Siyaset, popülizm ve vasatlar

Siyaset, popülizm ve vasatlar


Siyaset, popülizm ve vasatlar

 

 

Trump Kongre seçimlerini kaybetti; ama Senato seçimlerini kazandı. Bu şu demek: Trump’ın alaşağı edilmesini arzulayanların hevesleri kursaklarında kaldı. Çünkü Senato; Amerikan Kongresi’nin “bitirici” kararlarının alındığı kurumdur. Onun alt kanadı olan Temsilciler Meclisi bundan sonra belki Trump’ı sıkıştırabilir; ama onu azledecek araçlar elinde mevcut değildir. Trump seçim neticeleri karşısında rahatlamış gözüküyor.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Beni esas olarak ilgilendiren , Trump’ın alaşağı edilmesi arzusunun ardındaki sâikler. Pentagon ile Beyaz Saray arasındaki gerilimin bunda sınırlı bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Evet, Trump pek de Pentagon’ın dümen suyunda bir siyâset izlemiyor. Sapmaları var. Pentagon da onu sıkıştırarak kendi yörüngesine oturtmak istiyor. Ama bu, Pentagon’ın Trump’dan vazgeçtiği manâsına gelmiyor. Yakın çevresi, onu manipüle temek adına Pentagon aklını temsil eden kişilerce kuşatılmış vaziyette. Trump’dan ölümüne hoşlanmayanlar ise onun neo-merkantilist popülist sağ siyâsetlerinden rahatsız olan ve Pan Avrupa kafalı “incelmiş” orta sınıflar.

Ortada bir gerilimin olduğu muhakkak. Bu sâdece ABD ile sınırlı kalmıyor. Tekmil dünyâda bir karşılığı var. Bugün dünyâ siyâsetlerinin, sağ popülizmler ile sol popülizmler arasına sıkışmış durumda olduğunu düşünüyorum. Bu bölünmede, “sol” ve “sağ “ ayırımı görece ehemmiyetsiz kalıyor; ortak payda popülizm. Misâlen bir sual ortaya koyalım: Chavez ile Trump arasında bir fark var mıdır? Evet ideolojik seviyede bir fark olduğu söylenebilir. Ama ideoloji dışından bakarsak bir sürekliliğin olduğunu söyleyebiliriz. Gerek Chavez gerek Trump siyâsetlerinde millî çıkar önceliklerinin dayatıldığını görüyoruz. Diğer taraftan her ikisinin referans çevresi de, bir dizi toplumsal vasatlar. Bütün mesele vasatların nasıl tanımlanacağında odalanıyor. İdeolojik araçlar tam da burada devreye giriyor. Chavez “fakir halk”ın güçlendirilmesi projeleriyle alâkadardı. Trump’ın söyleminde de hakkı yenmiş ve fakirleşmiş orta sınıfların güçlendirilmesi başat bir yer tutuyor. Popülist söylemin en nâzik kavramlaştırması zâten, bir tür ihyâcılık olan güçlen(dir)me (empowerment) değil midir?

Kapitalizmin krizleri çok defâ “fakirleşme” olarak değerlendirilir. Bununla da kalmaz: Bir adım daha atılır ve II. Genel Savaş öncesi dünyânın tecrübelerinden hareketle, “fakirleşme” ve “vasatlaşma” arasında da bir bağ kurulur. Nihâyet yükselen sağ popülizm ve faşizmler büyük bir tehlike olarak teşrih masasına yatırılır. Aslında hatâ da burada yatıyor. Çünkü bu bakış, süreci bütünlüklü değerlendirmiyor; sağ popülizm ile sol popülizmin aynı mecrâda geliştiği ıskalanıyor.

Iskalanan bir diğer husus da; vasatlığın modern dünyâ siyâsetlerinde veri olduğudur. Vasatlara yaslanmadan modern siyâsetlerin başarılı olması mümkün gözükmüyor. Görmek lâzım gelir ki; egemenliğin târihsel sâhibi olan devletler onu ulusa hiçbir yerde devretmedi. Olsa olsa, bir ulus vasatı üzerinden kendi egemenliğini meşrûlaştırdı. Sınıfsal siyâset tâkibinin kifâyetsizlikleri başarısızlıkları apaçık ortada görülüyor. Buna merkez ve yarı merkez dünyâdan verilebilecek çok sayıda misâl olduğunu düşünüyorum. Stalinist devirde, bizzât sovyetimin sınıfsal niteliğini kaybedip halkçı bir millîlikte karar etmesi (halkların kardeşliği) ve Avrokomünizmin 1970’lerde popülizme teslim oluşu bunu gösteriyor. Yeni Sol’un kültürel temelde “dezavantajlılardan” yana siyâsetlere odaklanması, vasatlara tutunan popülizmin nüfûz gücü ve ve çeşitliliğini gösteriyor.

İleri Batı demokrasisi ise bunu, orta sınıfların refaha erdirilmesi ve kendisini aşırılıklarından arındırması ve konformizme evrilmesi olarak târif etti ve bir seviyede başardı da. Yerlere göklere koyulamayan Batı demokrasileri, kazanım ve çıkarlarından başka şey düşünmeyen, tahayyül gücünü kaybetmiş, iğdiş edilmiş orta sınıflar üzerine binâ olmuştur.

Bugün dünyâda çöken vasatlığın yerleşik standartlarıdır. Vasatlaşma algısı bir yanılsamadır. Zâten varolan vasatlığın standartlarıdır çöken. Bunu en sarih bir şekilde Komünist Manifesto’nun, târihsel gelişmeler tarafından by pass edilmesinde görüyoruz. Marx, “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlara” sesleniyordu. Hâlbuki bugün dünyâda herkesin kaybedecek bir şeyi var; ister ekonomik, ister kültürel olarak. Dünyâ siyâsal ikliminin sâikleri bugün bunların telâş ve panikleriyle yüklü. Tekmil bir ihyâcılık hâkim…Popülizmler, bulanık söylemleriyle vasatları görece daha düşük seviyelerde kurmanın peşinde…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp