Tasavvuf ve Sapma Noktası

Tasavvuf ve Sapma Noktası

“Hayır, zulmedenler, hiç-bir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir?. Onların hiç-bir yardımcıları yoktur” (Rûm 29). Tasavvuf, TDK sözlüğünde; “Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan dînî ve felsefî akım,

Tasavvuf ve Sapma Noktası

 

 

“Hayır, zulmedenler, hiç-bir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir?. Onların hiç-bir yardımcıları yoktur” (Rûm 29).

Tasavvuf, TDK sözlüğünde; “Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdet-i vücut) anlayışıyla açıklayan dînî ve felsefî akım, İslâm mistisizmi” diye geçer.

Aslında tasavvufun net bir tanımı yoktur. Târih boyunca herkes farklı bir tanım yapmıştır. Tasavvufun net bir tanımının olmaması, onun aslında “net bir öğreti” olmamasındandır; “ilâhi” olmamasındandır. Zîrâ ilâhi olan “çok net” olur. Bâtıl olan ise net değildir ve karmakarışıktır. Zâten hayâtiyetini de bu karma-karışıklığından alır. Tasavvufun bağlıları bu karma-karışıklık içinde boş-yere anlamlı bir şeyler bulmaya çalışırlar ve ömürlerini heder edip giderler.

Müslümanlar 13. yüzyılda Haçlı Seferleri ile yıprandılar ve ardından da Moğolların saldırıları ile kültür, sanat ve medeniyetlerini kaybettiler yada kültür ve medeniyetleri yıkılmaya yüz tutu. En son Osmanlı Devleti, bir-çok alanda iyi şeyler yapmış olmasına rağmen medeniyetin olmazsa-olmazı olan ilmî sahada pek de bir varlık göster(e)meyince, 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkan “modern akım” karşısında dayanamadı ve duraklayıp gerilemeye başladı ve nihâyetinde de yıkıldı. 1800’lü yılların sonunda başlayan “İslâmî hareketler” bir “öze dönüş projesi” ile “düşülen yerden kalkmayı” denedi ama bir sinerji yakalamış olan bâtıl batı karşısındaki gayretleri kesin sonuca ulaşamadı.

Kitaptan ve sünnetten kopma, çok uzak olmayan vâdede büyük kopuşu ve yıkılışı da yanında getirir. Fakat İslâm’ın temelleri çok sağlam atılmıştı ve “halk tabanı” da samîmiyetini hâlâ sürdürüyordu. Bu-arada “gönüllerin fethinden” bağımsız “toprakların fethi” tüm hızıyla devâm ediyordu. “Gönüllerin fethinden” önce “toprakların fethine” kilitlenilmişti. İşte bunun sağladığı güç ile, dış etkiler çok da zorlanılmadan bertarâf edilebiliyordu. Yunan felsefesiyle gelen kültürel dalga ve haçlı-moğol saldırıyla gelen askerî-siyâsi dalga, İslâm temelinin sağlamlığı ve kitap-sünnete hâlâ îtîbar edildiğinden dolayı bertarâf edilebildi. Fakat özellikle ikinci dalga çok sarstı ve büyük yıkımlar getirdi. Aslında kanımca, Haçlı Seferleri ile yıpratılıp Moğol işgâlleriyle gelen yıkım, devleti olmasa da medeniyeti durdurmuş, hattâ büyük oranda yıkmıştır. Osmanlı belki biraz bunu tersine çevirebilmiştir fakat o da, askerî-siyâsi-yönetim-mîmâri-edebiyat yönünden çok zenginlik getirse ve bu alanda başarılı olsa da, ilim yönünden zayıf olduğu için medeniyeti yeniden diriltememiştir. Medeniyet sâdece savaşla-devlet ile kurul(a)maz, mutlakâ bir ilim, kültür, vicdan merhâmet de üretilmesi ve yayılması gerekir. Moğolların yaptığı yıkımlar içinde, çok zengin ve değerli kitapların bulunduğu kütüphâneler de vardır. Bir kütüphânenin yıkımı bir devletin yıkımı gibi kötü sonuçlar doğurur. İşte moğol işgâlleri ve saldırıları ilmi ve dolayısı ile medeniyeti sekteye uğrattığı için, devletler de sekteye uğradı ve sâdece “dış yönü” kurtarmanın yoluna düşüldü.

İslâm-medeniyeti târih boyunca sürekli yıkılmak istenmiş ve büyük oyunları -henüz sağlam bir yapısı olduğundan- Moğollara kadar engelleyip bozabilmiştir. Fakat gerek Haçlı Seferleri ve gerekse de Moğol işgâliyle birlikte yoğunlaşan bâtınî-mistik-tasavvufî heterodoks öğretilerle dirâyetlerini kaybeden İslâm toplumları, cihangir devletlerinin olmadığı bir zamanda Haçlı Seferleri ile yıpranmış ve Moğolların saldırılarıyla medeniyetleri çok büyük ölçüde dağılmış, bir daha da kendilerini “medeniyet” anlamında toparlayamamışlardır. Dünyâ’nın çeşitli yerlerine medeniyetlerini yayan müslümanlar, 15. yüzyılın sonlarına doğru Endülüs’ten de kovulunca artık ortada Osmanlı gibi güçlü bir devlet olsa da, gerçek anlamda bir medeniyet kalmamıştır. Zîrâ Osmanlılar her ne kadar; iyi devlet adamları yetiştirmiş, iyi bir devlet modeli sergilemiş, edebiyat alanında, mîmarlık alanında hârika eserler ortaya koymuşlarsa da, ilmî anlamda, Kur’ân/sünnet-merkezli ilim alanında yâni medeniyet anlamında pek bir-şey yapmadıklarından dolayı medeniyeti eski hâlinde diriltememişlerdir.

İslâm-medeniyetinin yıkılmasının baş-sorumlusu Moğollardır. Çünkü yaptıkları yıkım çok büyük bir yıkımdır. İbn-i Esir Moğol hezîmetini anlatırken şunları söyler:

“Bu felâket o kadar korkunç ve çirkin ki, bir-kaç sene bunları yazayım mı diye düşündüm. Yine de şimdi bunları hayli tereddüt içinde yazıyorum. Olay bir bakıma İslâm ve müslümanların ölümünü duyurmak gibidir ki bu kime kolay gelir, kimde dayanacak ciğer var ki?. Müslümanların içine düştüğü aşağılık durumun, herkes karşısında rezil ve rüsvâ olmanın trajedisini anlatsın. Keşki yaratılmasaydım. Keşki bu olaydan önce ölmüş olsaydım. Keşki unutup da bu elemli olayların hâtırâsı kafamdan silinip gitseydi. Fakat bâzı dostlarım bu felâket olaylarını yazmaya beni râzı ettiler. Yine de tereddüt içindeyim. Fakat gördüm ki yazmamakta hiç fayda yok. Bu öyle büyük bir belâ, öyle müthiş bir felâket ki, dünyâ-târihinde bir benzeri bulunamaz. Bu olaylar bütün insanlıkla ilgilidir. Fakat özellikle müslümanlarla ilgilidir. Eğer bir adam çıksa da, “Hz. Âdem’den bêri böyle bir belâ insanoğlunun başına gelmemiştir” diye iddia etse, bu yanlış bir iddia olmaz. Çünkü târihte böyle bir olayın en küçük benzeri bile görülmemiş, belki de kıyâmete kadar -Ye’cüc ve Me’cüc’ün dışında- aslâ böyle bir olay görülmeyecektir. Bu vahşî insanlar hiç kimseye acımadılar. Kadınları, erkekleri, çocukları öldürdüler. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’l-lâhi’l-aliyyi’l-azîm”.

İşte tasavvufun palazlandığı zamanlar, her zaman, İslâm toplumunun zor duruma düştüğü, çöküntüde olduğu zamanlardır. (Tüm bâtınî akımlar da, devletlerin otoritesini yitirmeye başladığı ve yitirdiği zamanlarda palazlanmışlardır). Zâten bu zamanlarda işgâl kuvvetleri olan Haçlı-Moğol saldırıları zamânında düzen bozulduğu için fâkihler de etkisiz kalmışlardır. Aslında fâkihlerin etkisinde olması gerek tasavvuf ve tasavvufçular, işgâlcilerin de desteği ile fâkihleri etkisi ve güdümleri altına almışlardır. Böylece tasavvuf eleştiriden muaf kalmıştır. Eleştirilmeyen her düşünce mutlakâ sapar. İşte tasavvuf da böyle zor zamanlarda, ümmetin dara düştüğü zamanlarda palazlanıp görünür olmuştur ki, en güçlü(!) temsilcilerini, ümmetin en zor zamânı olan Moğol ve Haçlı Seferleri’nin olduğu zamanlarda çıkarmışlardır. İşte böyle zamanlarda fâkihler sinmiş ve tasavvufçular öne çıkmış ve işgâl kuvvetleri tarafından desteklenmiştir. Çünkü tasavvuf, yoruma çok açık olan bir düşüncedir ve işgâl kuvvetleri tüm zamanlarda olduğu gibi bu zamanlarda da bunu kullanmışlardır. Zîrâ yoruma çok açık olan bu tür düşünceler insanların direncini kırar ve mücâdele edemez duruma getirir. Böyle zor zamanlarda desteklenen tasavvufa katılımlar çoğalmış ve insanlar çokça tasavvufa meyletmiştir. Bu da tasavvufa sözde bir meşrûiyet sağlamıştır. Artık kitap ve sünnetten kopularak; tecelli, ilham, keşf vs. gibi şeylerle halkın dînî tasavvuru şekillendirilmeye başlanmış ve bu durum bir “eylemsizlik” olarak tezâhür etmiştir. Böylece işgâlci kuvvetlerin işi çok kolaylaşmıştır. Zâten 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nın kaybedilmesinin nedeni, dirâyetlerini ve iç-enerjilerini kaybeden müslümanların, ya ihânet etmesi yada yeterli direnişi gösterememesi nedeniyledir. Yoksa Selçuklu ordusu daha güçlü olarak çıkmıştı savaş meydanına.

Yine; Abbâsiler zamânında ortaya çıkan Karmati (870-983) ve Zenc İsyânı (869-883) gibi, devletin zora düştüğü zamanlarda da tasavvufun sesi yükselmeye başlamıştır. Devletin adâletsizliğine ve zulmüne karşı bir eleştiri, îtirâz ve isyân yükseltilebilir tabi ama bu isyân, Kur’ân ve Sünnet merkezli olmak zorundadır; sapık bâtınî-tasavvufi telâkkiler merkezli değil. Bu zor dönemler, tasavvufun ulularından Beyazid-i Bistâmi (800-874) ve Hallac-ı Mansur (858-922) gibi kişileri çıkarmıştır. Devlet ve ümmet ne zaman ki zora düşmüş, tasavvufun önde gelenleri ortaya çıkmıştır.

Tabi bu-arada tasavvufa karşı olanlar da çıktı ve tasavvufu reddetti. Bu kişiler zâten Haçlılar ve Moğollar zamânında tepkilerini ortaya koydular ve halkla birlikte bu işgâlcilere karşı direniş gösterdiler ve hattâ bir-çoğu da işgâlcilere karşı savaştılar ve öldüler. İlginçtir ki, tasavvufun önde gelen uluları, işgâlcilere karşı savaşanlara çok küstahça davranmışlar ve onları gerek sözleriyle hicvetmişler, gerekse de işgâlcilerle iş-birliği yaparak onlara tuzaklar kurmuşlardır.

Modern zamanlarda da yine tasavvuf ve bunun yanında, desteklenen; “modern, ılımlı, lâik, demokratik, protestan İslâm, Anadolu İslâm’ı” sloganıyla ve “sâdece Kur’ân” söylemiyle Peygamber yok sayılarak, amel ve eylemden kopuk bir din anlayışı, hayâta dönük olmayan bir din tasavvuru oluşturulmakta ve halkın direnci yine kırılmaya çalışılmaktadır. Ne yazık ki bir miktar da yol aldılar bu tezgâhı plânlayanlar. Peygamber demek, “vahiy-merkezli amel-eylem yâni pratik” demektir ki, Kur’ân-merkezli bu pratik mutlakâ bâtıla gâlip geleceğinden dolayı, bâtıl, “sünnet” denilen peygamber pratikliğini blôke etmek istemiştir tüm zamanlarda. Bu nedenle bâtıl, bir zamanlar tasavvufu kullanırken, şimdi ise, tasavvufun yanında, “peygambersiz din” anlayışını desteklemektedir. Böylece müslümanlar amel ve eylem düşüncelerinden koparak ve direniş göstermeyerek, kâlplerine ve zihinlerine hapsolmakta, emperyâl güçler de işgâllerini rahatça yapacak alanı bulabilmektedirler.

Peygamber’in değersizleştirilme ameliyesi, onu insanlığından çıkararak “aşırı yüceltme” şeklinde tasavvufla (sonra da târikatlarla) açığa çıktı yada fazlalaştırıldı. Zamanla tasavvufun önderleri, peygamberlerden bile üstün tutulmaya başlandı. Onların sîretleri, peygamberlerin sîretlerinden üstün gösterilmeye ve görülmeye başlandı. Artık herkes Peygamber’in Kur’ân-merkezli sünnetine göre değil, tasavvuf önderlerinin nefs-merkezli sünnetine göre düşünmeye, konuşmaya ve hareket etmeye başladı. Bu durum modern zamanlarda da, batı’nın “tasavvuf üzerinden İslâm’ı ılımlılaştırması ameliyesi” ile devâm etmektedir.

Haçlı Seferleri’nin târihleri şu şekildedir: 1.Haçlı Seferi: 1096-1099; 2. Haçlı Seferi: 1147-1149; 3. Haçlı Seferi: 1189-1192; 4. Haçlı Seferi: 1202-1204; 5. Haçlı Seferi: 1217-1221; 6. Haçlı Seferi 1228-1229; 7. Haçlı Seferi: 1248-1254;  8. Haçlı Seferi: 1268-1270. Moğol işgâli ise 1229’da başlamış ve Memluklu Baybars’ın onları 1260’da Ayn Calut’ta durdurmasına kadar aktif olarak sürmüştür. O hâlde saldırı ve işgâl, 1096-1260 arasında olmuştur. Peki bu dönemde yaşayan tasavvufun uluları ne yapıyorlardı?. Meselâ bu dönemde yaşayan; İbn-i Arabi (1165-1240); Celâleddin Rûmi (1207-1273); Yûnus Emre (1241-1321) ne yapıyordu?.

İbn-i Arabi, meselâ 6. haçlı seferinde nerededir, sefer için ne demiştir ve ne yapmıştır?. Somut bir mücâdeleye girişmiş midir?. Yoksa şirke zirve yaptıran düşüncelerini geliştirmekle ve sapık kitaplarını yazmakla mı meşgûldür?. Böyle zamanlarda ortam çok uygun olduğundan dolayı, tasavvufçular düşüncelerini istedikleri gibi şekillendirirler ve söyleyip yazabilirler. Zîrâ onları uyaracak fâkihlerin sözü dinlenmemektedir. Onları cezâlandıracak otoritenin ise işgâlcilere karşı yoğun uğraşı vardır.

Ya diğerleri?. O sırada ne yapmaktadırlar?. Anadolu’ya gelen Moğollarla 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nda ve sonrasında, -güyâ- gavs-ı azam ve kutbûl aktab olan, “mânâ âlemlerinin efendisi” olan, Celâleddin Rûmi ve Yûnus Emre ne yapmaktadır?. “Kâinâtı ellerinde tespih gibi oynayanlar”, zulmü çeşitli şekillerde ortaya koyan Moğollar karşısında ne yapmışlardır?. Moğolları bir bedduayla, bir savuruşla savurmamışlar mıdır?. Tabî ki de hayır!. Tam tersine; Celâleddin Rûmi, Şems’in ayartmasıyla Moğolların ajanlığını yapmış  ve onlara umduklarından çok daha geniş bir alan açmakla uğraşmıştır. Tabî ki bunun ödülünü de fazlasıyla almıştır.

Celâlaeddin Rûmi ve Yûnus Emre zamânında ortaya çıkan ve Haçlı Seferleri’yle yıpranan Anadolu ve İslam coğrafyasının batı ucu, Moğol işgâline dayanamamış ve devlet ve medeniyet olarak çökmüştür. Bu işgâllere karşı direnen gerçek âlimler ve mücâhitlerle aynı zamanda yaşayan tasavvufun büyükleri(!), sapık kitaplarını yazmakla, şiirlerini söylemekle ve Moğollara ajanlık yaparak onlara alan açmakla meşgûldüler. Memleket-memleket gezip şiirler söyleyerek halka sabır diliyorlardı. Oysa yapmaları gereken şey, zulme ve işgâle karşı hem kendileri direnişe geçmeleri, hem de halka bunu aşılamalarıydı. Bakın, tasavvufçuların “düşman” olarak gördüğü İbn-i Teymiye’ye (1263-1328), Moğolların saldırıları karşısında, “âlimliğin bir gereği olarak” kalemi ve kâğıdı bırakıp, kılıcını kuşanmış ve yalın-kılıç savaşmak için yola düşmüştür. Yine âhiler de Moğollara karşı direnmişler ve savaşmışlardır ki bu direnişe Bacıyân-i Rûm denilen kadınlar bile katılmıştır. Başta Peygamberimiz olmak üzere, tüm peygamberler dâhi kendi zamanlarındaki küfre, şirke, adâletsizliğe, zulme ve şer güçlere karşı “var güçleriyle” savaşmışlardır da, tasavvufun bu sözde büyükleri(!)ni niye hiç savaşırken görmüyoruz?. Bir zâlime-zulme karşı çıktıkları ve kılıç salladıkları görülmüş müdür?. Tabî ki de hayır!. Çünkü onlar hep işgâlciler için çalışmışlardır.

Zamânında halk, Haçlıların, Moğolların işgâlleri altındayken ve çeşitli şekillerde zulüm görürlerken; herkesin “büyük âlim” zannettiği tasavvuf büyükleri(!), sapık düşünceler üretiyor, zulmü yapan zâlimleri; velî, kutlu kişi ve hattâ peygamber îlan ediyorlardı. İbn-i Teymiye gibi âlimler ise, yalın-kılıç savaş meydanlarında cenk ediyorlardı. Moğolların-Haçlıların işgâllerini, yıkımlarını, tecâvüzlerini; “kader”, “Allah’ın sopası” vs. olarak görenler, onları “potansiyel müslümanlar olarak değerlendirip, lîderlerini velilik ve hattâ peygamberlik konumuna sokuyorlardı. Bu hâl el-an devâm etmektedir. Entelektüeller zâlimlere alan açıp uşaklık yaparken, gerçek âlimler ise, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmişlerdir-etmektedirler tüm zamanlarda. Celâleddin Rûmi, müslüman halkı kırıp geçiren ve onlara her türlü zulmü yapan Moğolların komutanı Baycu Noyan’ı “ulu kişi”; Cengiz Han’ı da “peygamber” olarak göstermiştir. Bu bir hastalıktır, cehâlettir, sapıklıktır, yalakalıktır. O hâlde Celâleddin Rûmi’yi Moğol, İbn-i Arâbi’yi “haçlı ajanı” olarak suçlayanların haklılık payları vardır.

Tasavvuf, düşüncede mânâ-değer-hiçlik iddiâsındayken, amel-eylemde, modern ve konjonktüreldir. İşte tasavvufun ana sorunu ve sapmasının nedeni budur. Celâleddin Rûmi, “ne olursan ol gel” diyor ama, Moğollardan başkasını da çağırmıyor ve destek olmuyor bu yüzden. Böylece düşüncesi ve ameli de, konjonktüre ve güce göre şekillenmiş oluyor.

Tasavvufta bir -sözde- hoşgörü vardır. Her türlü zulmü “lâ fâile illallah” ile hoşgörürler. Ne de olsa “yapan-eden Allah” ya; bu nedenle kim ne yaparsa-yapsın hoşgörülmelidir. Böyle düşünüverdiğinizde hoşgörüverirsiniz. Hâlbuki tasavvufçular, kendisine yapılan en küçük bir hatâyı bile affetmezler ve kendilerine gelen bir sıkıntı için “bu da Allah’tan” demezler. Dosta düşmanlık, düşmana dostluk yapmak tasavvufun alâmet-i fârikasıdır. Celâleddin Rûmi’nin hoşgörüsü, sâdece Moğollara karşı gösterdiği bir hoşgörüdür, yâni egemenlere gösterdiği hoşgörü.

Hümanizmin ve hoşgörünün sözde büyük temsilcilerinden Celâleddin Rûmi’nin hoşgörüsü, sâdece Moğollara ve onların uşaklarına karşı gösterdiği bir hoşgörüdür. Kâfirlere ve zâlimlere gösterdiği hoşgörü. Moğollara karşı savaşan müslümanlara ise, hoşgörü göstermesi şöyle dursun, onları düşman bellemiştir. Bu nedenle de Moğol emperyâlistlerine ajanlık yapmıştır. Zâten küresel emperyâlistlerin Celâleddin’i bu kadar sevmelerinin nedeni de, işgâlcilere karşı gösterilen bu hoşgörüdür. Zîrâ bu hoşgörünün özelliği, emperyâl siyâsete geniş alanlar açabilme düşüncesi ve özelliği taşımasıdır. Celâleddin işte bu nedenle sevilmektedir. Yoksa onun kara-kaşına kara gözüne hevesli değillerdir. “Mevlâna yılı”, “Yesevi yılı” îlan etmeleri, paraların önüne-arkasına Yûnus’un resmini koyarak onları öne çıkarmaları ve gündeme getirmeleri, halkın onlara teveccüh etmesi ve böylece tasavvufun ulularının emperyâlizme alan açan düşüncelerini benimsemelerini sağlamak içindir. Onları hoşgörünün yıldızları olarak göstermişlerdir. Oysa hoş(t)görülü Celâleddin, oğlu Alâaddin’e bile hiç hoşgörü göstermemiş ve onu sevdiği kızdan ayırmıştır. Güyâ “aşk adamı” olan Celâleddin, Kimyâ Hâtun ile oğlu Alâaddin arasındaki sevgiyi-aşkı görmezden gelerek, Kimyâ Hâtun’u, Şems’e vermiştir. Şems ise Kimyâ hâtunu döve-döve öldürmüştür. Hay böyle hoşgörünün…!.

Emperyâlist işgâlcilere yapmadıkları yalakalıkları bırakmayan tasavvufun uluları, Allah’ın bu konudaki âyetlerini dikkate almamışlardır tabî ki. Çünkü Allah, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin der:

“Ey îman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nîsâ 144).

Tasavvufun bu ulularını tâkip edenler de bunlar kadar suçludurlar. Çünkü onların tabanlarını oluşturmakta ve misyonlarını devâm ettirmektedirler. Bu durum belki de bir cezâ olarak onları ilah edinmeye kadar da varmıştır:

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilah’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir” (Tevbe 31).

Heterodoks düşüncede bir ihtilâl geleneği vardır. Fakat heterodoksinin ihtilâlciliği hep “kitap-merkezliliğe” karşıdır. İslâm düşmanı zâlimlere karşı yaptıkları bir darbe ve ihtilâlleri yoktur. Zîrâ onlara sürekli olarak hoşgörü gösterirler. Mağlûplar ve ezikler düşmanlarına hoşgörü gösterirlerken, dostlarına ise düşmanlık gösterirler. Stockholm Sendromu “hoşgörü” konusunda da açığa çıkmaktadır. Kendisini öldürmeye geleni gülle karşılamak, hoşgörücülerin normâl ve doğal işleridir.

Hoşgörmeye bir başladınız mı hoşgörülmeyecek bir şey kalmaz ve “kaliteli bir münâfık” olur çıkarsınız. Zîrâ hoşgörü, dinden tâviz vermeden olmaz.

Evet; tasavvuf bir “tâviz verme dîni”dir ve zâten sapması da böyle başlamış ve devâm etmektedir.

“..Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur” (Zümer 23).

En doğrusunu sadece Allah bilir.

 

 

harun görmüş

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp