Sızı kalır

Sızı kalır


Sızı kalır

 

 

Sanki bazı sabahlara kendimden daha fazla bir şey olarak uyanıyorum” dedi yanındakilere, “öyle günler bana hiç yetmiyor”

Kanatlarımızı kıran şeyler olduğuna inanıyoruz çoğumuz. Bu kanatları olduğuna inanan insanların yapacağı bir şey değil mi? Biz kanatlarımız olduğuna inanıyor muyuz? Bizi dünyaya doğru çeken ağırlığı hafifletecek insanca imkanlarımız olduğuna inanıyor muyuz gerçekten?

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


İnanmıyorsak; olmayan o kanatlar nasıl kırılabilir? İnanıyorsak; bizi gökyüzünün sonsuzluğuna yükseltecek o kanatları çırpmayı neden hiç denemiyoruz? İnsan uçamaz diyorlar, insan bedeninden ibaretse doğru uçamaz. Ama öyle değildir ve insan içiyle kuşlar gibi özgürce uçabilir. Ama önce inanmak gerekiyor buna, farketmesi gerekiyor insanın içindeki kanatları. İnanıyor muyuz buna, inanıyor muyuz insana? Belki de bizi, kanatlarımızı kıran bir şeyler olduğunu düşünmeye sevkeden şey budur. Belki de kanatlarımızı kıran şey bizim bu inançsızlığımız!

“Güneş parlıyordu; sert bir hava, ağaçları son yapraklarından da temizliyordu; her şey duru, gök rengi görünüyordu. Edouard üç gündür dışarı çıkmamıştı. Uçsuz bucaksız bir sevinçle genişliyordu yüreği; hatta bütün varlığı, açılmış ve boşalmış bir zarf gibi, bölüntüsüz bir deniz, tanrısal bir iyilik okyanusu üzerinde dalgalanıyormuş gibi geliyordu ona. Aşk ve güzellik, varlığımızın çevrelerini böyle sınırsızlaştırır” diyor Andre Gide, ‘Kalpazanlar’da.

Madem ki yerinde saymakta inat ediyorsun, bil ki varmayı umduğun hiçbir yer sana doğru gelmeyecek, hayat böyle!

Bir trenin son kompartımanına atlayıp uzaklara gidiyor biri. Ulu bir ağacın dallarına salıncak kurup sallanıyor biri. Kendini karlı dağların güzelliğinden dem vuran bir türkünün kollarına bırakıyor biri. Eski fotoğraflardan hayatın yitirilmiş anlarını toplayıp biriktiriyor biri. Dolu başaklar gibi başını rüzgarın gösterdiği tarafa doğru eğiyor biri. Bir geminin güvertesinden dünyanın ötelerine bakıyor biri. Hayır siz değilsiniz o, belki de içinizdeki biri.

“Eskiden, hayatının ufak tefek ve hatta önemli olaylarının çoğunun ebediyen unutulduğunu, üzerlerinin müteakip olgularla sonsuza dek örtüldüğünü düşünürdü; şimdiyse içinde her şeyin değerli bir hazine gibi, onun bunun bıraktığı gereksiz şeyleri saklayan hırçın bir dilencinin malı gibi tastamam, sapasağlam durduğunu, asla da yok olmayacağını görebiliyordu” diye yazmış ‘Can’da, Andrey Platonov.

“Her günümüz bir öncekinin tekrarı gibi adeta” dedi biri. “Hatıra diye ne anlatacağız çocuklarımıza?” diye sordu diğeri.

Bir de şunu düşünün; hiç kimsenin görmediği bir rüya ne hisseder?

Başkalarının oyunlarını oynuyor çocuklar. Başkalarının hayatlarını yaşıyor büyükler. Başkalarının denizlerine dökülüyor ırmaklar. Başkalarının hatalarında aklanıyor günahlar. Başkalarının cevaplarında kayboluyor sorular. Başkalarının sarhoşluğunda bulanıyor akıllar. Başkalarının yolunu yürüyor adımlar. Başkalarının yalanlarında boğuluyor gerçekler.

Hatırlanmaya değmeyecek hiçbir şeyi yaşamayan insanlar da var.

“Yaşarsın, yaşadığının izi kalır” dedi meczup, “yaşamazsın, içinde sızı kalır”

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp