemezsiniz” sözünü yerine koymak bizi rahatlatacaktır.

 

 

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp