Sosyoloji öğrenmek…

Sosyoloji öğrenmek…


Sosyoloji öğrenmek…

 

 

Venezuela üzerindeki baskılar devâm ediyor. Bu baskıların çeşitli boyutları mevcut. Ekonomik ve siyâsal baskılar en âşikâr olanları. Ama bunların berâberinde “entelektüel” baskılar da dikkât çekiyor. Bu, dünyâ çapında bir kampanya. Maalesef Türkiye’de de bunun uzantılarını görüyoruz.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

Entelektüel baskı elbette ,siyâsal ve ekonomik baskılar kadar “acıtıcı” değil. Maduro’ya odaklanan ve abanan bu söylem; tornadan geçmiş, perdahlanmış bir nitelikte. Acıtmıyor belki, ama mide bulandırıyor.

Kurgusu aşağı yukarı şu: ABD ve yandaşlarının Venezüela’ya uyguladıkları baskıları; kibarca ve düşük tonlu olarak “uygun” bulmayan bir girizgâhı var. Evvelâ zevâhir bir kurtarılıyor. Hemen ardından , “Ne var ki”, “Ama” , “Anlamak gerekir ki” gibi ifâdeler üzerinden zihnî tornaların bıçakları çalışmaya başlıyor. Uzun uzun, Maduro rejiminin yaptığı uygulamaların hatâları, kusurları sayılıp dökülüyor. Nihâyet Maduro’nun bir despot olduğu ortaya konuyor. “Ârif olan anlar” kabilinden, bu müdahalenin baş sorumlusunun Maduro olduğu îma ediliyor. Hâsılı, lâf dönüp dolaşıp ,”kibarca”, Maduro’nun bu müdahaleyi hak etmiş olduğuna getiriliyor.

İşin ilginç tarafı, bu tarz yaklaşımın, kendilerine “yeni” veyâ “liberâl sol” diyen çevreler tarafından getirilmesi. Şimdi düşünüyorum: Meselâ bu müdahale 1960’lar veyâ 1970’lerde olsaydı sol ne yapardı? Elbette kıyâmet koparılır; ABD emperyalizmi lânetlenirdi. Bunun ortodokslukla da bir alâkası olduğunu zannetmiyorum. Meselâ Sartre sağ olsaydı, kimbilir neler yazar, neler söylerdi? Herhâlde kimse Sartre’ın ortodoks bir komünist olduğunu iddia edemez. Mesele eski ortodoks sol ile yeni liberâl sol ayırımında yatmıyor. Mesele düpedüz entelektüel dünyânın yaşadığı homofobik nitelikleri olan ahlâkî çöküşte yatıyor.

Solun toplumsal kültürel târihi zannedildiği gibi ezilen, sömürülen aşağı sınıflarda değil, âdeta onların avukatlığını yapan orta sınıflarda yatıyor. Mesele, orta sınıfın entelektüel-kültürel târihindeki bir kırılma ve dönüşüm ile alâkalı.

Bir kere başta işçi sınıfı olmak üzere, alt sınıflara kırgınlar. Ezilenler, onları dinlemedi. Anlamadılar ki, dinlesinler. Neler yapmadılar ki ezilenleri, sömürülenleri kurtarmak için.. Hapislerde yattılar, işkence gördüler, yaralanıp sakat kaldılar, öldüler… Ama bir türlü olmadı.. Gramsci, hapishanede yatarken en fazla buna kafa patlattı. Hegemonya kavramını oluşturdu. Mücâdelenin, Marx’ın küçümsediği kültürel ve entelektüel alanlara da kaydırılmasını; bir karşıt hegemonya oluşturulmasını savundu. Savundu da ne oldu? Netice koca bir fiyaskoydu. Mesele aslında şuydu: Entelektüeller sömürülen, ezilen sınıfların toplumsal ve ekonomik koşullarından hareket ediyor, adına bilinçlendirme dedikleri bir öznel müdahaleyle dünyâyı değiştireceklerine inanıyorlardı. Hâlbuki alttakilerin zihin dünyâlarında olup bitenlere, hayâtı karşılama tarzlarına yabancıydılar. Che’yi ihbâr edenler Kiliseye bağlı Bolivyalı köylülerdi. Hintli Komünistler, reenkarnasyona inanan Hint köylülerini ve işçilerini nasıl etkileyebilirlerdi ki?

Duvarın yıkılması, reel sosyalizmin çöküşü imdatlarına yetişti. Üzerlerinden ağır bir yük kalkmış oldu. İlk olarak kapitalizmin zaferini kabûl ettiler. Ekonomik eşitlik veyâ ekonomik demokrasi iddialarından külliyen vazgeçtiler. Kapitalizmin şampiyonluğunu yaptığı, ama aslında ezip geçtiği muhayyel piyasa özgürlüğünü benimsediler. Bu, onların halâ zihinlerinde yatan “alt yapı” kodunu doldurdu. “Alt yapı üst yapıyı belirler” ezberinden vazgeçmiş değillerdi. Lâkin bu alt yapı, karşı çıkılan değil; uzlaşılan bir alt yapıydı. Ona bir üst yapı gerekiyordu. Bu da siyâsal -kültürel demokrasi olacaktı. Piyasa özgürlükleri ile siyâsal kültürel özgürlükler birleşecek, dünyâ kurtulacaktı. Nefret öznesi ekonomik düzen olmaktan çıktı. Bunun yerini “devlet” aldı. Sınıf mücâdelesinin yerini de sivil toplumculuk aldı.

Sivil toplum mücâdelesi , entelektüellerin , eskiden olduğu gibi diğerkamcılığına karşılık gelmiyordu. Artık yağma, bedava hapis yatmalar, ölmeler yoktu. Onlar, artık devletten soğuyan yeni sermâyeye bitişecek; hayâtın zevklerini kucaklayan kendi kültürel dâirelerinden çıkmayacak, “uzaktan” bu mücadeleleri destekleyecek; dahası yöneteceklerdi. Devletin vesâyetine karşı çıkarken, vesâyetçiliğin dikalâsını yapıyorlardı. Sivil toplum mücâdeleleri onların davası değil; acıma nesneleriydi. Acıdıkları bu nesnelerle, turistik ziyâretler, rustisizm, otantik ürün alışverişleri, mutfak, folklör üzerinden kurdukları plâstik bağlar mevcuttu. Samimî değildiler. kendi aralarında sivil toplumun ahmaklığını konuşmaya bayılırlardı. HDP ile yakın bağlar kuran bir tanıdığım bir keresinde, katıldığı bir toplantıdaki izlenimlerini alay ederek anlatmış ve “Ayy ayol herifler kokuyordu” deyivermişti. Velhâsıl; diğerkamcılığın yerini, ego merkezli bir hazcılık ve “dezavantajlılar” olarak nitelendirdikleri, içi homofobik hislerle yüklü olsa da, acıma nesnelerinin üzerinden geliştirdikleri tuhaf bir toplumsallaşma almıştı.

Zaman içinde bir çelişki doğdu. Çoğunluklar ve onların karizmatik liderleri tarafından kuşatıldılar. Homofobik hislerini açığa çıkaran da bu oldu. istedikleri toplum bu değildi. Onların istediği, toplumun mümkün mertebe parçalı olmasıydı. Çoğulculuk kutsaması aslında bu arzularını anlatıyordu. Çoğunluklardan nefret etmek.. İstedikleri çoğulluğa saygı duyan bir çoğunluk değil; çoğunluğu olmayan uçuk bir çoğulculuk… Çoğunluklar ve onları bir arada tutan her şeyden nefret etmek. Ne diyelim; sosyoloji öğrenmek lâzım…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp