Sözün maksadını anlamak sözü anlamaktır

Sözün maksadını anlamak sözü anlamaktır


Ali Güngörmüş/Manisa

Allah’ın selamı üzerinize olsun!

Kur’an okumalarımda karşılaştığım bazı sorunlarım oluyor. Bunları sizlerle paylaşarak doğru bir anlayışa ulaşmak istiyorum. Bu konuda göstermiş olduğunuz gayrete ve vermiş olduğunuz emeğe şimdiden teşekkür ediyorum.

Soru: Hz. İbrahim(as)’ın kavmi ile olan mücadelesini anlatan Enam suresinin 74. Ayetinden itibaren anlatılan olayı açıklar mısınız? Allah’ın elçisi önce yıldıza, sonra aya ve güneşe mi inanıyor?

Cevap: İbrahim (as)’ın tebliğ sürecini anlatan bu ayetleri doğru anlamak için; Elçilik göreviyle alakalı doğru bir bilgiye sahip olmamız gerekmektedir. Bilmeliyiz ki hiçbir elçi Allah tarafından vahiyle görevlendirilmeden halkın önüne çıkıp  “ben Allah’ın elçisiyim ve sizi de ona kulluğa davet ediyorum” diyemez. Her şeyden önce böyle bir durum üslenmiş olduğu misyon ile çelişir. Bu nedenle Allah Teâlâ elçilerini tebliğ sahasına çıkarmadan önce vahiyle bilgilendirir, hikmetle ve güzel bir öğütle insanlara gitmesini ister. Muhammed (as) tebliğ için hazırlarken, İnsanlara tebliğin nasıl götürüleceği ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Muhakkak ki Rabbin; yolundan sapanları da, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl 16/25)

Bu yöntem tüm elçiler için aynıdır. Bu nedenle İbrahim (as) da bu yola çıkmadan önce Allah’ın vahyine muhatap olmuş, tebliğ ile görevlendirilmiş ve kavminin anlayacağı bir yöntemle tebliğe başlamıştır. Bu konuda hiçbir şüphemiz yoktur. İbrahim (as)’ın yıldızla, ay ve güneşle tebliğe başlamasının hikmeti; içinde bulunduğu kavmin, yıldıza aya ve güneşe tapan bir toplum olmasıdır.

Toplumun gönül bağladığı ilahlarının gerçekte hiçbir şey olmadıklarını ortaya koymak için onlar hakkındaki düşüncelerini karşı tarafın da düşünmesini sağlayacak şekilde sesli olarak dile getiriyor. Öncelikle hane halkından babasından işe başlıyor:

“İbrahim, babası Âzer’e: Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti.”

Burada dikkat etmemiz gereken şey şudur: Baştan söylemeye çalıştığımız gibi İbrahim (as) rabbinin inayetiyle vahye muhatap olup hakikati öğrenmiş ve iman etmiştir ki, babasını ve kavminin inancını bu şekilde yargılıyor. Bundan sonraki ayette bu duruma gelmesi için yaşamış olduğu ön hazırlıktan bahsediliyor:

“Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.”

“Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: «Bu benim rabbimdir.»(ha) Fakat (yıldız) kayboluverince: «Ben kaybolup-gidenleri sevmem» demişti.”

“Sonra ayı doğarken görünce: Bu mu benim Rabbim? (ha) demiş. O da batınca: Eğer Rabbim beni hidayete erdirmeseydi; muhakkak sapanlar güruhundan olurdum, demişti.”

“Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur,(ha) zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”

Bu üç ayette kavminin inanç temellerinin ne denli tutarsız olduğunu göstermek için onların anlayacağı ve duyacağı şekilde sesli düşünerek onlarında duymalarını ve anlamalarını istiyor. Kendisi daha önce hidayete eren ve elçi olarak görevlendirilen bir kimsedir. Bu farkı anlatmak için yıldıza aya ve güneşe bakarken henüz bir şey bilmeyen ve onları gerçekten ilah olarak gören biri değildir. onların gerçekte yaratılmış mahluk olduklarının farkındadır.  Ancak bunu kavmine anlatmak için; “haydi sizin baktığınız noktadan bakalım, anlamaya çalışalım” anlamında ifade ediyor. Bu anlamı yansıtması için meallerin içine parantez içinde “şimdi bu benim rabbim (ha)” ifadesini ekleyerek içindeki kuşkuyu anlatmaya çalıştık. olayın devamında onlar hakkındaki gerçek düşüncesini hemen açıklayarak şöyle buyuruyor:

“Doğrusu ben, gerçekten yüzümü bir muvahhit olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben, müşriklerden değilim.” (Enam 6/79) diyerek esas inancını ve maksadını ortaya koymuş oluyor. Bunun böyle olduğunu kavmiyle olan mücadelesi de ortaya koymaktadır:

“Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbimin bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?”

“Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?» (Enam 6/74-81)

Bu, insanlar arası diyaloglarda kullanılan bir yöntemdir. Zaman zaman bizler de kullanırız. Allah’a inanmayan birine Allah’ın varlığını ve bir tek olduğunu anlatmak için aklî yöntemleri kullanarak Allah’ın var ve bir olduğunu ispat etmeye çalışırız.

Ve deriz ki; haydi sizin dediğiniz gibi yaratıcı yoktur ve  her şey kendiliğinden kör bir tesadüfün esri olarak meydana gelmiştir diyelim.  Bunun için eşyaya ve kendimize bakalım. Eğer eşyayı tanıyacak kabiliyet ve kapasiteye sahip isek; ne kendimizin ne de herhangi bir eşyanın rast gele bu kadar mükemmeliyette türünün ve cinsinin aynı olarak meydana gelmesinin imkansızlığını çeşitli örnekler vererek anlatmaya çalışırız.   Bunun için Allah Teala kendisinin bir ve tek olduğunu insanlığın aklı ile anlaması için şöyle buyuruyor:

“Allah, kıstı/ eşyaya vermiş olduğu özelliği ölçüyü ayakta tutarak/ilk yaratılıştan kıyamete kadar aynen koruyarak kendi birliğine şahitlik etmiştir. Meleklerde, gerçek iklim sahibi olan /eşyanın özelliklerini bilen alimler de şahitlik ettiler/ederler. O’ndan başka ilah yoktur. O, Aziz’dir, Hakim’dir.” (Ali İmran 3/18)

‘Mevcut meallerde bu ayetin mealindeki “kıst” kelimesine adalet anlamı verildiği ve kıstı /eşyadaki değişmez ölçüyü ayakta tutan Allah olduğu halde; diyanet kurumunun yapmış olduğu mealde şöyle ifade edilmiştir:

“Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, O’ndan başka tanrı olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, Hâkim’dir.” (Ali İmran 3/18)

Hal bu ki bu ayet, yaratılan her şeyin ilkinden sonuncusuna kadar hepsinin aynı özelliklere sahip olarak yaratılmış olmasını; onu yaratanın varlığına ve bir tek olduğuna delil teşkil ettiğini âlimlerin dikkatine sunmuştur.

Yine İbrahim (as) ile ilgili bir başka olay daha vardır ki, yöntem olarak bir biriyle örtüşmektedir:

“İbrahim, babasına ve milletine: «Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?» demişti.”

“Onlar: «Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk» dediler.”

“Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.”

Kavmi ise. «Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?» dediler.”

“Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.”

Bu tebliğden sonra onu dinleyenler bu anlatılanları gale almadıklarını gören İbrahim (as) şöyle diyor:

“«Allah’a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım!»”

Nitekim dediğini de yapıyor:

“Hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye, sağlam bıraktı.”

Kavmi döndüğünde putlarına yapılanı görünce:

“«Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir» dediler.”

Suçluyu bulmakta zorlanmadılar.

“Dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını duymuştuk.”

“O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik eder.”

“İbrahim gelince, ona: «Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?» dediler.”

İşte tam burada onarı düşündürmek ve hakikati göstermek için onların putlarını işaret ederek şöyle dedi:

“Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!”

“Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerini kınayarak ) «sizler zalimlersiniz, zalimlersiniz! dediler.

Fakat bu durumları uzun sürmedi. Baktılar ki inançları ve ilahları elden gidecek; hemen kedilerine gelerek şöyle dediler:

“Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.”

İbrahim a(as)’ın beklediği an nihayet gelmişti:

“İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?”

“Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?” (diyerek son hamlesini yapmıştı.)(Enbiya 21/52-67) ancak sonuç değişmedi yine eski inançlarında ısrar etmeye devam ettiler.

Hidayet öyle bir nimettir ki, O’na ancak hakka tabi olanlar ulaşır. Bu gerçeği rabbimiz, Tebliğin insanlara fayda vermediği Mekke döneminde Muhammed (as) hitaben şöyle buyurmuştu:

“Sen ancak, gaybi olarak Allah’tan korkanları ve zikre tabi olanları inzar edebilirsin. İşte bunları Allah’ın büyük bir ecri ve mağfireti ile müjdele. “ (Yasin 36/11)

İnanmak istemeyen bir insanın karşısında Allah’ın elçisi de olsa sonuç değişmiyor. Bütün iş kişinin kendisinden kaynaklanıyor. İnanmak için bir kıvılcım olursa Allah onu ışığa çevirip yolunu aydınlatıyor. Hakkı görüyor, hidayete ulaşıyor. Değilse kendi karanlığında boğulmaya mahkum oluyor.

Bu nedenle söz dinleyenlere sözü anlayıp doğrusuna tabi olanlara selam olsun diyoruz!..

Google+ WhatsApp