Tamamlanamayan

Tamamlanamayan


Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğümüz zamanlarda bile, hani ortada hiçbir şey yokken birileri bize güzel bir şeyler söylediğinde, şöyle bir geçerken göz ucuyla içimizde açan bir mine çiçeğinin farkına varıverdiğimizde, öyle eflatun, öyle ince, öyle dokunaklı, işte öyle bir anda bile, denizin gelip bizi bulduğu bir esintili öğle sonrasında, sessizliğin yumuşacık bir yorgan gibi gelip üstümüzü örtüverdiğinde, seslerin bütün hoyratlığını, bütün sertliğini gideriverdiğinde neredeyse, bir çocuk yüzü bütün çirkinlikleri örtüverdiğinde güleç aydınlığıyla, bir duygu, hissetmeyi sevdiğimiz bir şey kendini büyütüp büyütüp her şey oluverdiğinde, öyle kendiliğinden, sokuluverdiğimiz yamacına en azından bir kaç dakika... Bir şey hep eksik! Bir şeyler olan bitenden kendilerini bizim lehimize ayırdığında, bu başkalıklarını küçük çini kaselerde zarafetle bize sunduklarında bile... Bir şey hep eksik!

“Hiç bir şeyi tamamlayamıyorum sanki, ne yapsam değişmiyor bu!” dedi kederle az önce kapadığı gözlerini açarak, “Her şeyin hem bu kadar eksik kalabilmesi hem bu kadar fazla olabilmesi nasıl mümkün oluyor?”

“Kentler insanlarla dolu. Evler kiracılarla dolu. Oteller konuklarla dolu. Trenler yolcularla dolu. Kafeler müşterilerle dolu. Geziler gezinenlerle dolu. Ünlü doktorların muayenehaneleri hastalarla dolu. Gösteriler seyircilerle dolu. Plajlar denize girenlerle dolu. Eskiden sorun olmayan hiçbir şey, artık neredeyse her zaman sorun olmaya başlıyor. O da yer bulmak” diyor ‘Kitlelerin Ayaklanışı’ kitabında İspanyol düşünür Jose Ortega Y. Gasset.

Eksiklik duygusunu çok uzun zamanlar boyunca hissetmiş olanlar, hayatlarını neredeyse bu duyguyla geçirmiş, bu duyguyla yaşamış, bu duyguyla büyümüş olanlar kendilerini eksik hissettiren şeyin ne olduğunu tam olarak bilemeseler bile o eksikliğin bu dünyadaki bir şeyle kapanmayacağını biliyor. O eksik parçayla yaşamaya, kendilerini eksik hissettiren o şeye alışmaları, bu halleriyle barışmaları gerekiyor. Çünkü bu değiştirilemez bir şey... Belki o kadar da kötü bir şey de değil bu üstelik. Belki o eksik parça, bir türlü içlerinden çıkaramadıkları o eksiklik hissi, o içimizden hiç eksilmeyen sızı, kendini hiç hissettirmeden bizi tamamlayan şey aslında!

“Sanki avuçlarımda sürekli/ Yıkanmış, tabağa konmuş bir meyvenin ellenmişliği/ Ola ki makyajı bir oyuncunun karışmış gözyaşlarına/ Yeni kireçlenmiş bir duvarın kireci/ Avuçlarımda sürekli/ Bir su yılı denebilirdi üstünde durmuyorum/ Kalmışsa kalmıştır bir çomak gibi/ Kuru/ Artık kullanılmayan bir demiryolu/ Kararmış, kırık dökük/ Üstünde bir yük vagonu” diyor Edip Cansever bir şiirinde.

Suya atılan taş suyu birkaç saniye halka halka dalgalandıracak belki; ama hiç şüpheniz olmasın, göl her zaman dinginliğini yeniden kazanacak. Aslında göle atılan taş da bunu biliyor.

Bir de şunu düşünün; içinde bulunduğu her cümle üç nokta ile biten bir özne ne hisseder?

Hayatının son on yılını tamamen sağır olarak geçiren

Beethoven’in, sağırlığının sesleri duymasına engel olmadığını 9. Senfoni ispat ediyor. Hayatının ondan önceki kırk küsur yılında kaçıp içine sığındığı sessizliklerin varlığının da aynı ölçüde farkında mıyız peki?

“Bitti sandığımız her şey” dedi beyaz saçlı adam, “tam orada yeniden başlıyor!”

Google+ WhatsApp