Sosyal Medyada Gençliğin Bir Yüzü

Sosyal Medyada Gençliğin Bir Yüzü

Hayatımızda yer alan kimi gerçekleri yok sayamayız, görmezlikten gelemeyiz. Özellikle bilişim alanında birçok kanal var. Bunlar tabiî ki her şeyden önce kendi kuralları ve dilleriyle hayatımızda yer alıyorlar. Onların anılan isimleri de kendilerinden. Yani kendi dilleriyle bizi içlerine alıyorlar. Bir milletin kendi dili

Sosyal Medyada Gençliğin Bir Yüzü

 

Hayatımızda yer alan kimi gerçekleri yok sayamayız, görmezlikten gelemeyiz. Özellikle bilişim alanında birçok kanal var. Bunlar tabiî ki her şeyden önce kendi kuralları ve dilleriyle hayatımızda yer alıyorlar. Onların anılan isimleri de kendilerinden. Yani kendi dilleriyle bizi içlerine alıyorlar. Bir milletin kendi dili yerine egemen kültürün, sermayenin, kapitalizmin dili yerleşiyor. Kaçınılmayan bir durum burada söz konusu.

Türkçe yazıyoruz, konuşuyor ve düşüncelerimizi anlatıyoruz. Bu, bir ulusun ve çevrenin ortak bir dili. Bu dil ve kültür artık güvende değil. Bu hemen hemen kendi dışında kalan bütün milletleri ekiliyor. Sadece bizim için söz konusu değil.

Instagram, Twitter, Facebook, Mesenger, sadece birkaç örnek. Bizden önceki kuşaklar yabancı dile ait olan isim ve kavramları kendine dönüştürmenin bir yolunu buluyordu, öyle ya da böyle. Dostoyevski demek yerine kestirmeden ve rahat bir telaffuz ile Dosto demekle bir çözüm yolu bulunmuş gibiydi. Bunun bir hayli örnekleri var. Örneğin Donquijote demez, Don Kişot der geçerdi.

Bugün ise durum tamamen farklı. Sosyal medyadaki kavramlarla birlikte dil başlı başına bir sorun değil. Sorun bunun çok daha ötesinde.

Müslümanların ahlâkî tutumları, davranışları insanın birbirini üzmeyeceği, tedirgin ve, rahatsız etmeyeceği hem bir yaşama biçimi, hem de bir dili var. Kültürümüzde bacalardan tütecek kokuya kadar hemen her şeye özen gösterilirdi. Köylerde ve hatta kentlerde komşuların birbirini üzmeyeceği, rahatsız etmeyeceği bir dil ve hayat alışkanlığıdır bu. Bir evin bacasından et kokusu yayılıyorsa mutlaka bu komşular ile bölüşülürdü, güçleri yettiğince. Manevi bir dayanışmadan söz ediyoruz.

Bugün için söz konusu alanları bırakalım hayatın hemen hemen bütün alanlarında insanlar özel ve iç dünyalarını aşırılıklarını, sıradanlıklarını öylesine saçıp savuruyorlar ki hiçbir mahremiyet kalmadığı gibi, insanı üzen, rahatsız eden hâller ister istemez düşündürüyor. Moda gibi bu hayat tarzları giderek de yaygınlaşıyor.

Kurulunulan sofralardaki haller, görmemişin kendisini alenen ortaya dökmesi belki sıradan bir davranış gibi görünebilir. Fakat bunun dahası var. Sadece söz konusu olan davranışın ötesinde de insanlar bu iletim araçlarının olduğu nesneleri edinebilmek için sınırlarını öylesine zorluyor ki, yemeden, içmeden ya da helâl olmayan yollar ile bu nesneleri elde etmek için hemen birçok yola başvuruyor. İnsanın duymayası, görmeyesi, bilmeyesi ne varsa orada ortaya saçılıyor. Bu, artık mahremiyetin sınırlarını çok aşan, insanı tamamen saçıp savuran bir durum. Bir genç kızın elde edemeyeceği, alamayacağı bir nesneye kavuşabilmek için özelliğini bile feda edebileceği bir savrulma içinde. Kimi farkına vardığımız, öğrendiğimiz durumları istemeyerek de olsa içimizde tutuyoruz.Olumsuzlukların yaygınlaşmaması gibi bir kaygı da olsa. Bu öyle bir durum ki hemen her şey gözler önünde, hiçbir sınır kalmıyor. İstendiği kadar sakınılsın, sakınılacak ve görülmeyecek bilinmeyecek bir durum kalmıyor.

 

Kendimizi kapatmanın da bir yararı olmuyor. Sadece yaşananlar ve olanlar karşısında hayıflanmakla yetiniyoruz. Çünkü ne dil bizim dilimiz, ne üretilen nesneler bizim, ne bizim yeryüzünde insanlığı etkileyecek bir hamlemiz ve girişimimiz var. Sadece kendi kendimizi şöyle ya da böyle avuta geliyoruz.

Tuhaf bir durum. Dünya insanlığının gözleri önünde bir Filistin sorununun çaresizliği bile görmemize yeter bir gösterge. Her gün yaşanan zulümlerin ya da aşırı kuşatmanın, insanı boğan hâlleri bile bu alanda giderek kanıksanıyor. Bu da bir örnek. Geçip gidelim dense ne olacak? Olacak olanlar oluyor.

Büyük bir millet olma bilincinin körelmesiyle atılacak hiçbir adım geriye kalmıyor. Sadece onların diliyle, nesneleriyle onlar gibi veya onlara öykünerek öylesine yaşıyoruz. Edilginiz, etkisiziz, çaresiz deyim yerinde ise.

 

 

Ali Haydar Haksal/Milli Gazete

Google+ WhatsApp