Siyasallaşmış, tekelleşmiş, marjinalleşmiş baro yönetimlerinin isyanı…

Siyasallaşmış, tekelleşmiş, marjinalleşmiş baro yönetimlerinin isyanı…


Barolar gibi çeşitli meslek odalarına ilişkin yasa değişikliği uzun süredir gündemdeydi. Ancak son tartışmanın fitilini, Ankara Barosunun ve başka bazı baroların, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın zina ve eşcinselliği eleştiren hutbesine karşı yaptığı açıklama ateşledi.

Eşcinselliği savunarak İslam’a hakaret eden ve “çağlar ötesinden gelen ses” diyen Ankara Barosu, yoğun tepki çekti.

Baroların siyasallaşmanın da ötesine geçerek ideolojik açıklamalar yapması yeni bir olay değil. Tekelleşmiş baroların, 1960 darbesinden 28 Şubat’a, 17/25 Aralık FETÖ yargı darbesinden Hendek olaylarına pek çok konuda gösterdiği ideolojik tavır ve yaptıkları skandal açıklamalar hala aklımızda…

Bugün eşcinsellerin haklarını savunan baroların kapılarında bir zamanlar “Başörtülüler giremez,” yazıyordu. Başörtülü oldukları için baroya kaydı kapılmayan, derse alınmayan pek çok başörtülü avukatın, stajyerin hukuk mücadelesi yeni yeni meyvelerini vermeye başladı.

Ancak öte yandan, barolar gitgide daha fazla marjinal grupların örgütlenme alanlarına dönüşmeye başladı. Örneğin, İzmir Barosu’nun bu yıl 23 Nisan için özel bir yayın yapacağını duyurarak programa HDP’li Meral Danış Beştaş’ı davet etmesi, bize Barış Pınarı Harekatı sürecinde 10 baronun yaptığı skandal açıklamaları hatırlatmıştı. 

İzmir Barosu başta olmak üzere Türkiye genelindeki 10 baroya, Türk Tabipler Birliği ve Türkiye Mimarlar Odası gibi meslek odaları da katılmış ve Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK’ya karşı gerçekleştirdiği operasyonları durdurmasını istemişti. Açıklamasında “Suriye’nin kuzeyi” ifadesi yerine “Kuzey Suriye” diyerek adeta PKK’nın kuzeyine yerleştirildiği bölünmüş bir Suriye’yi benimseyen ve bir “PKK devletçiği” oluşumuna ses çıkarmayan İstanbul Barosu, operasyonun “ölüm, acı ve yıkımdan başka bir şey getirmeyeceğini” söylemişti.

Ne yazık ki, avukatların mesleki gelişimleri açısından faaliyette bulunmaları beklenen baroları, temsilde adaletsizliğe sebep olan, anti-demokratik mevcut yapısı, küçük bir grubun baroya kayıtlı tüm avukatları temsil edercesine siyasi ve ideolojik sesler haline getirdi.

Dünya hukuk denkleminde Batılı baroların ve avukatların en az yüzde elli oranında etki gücü varken, mevcut kayıtlı avukat sayısı ile dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun ya da Türkiye Barolar Birliği’nin uluslararası rekabet ortamında hiçbir varlık gösterememesi, mesleği öncelemek yerine, iç siyaseti şekillendirmeyi amaçlayan, arkaik statükoyu destekleyen veyahut marjinal duruşlarını tüm avukatların tavrı imiş gibi göstermek isteyen bu küçük zümrelerin adeta bir kartel oluşturmak için çabalamasının bir sonucu.

CHP, HDP gibi partilerin bir organı imiş gibi yönetilen siyasallaşmış barolar, bugünkü yapılarıyla yönetilmeye devam edemez. Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği Başkanı ile beraber 78 baro başkanı, Ankara’da siyasi partilerin grup başkan vekilleri ile toplantılara katılıp görüş alışverişinde bulunmuşken, mevcut statükoyu sürdürmek isteyen İstanbul ve Ankara Barosu bu toplantılara katılmamıştı. Akabinde bazı barolar İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüş başlattı. Baro başkanlarının yürüyüşüne konan yanlış engel, konuyu ağırlıklı olarak hukukçuları ilgilendiren bir meseleden farklı bir noktaya çekti. “Savunma durdurulamaz” sloganı ile sanki avukatlar engelleniyormuş gibi bir saptırmaya yol açan bu olayla, gerçekte var olmayan bir şeyi konuşmayı başladık.

Oysa yasayı değiştirme niyetindeki amaç, yeknesak, kısıtlı ve tekel haline gelmiş baroların yerini, esasen örgütlenme özgürlüğünü hedef alan daha özgürlükçü, daha demokratik, daha eşitlikçi baroların alabilmesinin önünü açmak. Bu değişiklik elbette aldıkları düşük oylara rağmen adil olmayan yapı sayesinde seçilen ve kurdukları monopolü kaybedecek bazı baro yönetimlerini rahatsız edecektir; onların keyifleri kaçacak, huzurları bozulacaktır. Ancak ayrımcılığa maruz kalan, kendi düşüncelerini temsil etmeyen baro yönetimlerinin baskısı altında sesini duyuramayan, mesleki olarak desteklenmeyen avukatların haklarını savunan yeni bir yasaya ihtiyaç çok uzun zamandır ortada. 1969 tarihli Avukatlık Kanunu’nun kabulünden bu yana Türkiye’deki avukat sayısı bugün 10 katına çıkmış durumda. Malum çevreler ne derse desin, artık mızrak çuvala sığmıyor. Yeni bir düzenleme yapılmasının zamanı çoktan geldi ve geçiyor.

Google+ WhatsApp