Sorular ah sorular!

Sorular ah sorular!


Yıllar boyu kendime sorduğum sorular var… Merak ettiklerim… Bulduğum cevaplar… Doğrular, yanlışlar ve arayışlar... 

Benimkisi “sonsuzu aramak” gibi bir şeydi. Yorucuydu, çileliydi. Bu bir bakıma insanın kendini arayış serüveniydi. Hz. İbrahim’in Allah’ı araması gibi bir şeydi!..

Aslında Hz. İbrahim çoktan Allah’ı bulmuş, kâinata yansımalarını arıyordu. İnsanda Hazret-i İbrahim merakı olmasaydı, acaba kulluk işleviyle var olabilir miydi?

Kitapta ve tabii “kitab-ı kebir-i kâinat”ta kendimi arayıp bulmam uzun sürdü. Kifayetsiz kelimelerde (yazıda) kendimi çözmeye çalışmak ise neredeyse bir ömür aldı. Sonunda bireysel çözümlemelerin o kadar da önemli olmadığını anladım. Toplumsal çareler ve çözümler gerekliydi: Fakat bu nasıl olacaktı?

Üstelik öyle bir zaman ve zeminde yaşıyorduk ki, insanlar âdeta birbirini incitmekten, hırpalamaktan, yaralamaktan, zorlamaktan zevk alıyordu. Ben ise —ancak elli yaş kertesinde— inançlarından, tercihlerinden, intisaplarından ve düşüncelerinden dolayı kimseyi incitmeme, hırpalamama, horlamama, zorlamama kararını alabilmiştim.  

O gün bugündür, beni incitme fırsatını başkalarına vermemek için kendi duygularımı incitiyorum. Başkalarını hırpalamamak için kendi ruhumu hırpalıyorum. Başkalarını yaralamamak için de kendi yüreğimi yaralıyorum.

Bu yüzden yaşadığım yıllardan daha yaşlı biriyim: Hem yaşlı, hem yalnız.

“Dünya” denilen şu ormanda, kitaplarım benim sığınaklarım. Onlarla yalnızlıktan kurtulurum. Kendimi hâlâ satırlarda çözmeye çalışır, geçmişimin en görkemli hikâyesini (kökler anlamında) sayfalarda ararım. Yani her kitabımda bir bakıma kayıp özgeçmişimi arar, her kitabıma yitik özgeçmişimi yazarım.

Kısacası kitaplarımla ben ortak bir serüveniz. 

Şimdi söyler misiniz bana: Bu serüvenin hiç yaşanmamış bölümünü (çocukluğumu), darbelerle yaralanıp korkularla berelenmiş güzelliğini (gençliğimi) nerede, kimlerde aramalıyım? 

Söyler misiniz: İdeolojik şiirlerle neslimin çocukluğunu çalanlardan, neslimin gençliğini sloganlar cehennemine fırlatanlardan, neslimin orta yaşında ise ülkemi bir açık hava hapishanesine döndürüp âdeta çocukluğumuzu, gençliğimizi, özetle mazimizi (bir bakıma özgeçmişimizi) zindana itekleyenlerden (28 Şubat süreci) kim hesap soracak?

Büyük hesap gününe (Mahşer’e) inanmasaydım, herhalde çok mutsuz olurdum. 

Şimdiki halde, inancım mutluluğumdur!

****

Zavallı çocukluğum, yalanla yanlışlara tutsak edildi; abartılı ve de gereksiz marşlara, şiirlere kurban edildi...

Gerçi yalancı mumlar, çok şükür, ömrümüzün yatsı vakti gelmeden söndü. Ama boşluklar ve loşluklar kaldı içimizde... 

Şimdilerde yakındığımız bölücü terörün tohumları, sakın o boşluklara, loşluklara yerleşmiş olmasın?..

Biz Başöğretmenimin (bizim zamanımızda ilkokullarda müdür yerine “Başöğretmen” vardı) dilinden düşürmediği “irtica tehlikesi”ni kollarken, bir de baktık bölücü PKK, tüm memleketi kana boyuyor.

İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba bölücü terörün militanları da, bizim gibi, her 10 Kasım’da yakasız (yaka beyaz olduğu için mateme aykırıydı) kara önlüklerle saygı duruşuna durdurulmuş muydu?

“Cumhuriyet/Hürriyet” kafiyeli şiirler onlara da ezberletilmiş miydi?..

“İlmen, fikren, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli cumhuriyet muhafızları” olmaları gerektiği onlara da öğretilmiş miydi?

“Varlığım Türk varlığına armağan!..” 

Neyse, hiç olmazsa “sabah andı” kalktı. 

Google+ WhatsApp