Sonuçlara dışarıdan bakınca…

Sonuçlara dışarıdan bakınca…


Sonuçlara dışarıdan bakınca…

 

 

Yeni bir yönetim sisteminin oylandığı seçimler, sağ salim sona erdi. Sonuçları değerlendirirken iç politikaya, devlet yönetimine veya bizi ilgilendiren diğer birçok konuya dair türlü şeyler söylenebilir. Bazı haklı eleştiriler veya eksiklikler de dile getirilebilir. Bunlar zamanla konuşulacak, tartışılacaktır. Ancak gözlerimizi içeriden dışarıya çevirdiğimizde, hele de İslâm dünyasına baktığımızda, manzaranın özellikle üç noktada epey net olduğu görülecektir.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Seçimlere dışarıdan bakıldığında ilk görünen şu:

Türkiye, şu anda özgür seçimlerin şaibesiz bir şekilde yapılabildiği, sonuçların hızlı ve hilesiz biçimde elde edilebildiği, oyların şeffaf olarak sayıldığı ve buna göre yönetimin oluşturulduğu tek İslâm ülkesi. Az veya çok, diğer ülkelerin tamamında seçim süreçleri sıkıntılı işliyor. Yüzde 90 küsurlarla ‘seçilen’ diktatörleri filan hiç örnek vermiyorum bile. Seçim diye bir sistemin olmadığı ülkeler de aynı şekilde otomatikman kategori dışı. Türkiye’den sonra Tunus ve İran, halk iradesinin sandıklara nispeten hilesiz yansıdığı iki ülke. Ama oralarda da henüz yürünecek epey uzun bir yol var.

“Demokrasinin İslâm’daki yeri” konulu uzun tartışmalar bir yana, mevcut şartlar altında, tercih ettiğimiz ve desteklediğimiz insanları, özgür irademizle başa getirebiliyor oluşumuz, gerçekten büyük bir avantaj. Beğendiğimize oy veriyoruz, koltuğa onlar oturuyor. Beğenmediğimize vermiyoruz, oturamıyorlar. Bu imkân bile, şu anda Müslüman coğrafyanın kâhir ekseriyetinde bulunmayan bir şey. Kimin gücü kime yeterse değneği onun ele aldığı, halkın tepesine değneğini en çok indirenin daha uzun süre başta kaldığı, kafasını kaldırmak isteyenlerin ise tekme-tokat dışarı atıldığı bir kaos… Coğrafyamızın genelinde manzara bu şekilde maalesef. Bazı ateşli teorik tartışmalara girişirken, bu noktayı akılda tutarak konuşmaya başlamak en iyisi…

Pazar akşamı seçim sonuçları belli olur olmaz, İslâm dünyasının dört bir yanında düzenlenen sevinç gösterilerini ve yağan tebrik tufanını düşününce, seçimlerin ikinci önemli yansımasından söz etmek gerekir: Müslüman coğrafyanın mazlum ve mahrum halkları, AK Parti’nin zaferine, içerideki politik tartışmaların tamamen dışından ve ötesinden bakıyor. Tayyip Erdoğan’ın şahsında “yenilmişliklerinin telâfi imkânı”nı gören kitleler, AK Parti’nin seçimleri kazanmasını da “kavgada düşmana bir yumruk daha” gözüyle değerlendiriyor. Tam bu noktadan baktığımızda, Erdoğan’ın ve liderlik ettiği siyasal hareketin, sadece kendisinden ve içerideki destekten ibaret olmadığını görebilmek gerekiyor.

Seçimin zaferle sonuçlanması için günler öncesinden başlayan duaları, sandıklar açıldıktan sonra gözyaşlarıyla dolu tebrik ve şükürleri terazinin bir kefesine, Erdoğan ve partisiyle ilgili iç polemikleri diğer kefeye koyduğumuzda, karşımıza kıyas kabul etmez bir eşitsizlik çıkıyor.

(Her seçim akşamında sorduğum soruyu, bu pazar yine sordum kendime: İslâm dünyasının bunca hüsn-ü zannına, bunca umuduna ve duasına, bunca hayal ve ümidine lâyık olabiliyor muyuz? Gerçekten, bizden bekleneni verebilmek için, gece-gündüz çalışıyor muyuz? Sloganların ötesine geçip, sahada ter döküyor muyuz? Coğrafyamızın mazlum, mahrum ve masumları için gayretlerimizi artırıyor muyuz?

Sonuçlar kesinleştiğinde telefonuma mesajı düşen, bir bacağını Esed’in bombardımanında yitirmiş Suriyeli kardeşimin sevinç dolu cümleleri mesela… Bu coşkun sözlü duaya, aynı derecede samimi ve dolu fiili dualarla cevap verebilecek miyim, verebilecek miyiz?)

Dışarıdan bakıldığında, seçim sonuçlarının üçüncü önemli göstergesi, coğrafyamızda kimlerin üzüldüğüne göz atınca ortaya çıkıyor:

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır’dan oluşan dörtlünün, sonuçları asık suratlarla karşıladıkları açık. İsrail’i de yanlarına alıp oluşturmaya çalıştıkları yeni bölgesel ittifakta önlerine çıkabilecek en büyük engel, Türkiye. Onların tercihi, hiç şüphesiz, Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin olmadığı bir Türkiye tablosu. Bunu gayet net bir şekilde ifade ediyorlar zaman zaman.

İran, mevcut dengeler çerçevesinde tercihini Erdoğan’dan ve AK Parti’den yana kullanıyor görünse de, İran devlet aklının da “böylesine güçlü” bir Türkiye’yi içine sindirebildiğini söylemek zor. “Erdoğan’ın zayıflamaya başladığını” görmek, Tahran’da belirgin bir sevince neden olurdu. Suriye başta olmak üzere birçok konuda Ankara’yla yaşanan görüş farklılıkları düşünüldüğünde, Tahran’ın ideal tercihi, “kontrol edebileceği” bir Türkiye. Fakat bu, şu anda mümkün değil.

Bu üç noktayı göz önünde tuttuğumuzda, “dışarıdaki imaj”ın içini doldurmak için daha fazla çalışmak gerektiği ortaya çıkıyor. Madem en şeffaf seçimlerin yapıldığı Müslüman ülkeyiz, o zaman “demokratik standartlar” olarak ifade edilen temel hak ve özgürlüklerle ilgili daha fazla hassasiyet… Madem İslâm dünyasının mazlumlarının umudu ve sığınağıyız, onların umutlarına lâyık olabilmek için daha fazla gayret, daha fazla ilgi, daha fazla kalıcı iş… Madem bölgesel duruşumuz ve siyasetimiz, bazı ‘kardeş’ ülkeleri bile rahatsız ediyor, o zaman karakterli ve omurgalı dış politikaya, daha büyük bir özveriyle devam…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp