Soğuk duvarlar

Soğuk duvarlar


Soğuk duvarlar

 

 

Çevremize öfke ve nefretle ördüğümüz duvarlar yükseldikçe, kendimizi dışına çıkılması giderek zorlaşan bir mahpusluğa mahkum etmiş olmuyor muyuz? Öfke ve nefret, daha ilk adımda dinginliğimizi, sükûnetimizi alıyor elimizden.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Sakin olmadığımızda iyi düşünemiyoruz, yani iyilikle düşünemiyoruz. İnsan, dışsal olanın etkilerinden korunabildiğinde sakindir, sükûnet içindedir. Tabiatı böyledir. Denizleri dalgalandıran rüzgardır, kendisi dışındaki hava ve tabiat etkileridir. İnsan da öyledir, dışından gelen etkilerle hareketlenir, tabii halinden uzaklaşır, farklı halet-i ruhiyelere girer. Hatırımızda tutmamız gereken bir şey bu; özellikle de insanın kendi halinde pek fazla kalamadığı şu zamanda. Dışsalın içseli örttüğü, sürüp neredeyse hayatın dışına attığı yeni günlerimizde. İnsan tabii halinin dışında yaşamaya, kendi tabiatının yabancısı olarak yaşamaya alıştırıldı yeni zamanlarda. Hep dalgalı bir deniz gibi... Oysa denizin tabiatı da esasen sükûnet içinde olmaktır. Rüzgar eser, fırtına kopar, deniz dalgalanır ve sonra yine durulur, aslına döner. Rüzgarın, fırtınanın tabiatında süreklilik yoktur, bir vakit saat içinde olur, sonra geçer. Aksi halde hayatın bütün dengeleri bozulur, dünya yaşanamaz bir yer olurdu. İnsanın da tabiatı olmayanda, arızi olanda, gelip geçmesi gerekende takılıp kalmaması gerekir ki, nihayetinde kendine, tabiatına, normaline, hayatının kaidesine dönmesi mümkün olsun, olabilsin.

Yeni dünyanı düzeni, tabii olanın örtülmesi, ötelenmesi ve dalgalı hallerin süreklileştirilmesi esasına dayanıyor. Sakin insan, kendi tabiatına, dolayısıyla aklı selimine yakınlığıyla uymuyor hiç bu yeni düzenin rantabl müşteri tariflerine. İnsanı kendi normallerinin dışında bir düzlemde, uç duygularda yaşayan, sinir uçları açıkta, dolayısıyla etkilere, etkilenmelere, yönlendirilmelere, güdülenmelere daha açık bir hal ve kıvamda istiyor ki, kolaylıkla çekip çevirebilsin, istediği kalıba dökebilsin, istediği prototipe uydurabilsin. Çünkü maksimum kârlılık temelinde yükselen her türlü maddi, zihinsel, kültürel mekanizmanın standart, sürprizlere açık olmayan, itiraz geliştirmeyen, kendini dalgalara bırakan müşteriye ihtiyacı var.

Öfkelerimiz ve nefretlerimiz bu kara ticaret döngüsünün çarkları dönebilsin diye kışkırtılıyor sürekli. Hoşnutlukla bir arada tutabildiğimiz farklılıklarımız üzerinden çok daha rahat ayrıştırılabiliyoruz böylece. Sürekli öfkeliyiz ve aklımızı başımıza toplamaya vaktimiz yok çünkü. Var olma hakkını elde edebilmek için başkalarının üstünü çizmemiz gerektiği zannını yerleştirdiler her birimizin içine. Sevgilerimizin içine bile bu zehirden biraz kattılar. Birilerini ötekileştirmeden hiç kimseyi sevemez olduk.

Sürekli dalgalı artık bizim denizlerimiz. Rüzgar, fırtına, kasırga sürekli hale geldi. Dinginleşemiyoruz bir türlü, geri dönemiyoruz hiç kendimize, sükunetli zamanlarımıza. Bu kıran kırana döngüyü durduramadığımız için, kapatamıyoruz kendimizle aramızda açılan mesafeleri. Geri yürüyemiyoruz kendimize, aslımıza, tabiatımıza doğru.

Bizim mahpushanemizin aşılmaz ve soğuk duvarları öfke ve nefretle örülü... Dışımızdaki daracık bir dünyaya hapsolmuş halde yaşıyoruz. İçimizdeki engin dünyaya erişmemize mahpushanemizin demir parmaklıkları imkan vermiyor.

Durulmalıyız bu prangaları kırmak, bu esaretten kurtulmak için, durulamalıyız duygularımızı.

Peki ama nasıl?

Kim bilir, belki de sadece her şeyin başlangıcı olabilecek derin bir nefes alarak önce... İnsan gibi, insanca...

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp