Sultan Abdülhamid ve Mehmed Âkif

Sultan Abdülhamid ve Mehmed Âkif


Sultan Abdülhamid ve Mehmed Âkif

 

 

Dar-ı Cinan’a irtihalinin 83. yıldönümü münasebetiyle, şehir şehir dolaşıp Mehmed Âkif merhumu anlatmaya çalışıyorum.

Çünkü onun tefekkür dünyasına, sunum tarzına, şiir kudretine, en çok da ahlâkına, vicdanına, mertliğine, insanlığına ihtiyacımız var…

Âkif demek salt şiir ve san’at demek değil, Âkif demek, öncelikle sapasağlam bir iman demektir, ahlâk demektir, onun “Asım’ın nesli” olarak özetlediği “model insan”a ihtiyacımızı vurgulamak demektir…

Binaenaleyh, Âkif’i konuşmak, ihtiyacımız olan “insan”a ulaşmak için adımlar atmaktır. Çünkü Âkif, “insan”ı “Ahsen-i takvim” sırrıyla hayatın merkezi sayan ve “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” anlayışını hayat felsefesi yapan idrakin,aşiretten devlet çıkaran “inşa”nın, “İ’lâ-yı kelimetullah”a kendini adayan “ihya”nın ürünüdür…

Böyle olmakla birlikte, bizim dindar camianın bir kısmı, Sultan II. Abdülhamid taraftarlığı sebebiyle Âkif’i eleştiriyor. “Eleştiri” kelimesi hafif kalır, âdeta yerle bir ediyor!

Abdülhamid taraftarlığı öylesine abartıldı ki, rahmetli Necip Fazıl’ın, insafsız ve vicdansız saldırılara karşı çıkma adına geliştirdiği “Ulu Hakan-Cennetmekân” şeklindeki tanımlamalarının da ötesine geçip, o dönemde Abdülhamid Han aleyhtarlığı yapan herkese, neredeyse “kâfir” damgası vuruluyor.

Mehmed Âkif de bu “ifratçı” yaklaşımlardan nasibini aldı ve İstiklâl Marşı şairimiz, büyük meziyetlerine, ilmine, irfanına, imanına, faziletine, gayretine, vatanseverliğine rağmen, “kötü adam” oluverdi.

Hak ve hakikat adına önce şunu söylemem lâzım: Sultan II. Abdülhamid dönemini yaşayan dindar yazarların hemen hemen hepsi Abdülhamid muhalifidir. Kimi Batıcı, kimi Türkçü, kimi Kürtçü, kimi Sosyalist, kimi Müslüman, kimi Hıristiyan ve Yahudi aydınların ittifak ettiği tek nokta da Sultan Abdülhamid’e muhalefettir. Bu her yönden esen sert muhalefet rüzgârının en açık sebebi ise “zaruri istibdat”tır! Bunun dayanağı da Sultan Abdülhamid’in ilân ettiği Meşrutiyeti askıya alması ve seçimle belirlenen “Meclis-i Meb’usan”ı dağıtarak tüm dizginleri eline almasıdır.

Padişaha devlet, mütefekkire hürriyet lâzım. Bir bakıma kaçınılmaz olan bu çatışmayı abartıp “taraf” olmak Müslümana yakışmaz.

Kaldı ki, her döneme kendi şartlarından bakılır. Her şey olup bittikten, geçmişte yaşananlar tüm sonuçlarıyla birlikte ortaya çıktıktan sonra, hüküm vermek kolaydır, ancak süreç yaşanırken, sürecin sonuçlarını görmek neredeyse imkânsızdır.

Üstelik içeriden ve dışarıdan büyük bir maharetle yürütülen kampanyalar, algı operasyonları, yalan haberler, “Abdülhamid giderse Türkiye kurtulur” inancını güçlendirmektedir. Öyle bir hava ki, Abdülhamid’e taraf olmak, baskıya, şiddette, istibdada taraf olmak, hatta “vatana ihanet” etmek anlamı kazanmıştır.

Sultan Abdülhamid’in bazı zaruri uygulamaları da maalesef bu tür ithamları beslemiştir. Sürekli, etkili ve yaygın algı operasyonları sayesinde kafalar karışmış, fikirler hercümerc, istikamet tepetakla olmuştur. O dönemde Sultan Abdülhamid’e muhalefet, “istibdada muhalefet” ve “hürriyete taraf” olma anlamı kazanmıştır. Seçim “istibdat” ve “hürriyet” arasındadır. Yazarlar, mütefekkirler, şairler tabii olarak “hürriyet”i seçmiştir.

Âkif bunlardan sadece biridir. Önünde Namık Kemal, Ziya Paşa gibi “vatansever”ler, yanında Bediüzzaman, Süleyman Nazif, Rıza Nur, Ahmet İzzet Paşa (sadrazamlık yapmıştır) gibi mütefekkirler ve siyasetçiler vardır. 

Dedik ya, yazarlara, düşünürlere “hürriyet”, Padişah’a “devlet” lâzım! Bu mânâda herkes kendi konumunun gereğini yapmış demektir. Bize düşen iki tarafı da anlamaya çalışmak olmalıdır.

Öte yandan; bu isimlerin çoğu İttihad ve Terakki iktidarı ve sonrasını yaşarken, gerçek “istibdat”la tanışacak, Rıza Nur, “Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı? Hiç… Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor” diyecek; 

Ahmed İzzet Paşa, “Şöhret bulduğu derece zalim ve kahredici olmadı… Kimsenin hayatına, rızkına, istikbaline kastı yoktu. Saltanat zamanında işitilen isnadlar, Meşrutiyet’te hiçbir zorlukla karşılaşmadan yapılan araştırma ve soruşturmalar ile doğrulanamadı” görüşüne gelecek; 

Süleyman Nazif, “Hasret olduk eski istibdâda biz” diyerek, Abdülhamid özlemini dile getirecek;

Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’i, “Şefkatli Sultan- Veli Sultan” diye yâd ederken, Mehmed Âkif Ersoy, Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş/ Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş” diyecektir.

Bu milletin Sultan II. Abdülhamid’i anlamaya ihtiyacı olduğu kadar, dindar muhaliflerini anlamaya ve bu bağlamda tarihten ders/ibret almaya da ihtiyacı var. 

 

yeni akit

Google+ WhatsApp