“Takva”dan “marka”ya...

“Takva”dan “marka”ya...


“Takva”dan “marka”ya...

 

 

Varlıklı dindarların bir kısmı “vicdan”la “cüzdan” arasında kalırken, bir kısmı da “takva” ile “marka” arasında kaldı…

İşin içinden çıkamıyoruz.

Eskiden böyle değildik: Müslüman hayatlar ebediyete dönüktü…

Dünya “ebedi” imiş gibi algılanmaz, “ahretin tarlası” olarak görülüp yaşanırdı…

Mü’minler bir birlerini “çıkar” için sevmez, “Allah için” severlerdi. 

İçimiz dışımız birdik: Müslümanın içten pazarlıkları, öteki gündemleri, gizli ajandaları yoktu. 

Müslüman göründüğü gibiydi: İçi başka, dışı başka dindara nadiren rastlanırdı.

Bir iş yapılmadan önce “günah mı, sevap mı” diye bakılır, ancak “sevap” olduğu kanaati hâsıl olduktan sonra “besmele” eşliğinde işe başlanırdı…

Müslüman zenginler “ehl-i dünya” denilen “tek dünyalılar”a (ahret inancı olmayanlara) özenmez, ne kıyafette, ne siyasette, ne sosyal ve ticarî hayatta onları taklit etmezdi.

Mükâfatı ve rahatı ebedi hayatta bekler, bu beklenti ile dünyanın “cazibedar fitneleri”ne karşı direnirlerdi.

Ebedi hayata yönelik beklentilerimiz mi kırıldı, yoksa kendimizi dünyanın cazibesine fazla mı kaptırdık bilmiyorum, bildiğim şu ki, git gide “tek dünyalılar”gibi yaşamaya başladık. 

Eskiden böyle yapmaz, salt kendimiz için yaşamazdık: Lüksümüz, tantanamız, “dünyacı” beklentilerimiz fazla yoktu. “Kıble istikameti”nde düşe-kalka yürür, istikametimizi bozmazdık.

“İsraf toplumu” değil, “infak (yardım) toplumu”yduk. Komşumuzun başı ağrısa yüreğimiz ağrır, o aç yatıyorsa tok uyumayı “insanlık ayıbı” sayardık. 

Bir mahallede birinin aç ve açıkta kalması demek, o mahallede yaşayan tüm zengin Müslümanların ayıplanması demekti. 

Kısacası, dünkü hayatımız inançlarımızla şekillenmişti. Bugünkü hayatımızı ise ihtiraslarımız belirliyor: Bizim de çoktan beri siyasal, sosyal, ekonomik ihtiraslarımız var. 

Çoğumuz “moda” tutkunu olduk. Beynimiz, ahlâkımız, becerimizle değil, kılık kıyafetimizle “farklı” olma hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı: Kefende “marka” aranmadığını bile bile elbisede “marka” arıyoruz. 

Yakında kefende de marka ararsak şaşırmayacağım!

Bizi vaktiyle “İslâmi moda” ile tanıştıranlar, yakında eminim “kefen modası”yla da tanıştırırlar!

Fena da olmaz hani! Ahrete o yılın modası bir kefenle gittiğimiz zaman, zebanilerin elinden belki yakayı kurtarırız!

Tabii “Rabbin kim?” yerine “modacın kim?” diye sorarlarsa…

Eski ölçüler çoktan değişti dostlar: Artık “takva” değil “marka” yaşıyoruz!

Komşumuz açken uyumuyoruz, çünkü aç kalma ihtimali olan komşuları geride bırakıp kendimiz gibi varlıklı dindarların ikamet buyurduğu etrafı yüksek duvarlarla çevrili sitelere, oradan da “residence”lara taşındık.

Girişte bekçiler var, öyle eskisi gibi çatkapı girilmez... 

Zaten kapılar da şifreli: İçeri hiçbir fakir, hiçbir satıcı, hiçbir eski komşu giremez!

Kimse kimseyle kolay kolay görüşemez, dertleşemez!

Tabii olarak bizi de stres götürüyor: Stres ve depresyon! Buhranlardayız!

“O nuru gönder İlahi, asırlar oldu, yeter/ Bunaldı milletin âfakı, bir sabah ister!” 

(Mehmed Âkif).

 

yeni akit

Google+ WhatsApp