Sürpriz ziyaretçiler

Sürpriz ziyaretçiler


Sürpriz ziyaretçiler

 

 

Hafta sonu, hamd olsun, yolum bir kez daha Kudüs’e düştü. Perşembeden pazara, bir yandan seyahatlerine eşlik ettiğim misafirlere dilim döndüğünce şehri anlatırken, diğer yandan mümkün olduğu kadar boş vakit oluşturup kendimle ve Kudüs’le baş başa kaldım. Her gidişimde başka bir şey keşfettiğim bu büyülü şehir, bu defa da bana aynı duyguyu hissettirdi:

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Ömrümün sonuna kadar sürekli Kudüs’e gitsem, Kudüs’te kaldığım süre zarfında da sürekli sokaklarını arşınlasam, Kudüs beni bir şekilde yine şaşırtmayı başaracak. Bilinmezlikleri, sürprizleri, bağrında sakladıkları o derece fazla, o derece çeşitli. Hatta şunu bile söyleyebilirim: Kudüs’ün çok iyi bildiğimi düşündüğüm köşeleri bile, her defasında başka bir sırrını fısıldıyor bana. Bu nedenle, “Kudüs’ü bildim, tanıdım” demek asla mümkün olmayacak, ölene kadar…

Az bir uykuyla, gece-gündüz köşe-bucak kolaçan ettiğim Kudüs’ü, bu defa oldukça sakin ve sessiz buldum. Tel Aviv David Ben Gurion Havaalanı’ndaki bıktırıcı ve bol beklemeli kontroller bile gevşemiş, tavsamış gibiydi. Şehrin kapılarında nöbet tutan işgalci İsrail askerleri, kendi hallerindeydi. İki-üç gün sonra genel seçimlerin düzenleneceği bir ülkede de değil gibiydik. Kudüs’ün bol gerilimli ve telaşlı nice zamanlarına şahit olduğum için, bu seferki sükûnet hali beni epey şaşırttı doğrusu. Benden çok, Kudüs’e ilk defa gelenler şaşırdı elbette. Dışarıdan bakınca, Kudüs’ü sürekli havada kurşunların vızıldadığı, duvarlarında her an Filistinlilerin şehit düştüğü, güvenliğin olmadığı bir savaş hattı biçiminde tasavvur edenlerin, böyle hissetmesi de zaten normaldi.

Kudüs’te beni şaşırtan bir diğer husus, Asya’dan ve bilhassa da Çin’den gelen Müslümanların yoğunluğuydu. Geçmiş seyahatlerimde Endonezya ve Malezya’dan Müslüman grupları bazen görürdüm, ancak Çin’den yaşanan insan akını ve bu sebeple otellerde görülen doluluk, “Bu ne şimdi?” dedirtecek seviyedeydi. İsrail-Çin ilişkilerindeki derinleşmeyi ve hızlı ilerlemeyi aklımıza getirdiğimizde, aslında sorunun cevabı da kendiliğinden karşımıza çıkıyordu: İki ülke arasında, “turizm anlaşması” yapıldığı, bu bağlamda özellikle Çin sınırları içindeki Müslümanların yoğun biçimde Kudüs’e yönlendirildiği anlaşılıyordu.

Arapçaya aşina olmayan, başlarındaki rehberin sözünden ve izinden ayrılmayan, Mescid-i Aksâ içinde bile kırmızı Çin bayrağı ve flamalarıyla dolaşan bu gruplar, Filistinli Müslümanlarla neredeyse hiç temas etmeden ve diyaloga girmeden, Kudüs’ten geçip gidiyordu. Kudüs’ü yalnızca “Peygamberimizin Mirac’a çıktığı yer” olarak algılayan ve ötesine kafa yormayan bir Müslüman tipi, herhalde İsrail’in arayıp da bulamadığı bir şeydi.

(Aynı şeye, yani Kudüs ziyaretlerini “manevî haz” mesabesine ve “sevap-metre”ye indirgeyen, daha fazlasıyla ilgilenmeyen ziyaretçi türüne, Türkiye’den giden bazı dinî gruplarda da sıklıkla rastlıyorum. “Neden Kudüs’e gitmeliyiz?” sorusunun günümüzdeki cevaplarına biraz daha odaklansak, herhalde yerinde olacak. Kudüs’e yalnızca “manevî haz nesnesi” muamelesini layık görmek, İsrail işgali olanca ağırlığıyla coğrafyaya çökmüşken, herhalde bu muazzam şehre yapılacak bir başka kötülüktür.)

Zeytin Dağı’nda ziyaret ettiğimiz bir kilisenin bahçesinde, Asyalıları gezdiren Asyalı bir grup rehberinin, eşlik ettiği insanlar heyecanla fotoğraf çekerken, İsrailli biriyle İbranice konuştuğuna da şahit oldum. Kudüs’ü Batılılara anlatan tur rehberlerinin Yahudilerden seçildiğini sıkça görüyordum, ama bu defa, “iyi yetiştirilmiş” yerli bir rehber görmek, bir başka şaşkınlığım oldu. Kudüs ziyaretlerinde İsrail’in bazı rehberlere neden ısrarla sıkıntı çıkardığını, havaalanlarında saatlerce bekletip yıldırma politikası güttüğünü, hatta bazılarını sınır dışı edip yıllarca ülkeye giriş yasağı koyduğunu daha iyi anlamak mümkündü, bu örneğe bakarak. “Makbul ziyaretçi tipi”nin yanında “makbul rehber tipi” de vardı çünkü.

Kudüs sokaklarında ve Mescid-i Aksâ’da Çinli Müslümanları izlerken, birden, çarpıcı bir kıyas zihnimi adeta yıldırım gibi aydınlattı:

İsrail’in kendi yönetimi ve kontrolü altındaki Müslümanlara yönelik politikasıyla, Çin’in kendi yönetimi ve kontrolü altındaki Müslümanlara yönelik politikası adeta ikiz gibiydi. İsrail sınırları içindeki Müslümanlarla işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs (ve elbette ablukada tutulan Gazze) Müslümanları bambaşka şartlara sahipti. İsrail bir taraftakilere —sınırsız derecede olmasa da— özgürlük ve vatandaşlık haklarını sunarken, diğer tarafa olanca gücü ve ağırlığıyla yükleniyordu. Aynı şekilde Çin de, kendi toprakları içinde yaşayan Müslüman azınlığa nispî bir özgürlük ve refah sunarken, Doğu Türkistan’daki Müslümanları “eğitim kampları” türünden asimilasyon politikalarıyla ve kaba kuvvetle “adam” etmeye çalışıyordu. İki devletin de dünyaya verdiği mesaj aynıydı aslında: “Bizim derdimiz Müslümanlarla veya İslâm’la değil. Bakın, şu taraftakiler gayet özgür ve rahat. Diğer tarafa yönelik politikamız ise, onların terörist eylemlerinden dolayı. İkisini birbirine karıştırmayın.”

Dedim ya, her ziyaretimde Kudüs bana bambaşka şeyler anlatıyor, öğretiyor. Bu defa da, payıma düşen onlarca şeyden biri, belki de birincisi, Çinli Müslümanların Kudüs ziyaretinin bana hatırlattıkları oldu. Kendim, kendimiz ve İslâm dünyası adına dersler çıkararak…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp