Tanıdık gelen yabancı

Tanıdık gelen yabancı


“Neyi yaşamakta olduğumuzu anlamaya yetecek vakti bulamıyoruz bir türlü” dedi pencereden dışarıya bakan. “İşte yaşadığımız bu” dedi okuduğu kitaptan başını kaldırıp diğeri, “anlamaya yetecek yetecek vakti bir türlü bulamamak!”

Yaşadıklarının içinde kaybolmuş hissine kapılıyor insan çoğu zaman. Herkes değil elbet, böyle şeyleri kafalarına takanlar daha çok... Diğerleri, böyle şeyler hissetmiyorlar, yaşadıklarının içinde yitip gitmeyi çoktan içlerine sindirmiş onlar. Bundan bir çeşit memnuniyet duyduklarını bile söyleyebiliriz. Çoktan kaybolup gitmiş olmak, onları önlerine çıkacak yeni kayboluş ihtimallerinden kurtarıyor ne de olsa!

“Benim içimde de, daima var olacağını zannettiğim birçok şey oldu, onların yerini alan yenileri ise, o sırada tahmin edemeyeceğim yeni üzüntülere ve yeni mutluluklara yol açtılar; buna karşılık, eski üzüntülerimi ve mutluluklarımı da şimdi anlamakta güçlük çekiyorum” diyor Marcel Proust, ‘Swan’ların Tarafı’nda.

İnsanın kendine ‘kim’ olduğunu sormasına belki açıktan değil ama örtülü bir alaycılıkla yaklaşılıyor bugün. Oysa gelmiş geçmiş zamanlar boyunca kendi hakikatine giden yola ilk adımlarını bu soruyla attı insanlar. Kim olduğunu merak eden insan, kendiyle arasındaki yabancılığı gidermeye, ortadan kaldırmaya, kendiyle tanış olmaya çalışıyordu. Bu yabancılık, açıktan telaffuz edilmese de istenen, içten içe arzu edilen bir şey günümüzde. Kendini tanımaya vakit bulamayan insan, kendini kendinden uzakta tutacak meşgalelerle oyalayan insana doğru evriliyor hızla. Hayatlarımızda ‘anlam’ı olan şeylerin her geçen gün biraz daha mevzi kaybetmesinde, insanın kendine dair meraklarını günden güne terkediyor olmasının etkisi büyük... Yaşantılarımız, bir kimliğe ihtiyaç hissedilmeden sürdürülebilecek kurgularla uyumlu hale geldi, geliyor ister istemez zaman içinde. Sorsanız, kimliksiz bir hayat yaşadığı fikrini kabul eden çıkmayacaktır elbet; aksine, kimliğini bir kere daha bağıra haykıra beyan edecektir insanların hemen hepsi. Kavramlar, gürültülü biçimde dile vurduklarında kendilerini, pek bir şey ifade etmezler oysa, içlerini hayatla doldurmak icap eder anlamlı bir bütünlüğün ortaya çıkması için. Bu var mı peki? Olmuş olsaydı; fikirlerden, duygulardan, hissiyatlardan, algılayışlardan bu kadar çok gürültü çıkar mıydı? İnsanlar birbirleriyle olması gerektiği gibi konuşa konuşa anlaşabilselerdi, sürtüşe sürtüşe anlaşmaya çalışmalarına mahal kalır mıydı?

“Ben sizi sonuna kadar dinledim!” dedi şiddetle itiraz eden. “Nasıl olur, ben daha söyleyeceklerimi sonuna kadar söylemedim ki!” dedi diğeri şaşkınlıkla.

Bir de şunu düşünün; kendisinden daha hızlı dönmeye çalışan insanları görünce dünya ne hisseder?

“Bu bitmek bilmeyen sokak hüzünlü bir yara gibiydi, dibinde de biz, bizler, bir uçtan bir uca savrulan, bir acıdan ötekine, asla göremediğimiz sonuna doğru, dünyanın bütün sokaklarının sonuna doğru” diye yazmış Louis Ferdinand Celine, ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ kitabında.

Madem ki gidecek hiçbir yerin yok, o zaman sana bütün sokaklar çıkmaz sokak, hayat böyle!

“Çoğumuz için içine girdiğimiz hikayeler bir türlü gerektiği kadar gelişemediği için” dedi beyaz saçlı adam,”dramatik bir şekilde erken sonuçlara bağlanıyor ve orada öylece çürümeye başlıyor.”

Google+ WhatsApp