Tarihi sorumluluk çerçevesinde bir durum değerlendirmesi

Tarihi sorumluluk çerçevesinde bir durum değerlendirmesi


Tarihi sorumluluk çerçevesinde bir durum değerlendirmesi

 

 

Siyaset yazmayayım diyorum, tarih yazılarına yoğunlaşayım, zira siyaset hızla değişen kısa ömürlü bir olgudur; gerçektir, ancak kalıcı değildir. Tarih yazıları ise uzun soluklu, kalıcı ve yönlendiricidir. Ayrıca da ihtisas alanımdır. 

Böyle düşünmeme rağmen her defasında bir mecburiyet, hatta mahkûmiyet yoluma çıkıyor, siyaset yazmak zorunda kalıyorum…

Şuna inanıyorum ki, “münevver” olmanın şartı, “muhalif” ya da “yandaş” olmak değil, hangi safta durursanız durun, hakperest uyarılar yapmaktır.

Çünkü hepimiz aynı gemideyiz ve hepimiz tarihe (geçmişe ve geleceğe) karşı sorumluyuz. İkaz görevimizi yapmamak sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. O zaman da varlık sebebimiz tartışılır.

Bizde bunlar pek (hattâ hiç) dikkate alınmaz. “Muvafıklar” çalakalem överken, “muhalifler” çalakalem söver! Her iki yaklaşım da “hastalıklı”dır! Ne yazana katkı verir, ne muhatap alınan siyasetçiye (ya da siyasi iktidarı) fayda sağlar. 

Hâlbuki en çok devleti yönetenlerin ikaza ihtiyacı var. Bulundukları makamı çepeçevre saran dalkavuklar kalesini aşıp göremediklerini göstermek, duyamadıklarını duyurmak münevverin görevidir.

“Padişah hocaları” işte tam da bu ihtiyaçtan doğmuş, padişahların en büyük yardımcıları olmuştur. Yeri geldiğinde susarak, yeri geldiğinde konuşarak, hatta zaman zaman bağırarak “ikaz” görevlerini yapmışlar, yöneten zümre ile yönetilenler arasında köprü olmuşlar, sessiz yığınların sesini devlete ulaştırmışlardır. 

Bu manzumeden olarak Zembilli Ali Efendi, Yavuz gibi öfkesi burnunda bir padişaha alışılmadık biçimde fermanını geri aldırmış, Ebussuud Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’ın Ayasofya vakıflarına ilişkin talimatını reddetmiştir.

Hoca Sadeddin Efendi,Haçova Meydanı’nı terk etmeye kalkışan Sultan III. Mehmed’in atının dizginine yapışıp savaş meydanını terk etmesini engellemiş, Haçova Savaşı bu sayede kazanılmıştır (1596).

Günümüzde bu çapta bir “hoca” yok. Tamam da Türkiye’yi yönetenleri “karınca kararınca” ikaz etmek gibi bir mükellefiyetimiz de yok mu?

Türkiye zor bir süreçten geçiyor. Böyle bir durumda bile “sınır ötesi harekât” gibi nice yapılmazları yapıyor. Ama bir de günlük hayat var: Pahalılık almış başını gidiyor (arabama iki kez aynı fiyattan yakıt koyamadım).

Sebze-meyve, kuru gıda fiyatları çok yüksek… Mevsimlik giyeceklerin yanına yaklaşılamıyor. Emekliler gerçekten de geçinemiyor. 

Dün denebilecek kadar yakın geçmişe kadar tarım ürünleri ve et ihraç eden Türkiye’nin toprakları giderek çölleşiyor. Köyden şehre yoğun göç sebebiyle köyler boşaldı, şehirler tıka basa doldu. İstanbul trafiği alınan tüm tedbirlere, yapılan tüm yatırımlara rağmen, hâlâ tıknefes: İstanbul’da bir yerden bir yere adım atılamıyor!  

Köylerde kendi toprağını işleyen kalmadı gibi bir şey: Araziler icarda. Israrla topraklarını işleyen çiftçilerin ise ürünü ya elde kalıyor ya da müşterisizlikten dolayı tarlada bırakılıyor ((bu yıl patates-domates-karpuz-kavun çürüdü)… 

Son zamanlarda bazı tedbirler uygulamaya konmasına rağmen, hayvancılık dibe vurmuş durumunu koruyor: Et zengin yiyeceği haline geldi. 

 “Saadet zinciri” oluşturan bazı uyanık “Tosuncuk”lar, çok para kazanma hırsıyla aklı bulanmış vatandaşları soyup Uruguay’a kaçıyor ve keyfine bakıyor. Milleti yüreğinden vurup bir şekilde yurtdışına kapağı atanlardan hesap sorulamıyor…

Türkiye’nin muhtelif bölgelerine 14 yılda 3 milyar 750 milyon, İstanbul’a ise 18 milyon 900 bin fidan dikilmesine rağmen, gökdelen bolluğundan ağaç gözükmüyor!

Bazı belediye başkanlarının durup dururken neden görevden alındığını, görevden alınma sebeplerinin “suç” oluşturup oluşturmadığını hâlâ bilmiyoruz.

Milli Eğitim ve kültür meselelerindeki yaya kalışa yer darlığından dolayı giremiyorum. Zaten malum: Yalan-yanlış tarih kitaplarına bile dokunulmuş değil!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp