Tarihte Müslümanlar ve Batı

Tarihte Müslümanlar ve Batı

Bugün sizlere sunacağım konu “Tarihte Müslümanlar ve Batı” başlığını taşıyor. Bu konu dünya nüfusunun yarısıyla ve onların karşılıklı ilişkileriyle alakalı olduğu için büyük bir önemi haizdir. Bu ilişkilerin şekli geçmişte olduğu gibi gelecekte de

Tarihte Müslümanlar ve Batı

 

Tercüme: Faruk Aktaş

Bugün sizlere sunacağım konu “Tarihte Müslümanlar ve Batı” başlığını taşıyor. Bu konu dünya nüfusunun yarısıyla ve onların karşılıklı ilişkileriyle alakalı olduğu için büyük bir önemi haizdir. Bu ilişkilerin şekli geçmişte olduğu gibi gelecekte de önemini koruyacaktır.

Hıristiyan ve İslam medeniyetleri coğrafi komşulardır. Bu iki medeniyet, tansiyonların yükseldiği, keskin rekabetlerin, silahlı çatışmaların yaşandığı, dini alanın ötesinde askeri ittifakların yapıldığı, barışçıl kültürel etkinliklerin yer aldığı ve yer yer karşılıklı yardımlaşmaların vukû bulduğu karışık bir maziye sahiptir. Tabi ki geçmişteki diyaloglarının gelecekteki ilişkileri de belirleyeceği kanısına sahip olabiliriz. Peki, hiçbir iyileşme umuduna kapılmadan Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında yanlış bir anlayışın hakim olacağı bin yılık bir zamana mahkum olmaya devam mı edeceğiz? Yoksa bu iki medeniyetin varisleri barış ve yardımlaşma tohumlarını ekip, insanlığın geleceği için -Allah’ın dileğiyle- ileride meyvelerini toplayabilecekleri bir çağda mı yaşayacaklar?

Bizler; Müslümanlar, Batılılar ve tüm insanlar, gelecekteki ilişkilerimiz için, birlikte ve uyum içinde çalışmak zorundayız ve bu bizim için en önemli esas olmalıdır. Bunu uygulanabilir hale getirmek, bu konuşmanın  gayelerinden biridir, ama yere sağlam basmak için mazimize bir göz atıp geçmişteki birkaç başarımızdan ders almalı ve yaptığımız bir sürü yanlıştan da kaçınmalıyız. Bu konuşmanın diğer bir hedefiyse ortaya konabilir bir şeyler yapabilmek için malzemeler sunmak, yardımlaşmak ve yeni yollar keşfetmeye çalışmaktır. İncil şu vaatte bulunur: “Onların semereleriyle bilmelisin”[1]. Diğer taraftan Müslümanlar her zaman ümitvar olmalıdırlar: “Allah’ın Rahmetinden umut kesme”[2].

Bu konu çok yönlü ve geniştir. İslam ve Batı arasındaki ilişki tarihe ve duygulara öyle yer edinmiş ki anlamını yitirmeden ve bazı şeyleri bırakmadan her şeyi bizim için belirlenen bu zamana sığdırmak çok zordur. Bundan dolayı bu günkü konuşmamda iki medeniyetin geleceği üzerinde etkisi olacağını düşündüğüm bazı konular üzerinde durmakla yetineceğim. Bu konular zahiren birbirinden kopuk görünebilirler ama onlar arasındaki ortak nokta geçmişte ve şu an birdir; Müslümanlara karşı tarihte var olan düşmanlığın yeniden gün yüzüne çıkarılması.

Batıda akademik olan, olmayan; dini esaslara bağlı kalarak veya kalmayarak, İslam’a tarafsız yaklaşıp Doğu-Batı arasında iyi ilişkiler kurmayı hedefleyen bazı çevreler yakın zamanda düşmanlıktan uzak ve sınırlı bazı çalışmalar yapmışlardır. Onlar, bu ilişkilerin çatışma yerine karşılıklı yardımlaşma esasına dayanması gerektiği inancındadırlar[3]. Müslüman- Hıristiyan ilişkilerine karşı gelişen bu yeni anlayış, ilk basamağı oluşturan yeni bir merhaledir ve Batı’nın Müslümanlara karşı kökleşen geleneksel düşmanlığı gibi ağır bir yükle karşı karşıyadır[4]. Ama gelişmekte olan bu yeni düşünce, geçmişte iki medeniyet arasında meydana gelen bazı düşmanlık kalıntılarını ve acıları yok eden dalgalara dönüştürülebilir. Eğer bu dönüşüm sağlanabilinirse, sadece Müslümanlar ve Batı için değil, genel manada tüm dünyayı kapsayan olumlu gelişmeler meydana gelecektir.

Yararlı bir anlayışa hizmet edebilmek için, Batıyla ilişkilerimizde sorun olmuş ve olmaya devam eden konuları nefret duygularına kapılmadan tartışabilmeliyiz. Konuya; Batı’nın Müslümanlara karşı yüzyıllarca devam eden yanlış anlayışına,  eleştirilerine, iftiralarına, peygamber anlayışına, dinine, kültürüne, İslam ve onun takipçilerine karşı bazı zamanlar cahillikten kaynaklanmakla birlikte genelde bilinçli olarak uyguladığı çifte standartlara değinerek başlamalıyız.

Bu düşmanlığın sebepleri,  belirli bir zaman sürecinde yaşanan değişiklerle birlikte oldukça karışıktır. Bu, yeni bir olgu olmayıp Hıristiyanlığın Batıda hakim olduğu dönemlerde bile vardı ve bugün Batı tamamıyla sekülerleştiği halde varlığını korumaktadır. Orta çağda önyargının fittileri, kısmi olarak güçlü bir dinin hızlı yayılışı karşısında kendilerini tehdit altında hisseden Hıristiyan din adamları tarafından ateşe verildi. Diğer taraftan, önde gelen çağdaş Haçlıların çoğu, yakın zamanda yıkılan Komünizmin yerini dolduracak hayali küresel bir düşman yaratmak için gayret sarf eden Avrupalı ve Amerikalı mutaassıp akademisyenlerden oluşuyor. Bunlardan bazılarının Batılı politikacılarla yakın ilişkiler içinde olduklarına ve politikacılar da son elli yılda var olan hayali düşman anlayışını memnuniyetle karşıladıklarına göre bu akademisyenlerin rolleri küçümsenemez. Ama genel anlamda, İslam’ın yanlış anlaşılması, İslam ve Müslümanlar hakkında çarpıtmalar eşi görülmemiş bir şekilde Batı medyası tarafından yapılmaktadır. Batı medyasının büyük bir çoğunluğu ve baş vurdukları –İslamî alanda uzman- şahısların, daha ilk dönemlerde Müslümanların aleyhine kötü bir imaj yaratan chansons de gesteyazarların sergiledikleri düşmanca rolü devraldıkları ve bu yanlış anlayışı korumaya çalıştıkları görülmektedir[5].

 MÜSLÜMAN – BATI İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL ARKA PLANI

Müslümanların batıyla ilişkilerinden kastımız şu: Müslümanlar ve bir zamanlar sadece Batı olup, daha sonra Batılı anlayış olarak kendini gösteren  dünyanın kendilerinden, kültür, din ve diğer toplumlar hakkında bakış açısı devraldıkları Hıristiyan Avrupa’dır. Müslüman-Batı ilişkilerinde hakim bir güç olarak dinin etkisini küçümseyemeyiz; çünkü din -batı sekülerleşmeden önce- iki toplumun yapısını şekillendiren önemli bir etkendi. Ne yazık ki din, kendisine karşı var olan yakın ilgiden dolayı, çoğu kez din adamlarının yöneticilerle olan yakın ilişkileri, ekonomik,  politik sebeplerden ve öğretileriyle tamamen ters düşmesine rağmen mezhebi amellere ulaşılmak için sömürülmüştür.

Suriye’yi fetheden ilk Müslümanlar,  daha önce kendi dindaşlarının zulmüne uğrayan Hıristiyanlar tarafından sevinçle karşılanmışlardı, çünkü yeni gelen yöneticiler vasıtasıyla dini özgürlüklerini elde edebileceklerdi ve bu farklı dinlerden olmak bir yana aynı dinden bile  olan Hıristiyan mezhepler arasında toleransın olmadığı bir zamanda gerçekleşmiş olması bakımından eşi görülmemiş bir olaydır. İslam’da tolerans, sağlam temeller üzerine kurulmuştur. İslam, Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi farklı dini toplumların kendi dini inançlarını yaşama hakkına müsamaha gösterir. Kur’ân açıkça şöyle der: “Dinde zorlama yoktur”[6].  Muhammed (sav) Medine’de kurduğu devlette, tarihte ilk defa -günümüzde dînî çoğulculuk dediğimiz- dînî toleransın esaslarını yazılı anayasada ortaya koydu. Bunun bir sonucu olarak –her ne kadar Müslümanlar bu vecibeyi bazı zamanlar ve geçici olarak uygulamasalar da- dini tolerans İslam medeniyetinin temel taşlarından biri haline geldi. Müslümanların yüzyıllardan beri çoğunlukta oldukları ülkelerde, farklı dinlerden olan azınlıkların varlıklarını korumaları, bu toleransın yansımalarındandır. Milyonlarca insanın İslam’ı kabul ettiği Hindistan’da, uzun süren İslâmî yönetime rağmen -siyasi ve askeri olarak etkisiz oldukları halde- Hindular çoğunluklarını korumuşlardır.

İslam daveti, Hıristiyanların hâkim oldukları diyarlara ulaşınca onun öğretilerinden etkilenen birçok kişi bu yeni dini kabul etmeye başladı. Güçlü ve başarılı yeni bir din fenomeni kiliseyi hiç karşılaşmadığı sorunlarla karşı karşıya getirdi ve en önemlisi kilise kendisinden sonra gelen bu yeni ilâhî din karşısında taraftar kaybediyordu. Peki bu, nasıl bir dindi? Acaba bu, işledikleri günahlardan dolayı, Hıristiyanlara gönderilen bir ceza olabilir miydi? Tabiî İslam putperest bir din olmadığı için tam olarak eleştirilemiyordu. İslam, bir taraftan tek ilâh inancını benimserken, diğer taraftan Incarnation,[7]Tirinity,[8] Crucifixion[9] ve Redemption[10] gibi Hıristiyanlığın temel dogmalarını reddediyordu. Bununla birlikte İslam, Hıristiyanlığın bir çok öğretisiyle de intibak halindeydi. İslam, İncil’de zikredilen tüm peygamberleri kabul ediyor, ahlak anlayışına ağırlık veriyor ve âhiret inancını benimsiyordu. Hıristiyanlar ilk önce İslam’ı, ortaya çıkan sapık bir mezhep olarak tanımladılar ve tarihten gelen deneyimlerinin verdiği bir intibayla, İslam’ın da diğer sapık mezhepler gibi yok olacağını umdular. Onlara göre İslam, savaşla ve baskıyla bitirilebir veya doğal bir şekilde yok oluşa terk edilebilirdi.

İslam’ı sapık bir mezhep olarak tanımlayan ilk şahıs Suriyeli John Damascus’tur. (Yahya Ed- Dımeşqî) O, çağımızın en iyi tarihçisi diyebileceğimiz Arnold Toynbee de dahil olmak üzere[11], uzantıları günümüze kadar gelen, İslam aleyhtarı tartışmacıların atasıdır. John Damascus Doğu kilisesinin temel taşıydı ve Thomas Aquinas’in “Jumna Teheologae” adlı eseri Batı kilisesi için ne değer taşıyor idiyse, onun “The Orthodox Faith”  adlı eseri de Doğu kilisesi için aynı değere sahipti. Onun ilahileri günümüze kadar Kiliselerde okunmaktadır. Ruhani Damascus Arapça biliyordu, Kur’ân’ı okumuştu ve Peygamber (sav)’in hayatına yabancı değildi. Manastıra çekilmeden önce -babası ve dedesi gibi- Ümeyye oğulları devletinin ilk yıllarında yönetici kadrosunda da çalışmıştı. Yahya Ed-Dımeşk, İslam’ın Hıristiyanlar arasında hızlı yayılışı karşısında şok olmuştu ve bunu engellemek için önlem almaya karar verdi. Dinî ağırlıklı ve savunmacı bir üslupla, İslam’ın yanlışlığını Müslümanlara ispat etmekten ziyade, çalışmalarını Hıristiyanlara yönlendirdi ve sözlü olarak İslam’a saldırmaya başladı. John of Damascus’un başlattığı bu eleştiri kampanyası daha sonraki İslam karşıtı tartışmaların ilk safhasını oluşturur. John bu çalışmalarını İslamî hükümlerin hâkim olduğu bir ülkede yapıyordu;  yani İslam ülkesinde dinini savunma özgürlüğüne sahip olduğu gibi İslam’a saldırma özgürlüğüne de sahipti.[12]

İslam, sekizinci yüzyılın başlarında İspanya’nın fethiyle  birlikte, Batı tarihinde büyük bir rakip haline geldi. Batı, sözlü saldırıların sonuç vermediğini görünce, İslam’a sözlü ve silahlı olarak saldırıya başladı. Müslümanların Batı’ya nüfuz etmeye başlamasıyla, 732’de Charlemegne’in dedesi Frenk Kral Charls Martel tarafından Müslümanların, Poitier’e yakın Tours’da yenilmesiyle Hıristiyanların silahlı tepkisi doruk noktasına ulaştı.

Müslüman İspanya (Endülüs)’da, dört yüz yıla yakın bir zaman sürecinde Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Arap, Avrupalı, Berberi gibi birçok dini ve etnik grup bir arada yaşadılar. Bu beraberlik eşi görülmemiş bir edebiyatın,  müziğin, bilimin, ticaretin, mimariliğin ve mukayeseli din araştırmalarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Mozaik bir uygarlığın oluşmasına sebep olan bu kültürel gelişimin göz kamaştırıcı, orijinal bazı kalıntıları günümüze kadar varlıklarını korumuşlardır. İslam ve Bizans kültürünün en iyi kaynaşımı diyebileceğimiz bu eserlerin arasından; Büyük Kurtuba Mescidi, Seville’nin El Cezarı, ve Granada’nın Elhamrası’nı zikredilebiliriz.

Günümüzde Müslüman öğrencilerin Batı’ya akın ettikleri gibi, o günlerde Batılı bilginler de Müslüman İspanya’ya akın ediyorlardı. Tüm İspanya halkı için Arapça; eğitim, iletişim, edebiyat, kültür, felsefe ve eğlence diliydi. Arapça’ya çevrilmiş olan eski bilimsel Yunan ve Hint mirası özümsendi ve geliştirilerek Avrupa Rönesansı’nı hazırlayan en önemli etkenlerden biri olması için Latince’ye çevrildi. Birden çok dinin ve etnik grubun yaşadığı Müslüman İspanya’da kültürden ziraata kadar birçok atılım gerçekleşti. Yeni müzik çeşitleri, şiirler, hatta meyve ve sebzeler Batı’ya taşındı. Batı topraklarında, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki bu ilk deneyim, Hıristiyanların İspanya’yı yeniden fethetmek için uzun süren çabalarının sonuç vermesiyle ve Müslümanların 1942’de İspanya’nın hakimiyetini kaybetmesiyle son buldu.

Hıristiyanların İspanya’yı geri alma mücadelesi devam ederken İspanyalı birçok Hıristiyan ve Yahudi, İslam’ı benimsedi. Hatta İncil bile misyonerlik çalışmalarından ziyade Latince’yi yeterli derecede anlayamayan birçok İspanyol Hıristiyan için Arapça’ya tercüme edilmek zorunda kaldı. Zamanla Hıristiyan âlemi için, İslam’ın sapık bir mezhep olmaktan ziyade, muzaffer ve rakip bir dünya dini olduğu gerçeği ortaya çıkmaya başladı. Bu gerçek ortaya çıkınca da, birlikte yaşama fikri tamamıyla bir kenara bırakıldı ve İslam’a karşı silahlı mücadeleden daha sert, dinî yeni bir saldırı başlatıldı.

İşte bu süreçte John of Damascus tarafından başlatılan eleştiri kampanyasına yeniden dönüldü. Cehaletin karışımı ve başarı gösteren İslam karşısında, derinlere işleyen bir korkuyla başlatılan eleştiriler, tamamıyla hakaretler, saptırmalar, yanlış yorumlar, Peygamber’e ve onun getirdiği mesaja yapılan saldırılarla yüklüydüler. Kur’ân, Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş şekli olarak tanımlandı ve bundan dolayı da yanlış olması gerekiyordu! İslam tamamıyla despot, putperest ve ahlaksız bir din olarak tanıtıldı. Müslümanlar ve Peygamber (sav),  müşriklerin putlarına tapmakla itham edildiler. Peygamber (sav) kurnaz bir politikacı, şehvet düşkünü, sahtekar ve Hıristiyan düşmanı olarak lanse edildi. Bu iftiraların acı sonuçlarını ne yazık ki günümüzde bile görmekteyiz.

Oluşturulan bu yanlış tablo ve kötü imaj ortamında, kilisenin teşviki, siyasi ve ekonomik problemlerin de etkisiyle, ortaçağda İslam âleminin kalbine yönelik ilk Haçlı seferleri başlatıldı. Haçlı seferleri yüzyıllarca devam etti. İlk Haçlı seferi 1095’de başladı ve bundan kısa bir süre sonra Kudüs Haçlılar tarafından fethedildi. Kudüs yaklaşık yüzyıl sonra efsanevi Selahattin Eyyûbî tarafından geri alınabildi. Her ne kadar Haçlılar 1291’de İslam topraklarından çıkarıldılarsa da küçük-büyük Haçlı seferleri 1396’ya kadar devam etti. Ancak bu tarihte –İslam tarihinde en muazzam savaş silahını  icat eden[13]– Osmanlılar, Nicopoli’de 100.000 kişilik bir orduyla istilacı Haçlıların bu arzusuna son verdiler. Ele geçirilmez olarak bilinen –Müslümanların daha önce isteyip de başaramadıkları- İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453’te fethi, Müslüman topraklarını daha sonraki yüzyıllarda Hıristiyanların saldırısına karşı korumakla kalmayıp, Müslüman-Batı ilişkilerinde güç dengelerini de değiştirdi.

Osmanlının İstanbul’a zaferle girişi ve bunun akabinde Doğu Avrupa’daki başarıları, Hıristiyan dünyasında güçlü bir korku iklimi oluşturdu. Var olan tehdit; dini, siyasi ve askeri olarak değerlendirildi, buna karşı tepki ise daha önce olduğu gibi, İslam aleyhine iftiralar şeklinde kendisini gösterdi. Müslümanlara karşı beslenen bu nefret, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılda birçok yenilgiler alıp askeri hâkimiyetini kaybetmesinden sonra dahi devam etti. Batı, 1699’da Karlofça’da Osmanlı’ya baskıyla yaptırılan utanç verici barış anlaşmasından sonra, Müslümanları tehlike olarak görmemeye başladı. Daha önemlisi batı Müslümanlara ve kültürlerine karşı saygınlığını da kaybetti.

Bundan dolayı 1699 Müslüman-Batı ilişkilerinde, bir dönüm noktasıdır: Osmanlı’nın şartlı teslimi, Müslümanların batı karşısında yenilgilerini ve aşağılanmalarını beraberinde getirdi. İslam aleminin büyük bir bölümünde ticari, siyasi, mali ve dini konulara nüfuz etmeye başlayan Batı emperyalizmi, 19. yüzyıldan başlayarak açıkça veya dolaylı olarak tüm İslam alemine hükmetmeye başladı. Hatta Osmanlılardan ayrı ve Avrupa ile coğrafik bağlantısı olmayan iki imparatorluk;  Moğol Hint ve Fars Devletleri de Batı hegemonyasının kurbanları oldular.

19.ve 20. yıllarda Müslüman-Batı ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı ve bu sayfa üzerindeki konu hala işlenmeye devam ediyor. Bu, hâkimiyetini askeri, siyasi, ideolojik, teknolojik, ekonomik ve kültürel olarak ortaya koyan Batı’nın devam eden küresel gelişimidir.Batı emperyalizmi ve onun bir dalı olan eski komünist sistem, kurduğu geniş ağla, dünya küresinin büyük bir kısmını nüfuzu altına aldı. Tüm Müslüman ülkeler bundan etkilendiler, hatta bağımsız kalmayı başaran bazı ülkeler bile bundan nasiplerini aldılar.


[1] İncil, (Kral Jamas’a ait baskı) Matt, 7:20

[2] Zümer süresi, 39:53

[3] Batılı yazarların, dengeli ve eleştirel bir yaklaşımları için John L. Esposito’nun “The Islamic Threat: Myth or Reality?, Fred Halliday’ın “ Islam and The Myth of Confrontation: Religion and Politics in the Middle East” adlı kitaplarına baş  vurulabilinir.

[4]

[5] Eskiden ve modern zamanda İslam’ın, Kuzey Amerika dahil olmak üzere Batıda ki gelişen imajı konusuna ilgi duyan okurların aşağıda adı geçen kitaplara ve biyografi çalışmalara baş vurabilirler: Edward W. Said’in “Oryantalizm” ve  “Culture and Imperialism” adlı kitabları. Rana Kabbani’in “Europe’s Myth of Orient” adlı kitabı. Maxime Rodinson’un “The Western Image an Western Studies of Islam” adlı kitabı.

[6] Bakara süresi, 2:256

[7] Tanrının kendisini insan şeklinde Hz. İsa’da (as) tecelli etmesi (ç)

[8] Üç ilâh inancı (baba, oğul, kutsal ruh) (ç)

[9] Hz. İsa’nın çarmıhta öldürülmesi (ç)

[10] Hz. İsa’nın, insanların af olunması için kendisini feda etmesi  (ç)

[11] Arnold Toynbee, “Islam and The West”, in The World and The West  (London:1953)  s.18-19

[12] İslam’a ve Peygamber (sav)’e eleştirilerin mimarı, Kilisenin önde gelenlerinden biri olarak Jahn of Damascus, Ümeyye Oğulları ve özelikle onun İslam’a karşı yazdığı yazılar için, Dahial J. Sahas’ın: John of Damascus: The “Heresy of the Ishmaelities” (Leidan:1972) adlı kitabına bak.

[13] R. M. Savory, “Christendom vs. Islam: 14 Centuries of International and Coexistence”  ve R. M. Savory’in “Introduction to Islamic Civilazition” (Londan, New York, Melbourne: 1976), s. 129.

 

 

 

İsmail İbrahim Nawwab/Dünya Bülteni

Google+ WhatsApp