Sudan’ı izlerken

Sudan’ı izlerken

Mısır’da Hüsnü Mübarek devrildiğinde, Ortadoğu’da (ve bütün dünyada) ölçüsüz bir iyimserlik havası esmişti. Artık diktatör yoktu, Mısır çok daha iyi bir noktaya doğru ilerleyecekti. Özgür seçimler yapılacak, ülkeye demokrasi gelecekti. Üstelik ordu da halkın t

Sudan’ı izlerken

 

Mısır’da Hüsnü Mübarek devrildiğinde, Ortadoğu’da (ve bütün dünyada) ölçüsüz bir iyimserlik havası esmişti. Artık diktatör yoktu, Mısır çok daha iyi bir noktaya doğru ilerleyecekti. Özgür seçimler yapılacak, ülkeye demokrasi gelecekti. Üstelik ordu da halkın taleplerine boyun eğiyordu, tamamen sivil idareye geçilecekti. Mübarek’ten sonra yönetimi devralan Yüksek Askeri Konsey’in, Mısır’ı uzun süre kontrol etmek gibi bir amacı yoktu. Tahrir Meydanı’nda toplanan devrimciler, istediklerine kavuşmuşlardı. Devrim, netice ulaşmıştı. İlâ âhirî…

O günlerin sıcaklığı ve telaşı içerisinde, çok az kişi, yaşananın aslında ordunun ustaca yönlendirdiği bir süreç olduğunu görebilmişti. Mısır siyaset sahnesinin perde arkasındaki gerçek aktörü olan ordu, insanların 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarına yönelik öfkesini meydanlarda dile getirmesine fırsat vermiş, ardından Mübarek’i tereyağından kıl çeker gibi iktidardan indirerek muhtemel halefi olan oğlu Cemal’den de böylece kurtulmuş, halkın ancak yarısının katıldığı seçimlerle Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) iktidara gelişine fırsat vermiş, İhvân’ın yönetimde olduğu kısa süre boyunca elindeki bütün imkânları Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’ye karşı kullanmış, nihayet “İhvân bu işi beceremiyor” fikrini kitlelere benimsetmeyi başarmış, sonunda da “kurtarıcı” olarak yeniden ortaya çıkarak, bütün ağırlığıyla Mısır’ın üzerine çökmüştü. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) darbeye destekleri aşikârdı. Ancak onlar olmasaydı da, Mısır ordusu bu süreci sonuna kadar götürebilecek kudrete sahipti. Mısır içindeki siyasî, ekonomik, dinî ve sosyal dengeler, ordunun on yıllardır verdiği yoğun emek sonucunda meydana gelmişti.

“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin etkisi altına aldığı diğer bölgelerde de, dış müdahalelerle birlikte, aslında ülkelerin kendi iç dengeleri sonucu belirlemişti. Hiçbir ülkede, aktivistlerin ve idealistlerin peşinde koştuğu o “demokratik süreç” için şartlar henüz hazır olmadığından, dışarıdan ‘kaktırma’ usulüyle düzenlenen kampanyalar, mevcut durumun sadece daha da kötüleşmesine yol açmıştı. Böylece meşru ve makul taleplerle başlayan halk ayaklanmaları, kısa süre içinde istihbarat oyunlarının karanlık koridorlarında yitip gitmişti.

Belki bu noktada, “Arap Baharı”ndan alınacak derslerden birincisi şuydu: “Değişim” veya “devrim” denilen efsunlu netice, sokak gösterileri veya sloganlarla değil, on yıllara yayılmış, istikrarlı ve ısrarlı çalışmaların sonunda elde ediliyordu. “Arap Baharı”na sahne olan ülkelerdeki hareketlenmenin lider kadrosunun veya somut programlarının bulunmayışı, süreçleri dış müdahale ve manipülasyona açık hale getiriyordu. Halk yığınları -haklı olarak- baskılardan ve problemlerden şikâyet ediyordu, ancak bu düğümlerin nasıl çözüleceği noktasında gerçek anlamda bir kaos yaşanıyordu. Meydanlarda sesini yükselten ve hatta can veren insanlar, bu nedenle neticeye etki edemiyor, sadece “istatistiksel bir unsur” olarak kayda geçiriliyordu. Sonuç ise, çoğu kez, tüm bu karmaşayı dikkatle takip eden muktedir mihrakların elinde şekilleniyordu.

“Devrim”leri dışarıdan alkışlarken, ülkelerin iç dinamiklerini ve dengelerini hesaba katmamanın ne büyük yanlış anlamalara ve hamlelere sebebiyet verebileceği de, İslâm dünyasının tamamının alması gereken bir diğer dersti. Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de… “Arap Baharı”nın etki ettiği bütün ülkelerde bu durumun çok çeşitli örnekleri binlerce kez yaşanmıştı çünkü.

***

Sudan’da Devlet Başkanı Ömer Beşir’in -30 yıllık bir iktidarın ardından- 11 Nisan 2019’da devrilişini ve sonrasında yaşanan gelişmeleri izlerken, can sıkıcı bir “Mısır dejavusu” hissetmemek imkânsız. Yine lidersiz ve programsız bir halk ayaklanması, yine “halkın şikâyetlerine duyarlı” bir ordu, yine sivil yönetime geçiş sözleri, yine oyalama ve oyalanmalar… Ve yine Suudi Arabistan ve BAE faktörü.

Sudan’ın yakın tarihine baktığımızda, aslında ülkenin fotoğrafını da görüyoruz: Ordunun içinde yer almadığı hiçbir denklem, Sudan’da kalıcı olmamış. Tıpkı Mısır gibi, Sudan’da da ordu ülkenin perde arkasındaki sahibi ve başrol oyuncusu. O halde Sudan şartlarında “saf ve sivil bir demokrasi” hayalini kurmak ve buna yatırım yapmak, vakit ve ümit israfından başka bir şey olmayacaktır. Meydanlarda aylardır haykıran Sudanlı gençler bu durumun ne kadar farkında bilinmez, ama Sudan’a dair siyaset geliştirirken, kâğıdın üzerine ve listenin başına ilk önce ordunun adını yazmak şart. Tıpkı -Mısır dışında- Cezayir ve Pakistan’da da olduğu gibi…

***

5 Mart 2016’da vefat eden Sudanlı düşünür ve siyasetçi Hasan Turâbî, İslâm dünyasının son yüzyılda yetiştirdiği önemli isimlerden biriydi. Ancak ülkesinin içinde bulunduğu kaygan zemin ve oynak şartlar nedeniyle, Turâbî, “vaziyete uyum sağlama adına” o kadar çok değişim ve dönüşüm geçirmişti ki, “pragmatist”, “oportünist”, “eyyamcı” gibi vasıflarla tanımlanmaktan kurtulamadı. Oysa, yapmaya çalıştığı şey, rahmetli Âkif Emre’nin tabiriyle “yaşadığı toplumun sosyolojik şartlarına karşılık gelecek bir siyasi çizgiyi yakalama” çabasıydı.

Sudan şu anda Hasan Turâbî ve benzerlerinin çabalarından mahrum, meçhul bir geleceğe doğru yelken açmış durumda. Belki Sudan’la birlikte bütün İslâm dünyasının cevabını araması gereken esas soru şu: Temel meselelerimize, her türlü angajmandan uzak bir biçimde kafa yoran düşünürlerimiz ve ilim adamlarımız hâlâ var mı? Mevcutlar, sınavlarını ciddiyetle verebiliyorlar mı?

 

 

 

Taha Kılınç/Yeni Şafak

Google+ WhatsApp