Suç ve Suçlu Aramak

Suç ve Suçlu Aramak

Suç; yazılı ve yazılı olmayan kural, kaide ve teamülleri ihlal etme, aykırı davranma eylemine verilen addır. Birden fazla insanın bir arada yaşadığı yerde, düzenin, intizamın ve asayişin sağlanabilmesi için mutlaka kural ve kaidelerin olması gerekir. Çünkü insanlar toplu halde

Suç ve Suçlu Aramak

 

Suç; yazılı ve yazılı olmayan kural, kaide ve teamülleri ihlal etme, aykırı davranma eylemine verilen addır.

Birden fazla insanın bir arada yaşadığı yerde, düzenin, intizamın ve asayişin sağlanabilmesi için mutlaka kural ve kaidelerin olması gerekir. Çünkü insanlar toplu halde yaşadıklarından dolayı bir birlerinin hakkına tecavüz etmemek için buna ihtiyaç duyarlar. Dolaysıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, insan var olduğu ilk günden bugüne kadar asla kuralsız yaşamamıştır; bu kuralları bazen insanlar kendileri belirlerken bazen de ilahi kaynaklı olmuştur. Her kim belirlerse belirlesin bunların ihlali normal karşılanmamış, bu cürmü işleyen suçlu addedilerek cezai müeyyide uygulanıştır. Esas itibariyle hayatta kuralsız hiçbir şey yoktur, her şey bir kurallar düzeni içerisinde devinmektedir. Hatta, kainatta eşyaya konulmuş kurallar olmasaydı düzen sağlanmaz kaos olur, hiçbir şey yerli yerinde olmazdı. ‘Eğer güneş kuralsız hareket etseydi her şey altüst olur, mevsimler bir birine girer, hayat diye bir şey kalmazdı.’ Düzen için kurallar gereklidir. İnsan dışındaki her varlık kendisine belirlenen kurallara (Sünnetullah) itirazsız uymaktadır. Bir tek insan kendisine verilen irade sayesinde serbest bırakılmış imtihana tabi bundan dolayı kural koy(ul)duğu gibi, kuralı da çiğneyicidir de! Çiğnenen kurallar belirlenen yasalar çerçevesinde mahkeme edilip cezai müeyyide uygulanırken, yasalardan kaçan cezaya çarptırılamayanlar vicdan polisinden kaçamamaktadır. Bu insanların yapmakla yükümlü olduğu ödevlerini yerine getirmemeleri sonucunda oluşan suçluluk psikozdur, bu adliyelerde pek yargılanmaz ama onu da vicdan mahkemesinin yargıcı rahat bırakmaz…

Bu realite böyle olmakla birlikte insan genellikle işlemiş olduğu suçu pek kabullenmez, mutlaka bir mazeret üreterek müsebbib olarak bir şeyleri gösterip, suçu bir başkasına yıkmaya çalışır, bu davranışı suçsuzluğunu ispata çalışması, müeyyideden kurtulmak ve vicdanını rahatlatmak istemesindendir. Diğer yandan da şeytanın adımlarını takip ettiğinin farkında olmadan onun izinden gider. O (iblis) bu mantığı ilk kullanandır. Allah’ın secde (kabullenme) emrine kibirlenerek isyan eden iblisin (Bakara 34) suçu bir başkasına atması kendini masum kılmamış, daha da azgınlaştırmıştır. İblisin suç karşısında takındığı bu mantığın, üzülerek insanlar arasında çok yaygın olduğunu görüyoruz. Kimse suça sahip çıkmıyor/çıkmak da istemiyor, herkes bir şekilde birilerini suçluyor; hocalara göre cemaat, cemaate göre hocalar, babalara göre evlat, evlada göre babalar, amire göre memur, memura göre amir, kocaya göre hanım, hanıma göre koca, devlete göre halk, halka göre devlet suçlu. Türklere göre Araplar, Araplara göre Arap olmayanlar. Şia’ya göre Sünniler, Sünnilere göre ise Şia suçlu. Cemaatlere göre ise tüm ümmet suçlu… Ortada bir suç var ve buna kimse sahip çıkmadığı gibi, bu suçtan dolayı da kişiler birbirini suçluyor, kendini temize çıkarıyor, suçu bir başkasına atıyorsa işte bu şeytan mantığıdır… İşin garibi bu mantığı öylesine içselleştirmişiz ki, hayatımızın her alanına sirayet etmiş durumda, nerede bir yanlış, bir hata var ise orada mutlaka bir suçlu da vardır!

Peki o suçlu kim?

Suçu başkasına atmak, sorumluluktan kaçmaktır, bir başkasını ötekileştirmedir, geçici olarak rahatlamaktır. Bu insanı zalim yaptığı gibi, yalancı ve müfteri de yapar. Suçlu arayan da mutlaka suçlayacağı birini bulup kendisini temize çıkarmaya çalışır. Hatta avazı çıktığı kadar bağırır; ‘yüksek sesle savunuda bulunmak suçluluk psikolojisinin göstergesidir’ denilmektedir. Oysa ki; suçu kabullenmek “ben suçluyum” demek; yapılan yanlışın farkına varmaktır, yanlış konusunda çözüm üretmektir, karşımızdakine ‘bende suçluyum’ diyebilme fırsatını vermektir, zafiyetlerden kurtulmaktır, vicdanın sesine kulak vermek ve iç dinginliğiyle esas suçlunun kim olduğunu bilene yönelip tövbe kapısını aralamaktır… Ceddimiz Adem (as) gibi; “Dediler ki: ‘Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.” (Araf 23)

Bu mantık dışında birde insanları böyle davranmaya iten nedenlerden biride; düzenin, intizamın ve adaletin olmadığı. Haksızlığın kol gezdiği adalet sisteminin işlemediği ortamlarda, herkes bir şekilde kendi adaletiyle hak talebinde bulunuyor ise orada düzenin olmadığı bir kaos ortamı var demektir. O ortamda ister istemez işlenen/yapılan şeyler birilerine göre hak talebi iken, bir başkasına göre suç sayılacak, bundan dolayı insanlar birbirlerini suçlayacaklardır…

Birey olarak işlenen suçların yanında bir de toplum olarak yapılması gereken ödev ve sorumluluklar vardır. Bunlar yerine getirilmediği taktirde toplumun tamamı bu suça ortaktırlar; zulme karşı çıkmamak, İnandığı değerler muvacehesince organize olmamak, İslam’ın haram/helal saydığı şeylerin yerine getirilmesinde tüm müminler sorumludur, iyiliğin emredilmesi, kötülüğün yasaklanması gibi.

Bu konuya örnek olması açısından bizim eğri kılıç diye bir söylemimiz var: Bir gün halife Ömer hutbesinde şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar, ben hata yapar, eğilirsem ne yaparsınız?” mescitte bulunan bir sahabe ayağa kalkar, “seni bu eğri kılıçlarımızla düzeltiriz” der. Bunun üzerine de Ömer şöyle dua eder: “Allah’ım, Sana hamdolsun. Ömer eğrildiği zaman, bu cemaat içinde onu düzeltecek kişiler var.”

Bugün, eğri kılıçları kınlarında duran, elleri ona hiç uzanmayanlar, sorumluluğu (liderlerine, abilerine, hocalarına… karşı) yerine getirmeyenler de suçludur.

Bir toplumda yapılması gerekenler yapılmıyor, suç sayılan şeyler işlendiğinde insanlar seslerini çıkarmayıp, yüzünü başka yana çevirip görmemezlikten gelerek, ‘bana ne’ diyorsa günden güne suçlular çoğalacak demektir. Yok eğer suça engel olan birileri var ise o toplumda suç işleme oranı düşecektir. İslam’ın öngördüğü toplum buna en güzel örnektir. Çünkü bu toplumunda suçun/münkerin işlenmesine engel olmak müminler üzerine farzdır; “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileri (dostları, destekçileri) dir; iyiyi emrederler, kötülükten sakındırırlar, namazı kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve elçisine itaat ederler…” (Tevbe, 71) “Ey iman edenler! İyilik ve takvada yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Maide, 2) Allah Resulüne atfedilen bir sözde de; “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” ( Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17)

Diğer yandan az bir topluluğun yerine getirmesiyle birlikte diğerlerinden sorumluluğu düşüren ödevler de vardır; farz-ı kifayeler bu çerçevede değerlendirilmelidir. (Cenaze namazı, Müminlerin arasını düzeltmek, Müminlere için elzem olan bir ihtiyacın bir kısım Müslümanlar tarafından yerine getirilmesi gereken şeylerdir, hilalin gözetlenmesi vs.)

İslam toplumu, hatada ısrar etme davranış bozukluğu hastalığına yakalanmış gibi, tedavisinin yazılı olduğu elindeki reçeteye bakıp sürekli okumakta ama talimatlara uymamakta, bundan dolayı meydana gelen aksaklık, yanlış, hata ve suçların sorumlusunu hep bir başkasına yüklemekte, suçluyu hep dışarıda arama gibi bir hastalığımız var; suçlu Avrupa’dır/ABD‘dir/İngiltere’dir/İsrail’dir. Yetmedi mi? Bunların maşaları olan başımızdaki işbirlikçileridir, küresel emperyalizmdir ve bunların dostu olan şeytandır. Hele birde olup bitenlere kaderci bir mantıkla bakıp da “bunların hepsi taktiri ilahidir, boyun eğip kadere teslim olmamız gerekir,” diyerek adeta suçu Allah’a yükleriz de kendimize hiç toz kondurmayız.

Şunu aklı selim olan herkes kabul eder; ortada bir suç var ise, o suçu irtikap eden(ler) de vardır. Yukarıda saydığımız şeytan ve dostları suçlu doğru. Ama bir doğru daha var ki; onlar kadar bizler de (Müslümanlar) suçluyuz, hatta suçun %90’nı bize ait dense abartmış olmayız. Herkes kendi üzerine düşeni (zalim, zalimliğini) yapmakta, ama bizler sorumluluklarımızı bilmiyor, bu bilgisizliğimizden dolayı onları yerine getirmediğimizin farkında bile değiliz.! Bundan dolayı suçluyuz.

O yerine getirmediğimiz sorumluluklarımızdan bir kısmına değinirsek, gerisi anlaşılacaktır.

1.Dinimizi kaynağın (Kur’an) dan öğrenmedik. 2. Tevhidi ilke edinip hayatımızı O’na göre tanzim etmedik. 3. O’nun (Allah’ın) istediği gibi organize bir topluluk/cemaat/ümmet (devlet) olamadık. 4. Kendi kendimize bir ‘din’ uydurduk. O’na (Allah’a) da onu tasdik ettirmeye çalıştık. 5. Allah elçilerini örnek almadık; cömertliklerini, fedakarlıklarını, sabır/sebatlarını, tavizsizliklerini, azimlerini, cesaretlerini… 6. İslam’ın kardeşliğini terk ettik. 7. Müminlere şedit, Kafirler karşısında zelil olduk. 8. Şeref ve izzeti başka yerlerde aradık. 9. Dünyayı önceleyip ahireti terk ettik. 10. Mezhebimizi, meşrebimizi, gurubumuzu, cemaatimizi dinimizin önüne geçirdik. 11. Allah’ı gereği üzere taktir edemedik, güvenip, dayanmadık ve Ondan korkmadık. 12. Allah ‘vahdet olun’ dedi, biz parça parça parçalara bölünüp hizipleştik. 13. Allah, “dini yeryüzüne hakim kılın” dedi. Biz yan gelip yattık…

Velhasıl kelam bunca suçu işledik. Ama yapmamız gerekeni yine de yapmadık.

Oysa yapmamız gereken; ‘biz nerede hata yapıyoruz, neden bu haldeyiz, buradan nasıl kurtuluruz, bu işte benim/bizim ne kadar payımız var’ diyerek, içe dönük hesaplaşma yapmadık, oysa yapmalıydık.

Bu yozlaşma, çürüme ve kokuşmada bizim/benim payım(ız) nedir?

Bu soruyu muhatap kabul edip, bu benim ataletim, benim tembelliğim, benim fedakarsızlığım, benim korkaklığım, benim acziyetim, benim bilgisizliğim, benim cimriliğim, benim, benim, benim… ve ben ‘kendime zulmettim’ diyebilen, hatada iblis gibi (Sad 76) inatla ısrar edip ayak diretmeyen, Adem gibi, Yunus gibi, Musa gibi “ ‘Rabbim, gerçekten, kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla.’ Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Kasa16, Araf 23, Enbiya 87) Hatasını kabul eden, eleştirildiği zaman kendini düzelten, ‘ben sorumluyum ve ben yoksam hiç kimse yoktur’ diyen, düştüğü yerden kalkıp küfrü ve zulüm bataklığını kurutma adına mücadeleye başlayacak ve fitnenin sonunu getirecek. Hatasında ısrar etmeyen yiğit mümin erlerin işi bu…

Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için Allah elçilerinin yolunu, yöntemini takip eden, tavizsiz, ilkeli, gayretkeş, yiğit ve cesur öncüler eliyle yapıldığında Allah’ın izniyle bu din yeryüzüne elbette hakim olacak, küfre galebe çalacaktır. O zaman mazlumların kanı/gözyaşı dinecek, küresel enperyalistler böylesine hoyratça yeryüzünü talan edemeyecekler. Ama yok ‘biz Allah elçilerinin yaptığı gibi yapamayız; onlar gibi hatamızı kabul edemeyiz, zamanımızı ve malımızı Allah yoluna veremeyiz, fedakarlık yapamayız, sabır/sebat ile gayret edemeyiz, İslam’ın devlet olması için de çalışamayız! Biz ancak ellerimizi açar dua ederiz’ diyorsak/diyorsanız, bilelim ki, Allah sahtekar ve ikiyüzlülerin yaptığı duaları kabul etmemektedir. Çünkü sünnetullah gereği, bir işte yapılması gerekenler yapılıp yerine getirilmeden tevekkül boşadır… Vesselam

 

MUHAMMED CELİL

İKTİBAS ÇİZGİSİ

Google+ WhatsApp