Siyasal kısırlık ve muhalefet

Siyasal kısırlık ve muhalefet


Siyasal kısırlık ve muhalefet

 

 

Siyâsal alanın en dinamik tarafını muhalefetlerin beslediğini öngörebiliriz. Hele hele ortada uzun sürmüş bir iktidâr varsa bu dinamizm daha da net ortaya çıkar. Muhalefetler bu tarz durumlarda, toplumsal yılgınlık ve bıkkınlık yaşayan kesimlere , yenilenme, değişim gibi kavramların rüzgârıyla umut verir ve “yıpranmış” iktidârı sarsacak tezler , programlar arz eder.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


16 senelik AK Parti iktidârı karşısında en başta CHP’den de beklenenin bu olması gerekir. Gelin görün ki bu bir türlü olmuyor. Sebepleri üzerinde düşünmek lâzım. Evet, CHP, liderinin de îtiraf ettiği üzere bir “metâl yorgunluğu” yaşayan AK Parti karşısında beklenen performansı gösteremiyor. Kabûl etmek gerekiyor ki Sayın Muharrem İnce, hitâbeti kuvvetli bir “çetin ceviz” siyâsetçi olarak, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin ileri sürebileceği en optimâl adaydı. AK Parti’ye karşı olan “memnuniyetsiz” kitleleri büyük ölçüde konsolide etmeyi de başarmış gözüküyor. Kendi nam ve hesâbıma, çok zayıf bir ihtimâl olarak görsem de; eğer seçimler 2.tura kalırsa, diğer muhalif aday olan ve kendisinden beklenenen performansı göstermeyen Sayın Merâl Akşener’e verilen oyları da rahatlıkla kazanabileceğini düşünüyorum. Tabiî ki bu oranlar Sayın İnce’ye ipi göğüsletmeye yeteceğini zannetmiyorum. Her neyse, işin aritmetik faslına girmek niyetinde değilim. İlgilendiğim, daha çok Sayın İnce’nin söyleminde dilen bâzı hususlar.

Sayın İnce, söylemiyle AK Parti’den rahatsızlık duyan kesimlerin hislerine tercümân oluyor. Siyâsette en kaba karşılığıyla “vurmak”tır bu. “Vurdukça” taraftarlarınızı konsolide edersiniz. Ama aynı metodla yeni taraftar kazanmanızı da zora sokarsınız. Çünkü esas olan “mütereddit” olanları kazanarak desteklerinizi arttırmaktır. Sayın İnce’nin en fazla burada başarısız kaldığını görüyorum.

Sayın İnce’nin yapabildikleri, CHP’nin dindâr kesimleri rahatlatmak için uzlaşmasız katı bir lâik olmadığını, kendisinin de fenâ bir dindâr olmadığını vurgulamaktan öteye gitmiyor. Bu sûretle mütereddit dindârlara hoş görünmek istiyor olabilir. Ama bu metodun fazla bir karşılığı olduğunu sanmıyorum. Nasıl bir zamanlar çarşaf açılımı CHP’ye bir şey kazandırmadıysa, uçağa binerken tevekkül gösterdiğini ve Âyet el Kürsî okuduğunu söylemesi de Sayın İnce’ye fazla bir şey kazandırmayacaktır.

Ben daha çok, Sayın İnce’nin mitinglerinde savunduğu, lâkin için için aleyhine işlediğini düşündüğüm bir kavramın üzerinde duruyorum. Programının belkemiğini “tarıma dayalı sanayileşme (kalkınma)” modeli oluşturuyor. Sık sık, tarımın ve hayvancılığın ıslah edilerek modernleştirileceğini ; şehirlere olan hicretin engelleneceğini, böylelikle şehirlere yığılmış olan büyük kütlelerin yeniden köylerine çekilebileceğini söylüyor. İşte bu, Sayın İnce’nin en zayıf ve kısır tarafını ortaya koyuyor. Haksızlık da yapmayalım; esasta bu CHP’nin bir türlü üzerinden atamadığı; dönüp dolaşıp yeniden takıldığı bir tuzak.

Cumhûriyetin kurucu partisi olan CHP’nin karşısında %80’ini köylerde fakr-u zarûret içinde yaşayan bir kitle vardı. CHP tercihini yaptı ve bu kitleyi kazanmak yerine, onları kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak gördü. Kısa sürede, olduğu kadarıyla, kentli(burjuva) değerlere dayalı bir ortalama kent partisi hâline geldi. Çoğu defâ açıkça söylenmese de-hoş; yer yer ve zaman zaman ağızlarından kaçırırlardı- zihinlerinin gerisinde köylüyü köyünde tutmak; bu arada yeni,bir zihniyetin mahsûlü olan ulusal bir burjuva yaratmak vardı. Bu sûretle, bütün yatırımlarını kentlere yaptı. Köycülüğü ve köylücülüğü ise tamâmen bir yanılsamaydı. Haydi Marx’ın söylediği gibi söyleyelim; “ideolojik bir çarpıtma”dan başka bir şey değildi. Köy enstitüleri köylüyü “köyünde” kentli değerlerle buluşturmak gibi tuhâf ve içi boş projeydi. CHP, sol bir dönüşüm yaşadığında bile tablo değişmedi. Merhûm Ecevit solculuk adına köy-kent gibi tuhaf, giderek groteskleşen bir projeye sarılmaktan kendisini alamadı.

CHP’nin bir türlü kabûl edemediği, merkez-çevre ilişkilerinin, merkezin kontrolünden çıkmasıdır. Bugün, evet bütün çarpıklıklarıyla da olsa bu, geriye çevrilemez bir Türkiye gerçeği, verisidir. Bu memleketin insanları ağır hayât şartlarıyla çevrelenen toprağa küsmüştür. Beğenelim, beğenmeyelim, asla geriye gitmeyi, yeniden toprakla buluşmayı istemez. İnsanlar kültürel düzeyde bağlarını kuvvetli bir şekilde sürdürmekte; hattâ “Nerelisin?” sorusuna verdikleri cevâplarda gururlu bir şekilde geldiği yerin adını vermektedirler. Büyük kentler sayısız köy, kasaba derneğine ev sâhipliği yapıyor. Yeni kentli yurdumuz insanı yazları köyünü ziyâret etmekten, orada bir ev yaptırıp veyâ baba evini onartarak “yazlamayı” halâ sevmektedir. Köyünün yolunu, çeşmesini, camiini yaptırmaktan mutluluk duyar. Ama toprağı işlemek, hayvancılık yapmak derseniz size güler geçer. Tarıma dayalı sanayileşme programı aslında CHP’nin siyâsal “alt bilinci” demek olan bir takıntıyı yeniden üretiyor.

CHP, çevre tarafından “işgâle” uğradığını düşündüğü kentlerde yalnızlaşıyor, kireçleniyor. Derdi bu dinamiği sırtlamak değil. Bundan şikâyet etmek ve mümkünse süreci geriye çevirmek istiyor. Tarıma dayalı sanayileşme modelinin üzerinde Köy Enstitülerinin, Köy Kentlerin hayâleti dolaşıyor. Becereceğinden değil, ama bunu istiyor. Ne güzeldi değil mi, o eski kentlerin insansızlığı, tenhalığı?…Türküsü bile ne “lirik”ti: Uzakta bir köy vardı; gitmesek de, görmesek de bizim olan bir köy…

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp