Sosyal itaat ve manipülasyon

Sosyal itaat ve manipülasyon

Brown’ın iddiası şu: Doğru şartlandırma teknikleriyle, telkinle ve sosyal baskıyla sıradan insanlara cinayet işletmek bile mümkün olabilir. Bu yaklaşık bir saatlik ilginç “deneyde”, özellikle telkine açık bazı kişilerin nasıl kuklalara dönüşebileceklerine

Sosyal itaat ve manipülasyon

 

 

İngiliz illüzyonist, yazar ve “mentalist” Derren Brown, insanların zihinlerini manipüle ederek onlara nasıl olmadık işler yaptırılabileceğini gösterdiği televizyon şovlarıyla meşhur. Bu yazıda Brown’ın 2016 yılında yayınladığı “Pushed to the Edge” isimli TV şovuna konu olan sosyal deneyden bahsetmek istiyorum. Bu program Netflix’te “Manipülasyon” ismiyle gösteriliyor.

Brown’ın iddiası şu: Doğru şartlandırma teknikleriyle, telkinle ve sosyal baskıyla sıradan insanlara cinayet işletmek bile mümkün olabilir.

Bu yaklaşık bir saatlik ilginç “deneyde”, özellikle telkine açık bazı kişilerin nasıl kuklalara dönüşebileceklerine şahitlik ediyoruz.

Genç bir bilgisayar uzmanı, çok zengin iş adamlarıyla tanışmak üzere bir hayırseverler toplantısına davet ediliyor. Manipülasyon, sofrayı düzenlemek gibi ufak tefek yardım istekleriyle başlıyor. Burada birine küçük iyilikler yapanların daha sonra çok daha büyük istekleri karşılama ihtimalinin arttığını öğreniyoruz.

Küçük isteklere “gri alanda” kalan, yanlışlığı doğruluğu tartışılabilecek istekler ekleniyor. Gereken yiyecekleri sipariş etmeyi unuttuğu için azarlanan bir çalışan, hatasını örtbas etmek için hile yaparken yardım istiyor. Burası önemli. Küçük de olsa ahlaken yanlış bir işe yardımcı olmak, kişiyi yavaş yavaş “suç ortağı” haline getiriyor.

Ahlaken problemli isteklerin dozu arttıkça artıyor ve sıra kanuna aykırı isteklere geliyor.

Kişi nihayet etrafındaki gayrimeşru işler çeviren çetenin bir üyesine dönüşüyor. Kendisini ve artık mensubu bulunduğu örgütü kurtarmanın başka bir yolunun kalmadığına inandığı noktada cinayet işleme telkini veriliyor.

***

Bu “sosyal deneyi” seyrederken, anlatılanların bizim toplumumuzdaki karşılıkları geçip durdu gözlerimin önünden.

Düşünün: Bir devlet dairesinde memur olarak çalışmaya başlıyorsunuz. İdealistsiniz, dürüstsünüz, azimlisiniz. Hevesle işe başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki saat dokuzda sizden başka kimse işbaşı yapmıyor. Saat ona doğru ellerinde kahvaltılıklarla gelen “arkadaşlarınız” sizi “muhabbete” davet ediyorlar. Biliyorsunuz ki yaptıkları yanlış. Kazandığınız paranın helalliğine şüphe düşürecek cinsten hem de… Ama onlara katılmamak, davetlerini reddetmek dışlanmak demek. Çaresiz uyum gösteriyorsunuz.

Derken bitmek bilmez sohbet seansları başlıyor. Politika, futbol, işyeri dedikoduları, mesaiden çalınıp başına sonuna eklenen dakikalarla uzatılan öğle araları, erken çıkmalar. Ya herkesle beraber hareket edecek ya uyumsuz, çok bilmiş, burnu havada diye damgalanacaksınız. Durumu değerlendirip ekibe uyum sağlamaya karar veriyorsunuz. Sonuçta çalıp çırpmıyorsunuz ya! Çok çalıştınız diye madalya mı takacaklar?

Eğitim, görevlendirme, şartname, ihale, muayene kabul vs. derken bir bakıyorsunuz ki üstü kapalı rüşvetlere hayır demeyen, hatta bu tür önerileri bekleyen, mesaiden çaldığı saatlerde el altından dışarıya iş yapıp para kazanan, devletten iş alan firmalarla “gri renkli” pazarlıklar yapabileceği makamlara tırmanabilmek için sürekli kulis yapan, amirlerine yaltaklanıp bazı riskli imzaları atmaktan çekinmeyeceğinin işaretini veren bir alçağa, adı konmamış bir çetenin has elemanına dönüşmüşsünüz.

“İşler” büyüyor. Bir gün açıkça hırsızlığa ortak olmanızı istiyor, “gerekeni” yapmazsanız “arkadaşlarınızla” beraber okka altına gideceğinizi, hapse gireceğinizi söylüyorlar. Zaten “olmaz” demek için çok geç. Artık hiç temiz değilsiniz. Üzerinize yapışan küçük tozları silkelemeden, sıçrayan küçük lekeleri çıkartmadan hayatınızı sürdürmeye razı olmanın, nihayet çamura girmeden ilerleyemeyeceğiniz bataklıklarda dolaşmayı reddedememenin size ne kadar pahalıya patladığını fark ediyorsunuz.

Olmayacak şeyler mi bunlar?

Zarar göreceğimizi bilsek bile, dışlanma, koltuğumuz kaybetme, hatta işsiz kalma pahasına olsa bile ilkelere göre yaşamayı, ahlaksız tekliflere kocaman bir “HAYIR” diyebilmeyi öğrenmek zorundayız.

Kefenin cebi yok ama öbür dünyada verilecek ağır bir hesap var.

Çocuklarımıza ilkeli, ahlaklı, doğru-dürüst anne babaların evladı olmaktan daha değerli bir miras bırakamayız.

 

 

Salih Cenap Baydar-Karar.com

Google+ WhatsApp