Sistemin Kıskacındaki Kur'an Yolcuları

Sistemin Kıskacındaki Kur'an Yolcuları


Mukaddes Tuva01 · SİSTEMİN KISKACINDAKİ KURAN YOLCULARI

İnsanlar tarafından oluşturulmuş sistemlerin tamamı sadece dünyayı göz önüne alan yaşam biçimlerini dayatırlar. İşte biz de böyle bir sistemin içinde yaşıyoruz. Yüce Allah’ın önerdiği yaşam biçiminde ise hem dünya hem de ahiret hayatı gözetilmektedir. Ahireti yok sayan bir sistemde yaşadığımızdan dolayı bu sistem bizi ahiret ile dünya arasında bir tercih yapmaya mecbur bırakıyor. Bu sistemde ahireti tercih etsek dünyayı, dünyayı tercih etsek ahireti kaybediyoruz. İçinde yaşadığımız hayat biçiminde ahiret gözetilerek insanın önüne konulmuş tek bir kanun, tek bir davranış kalıbı bulunmamakta. Bu sistemlerin belki de en zalimce tarafı insanın ahiretini ve dünyasını iki ayrı dünya, biri diğerini yok eden iki seçenek haline getirip dayatmasıdır. Bakmayın seçenek dediğime, yoksa eğer ahireti tercih ederseniz size yaşam alanı vermemekte, ahirete dayalı yaşam biçimlerinizi yaşayacağınız tek bir metrekare bile bırakmamaktadır. Bu sistemlerin yaptığı şey size iki seçenek sunmak ama seçeneklerden sisteme uymayanı tercih etmeniz halinde size yaşam hakkı vermemektir. Buna seçenek denirse seçenektir. 

 

Yüce Allah’ın önerdiği yaşam biçiminde “dünya” ve “ahiret” biri diğerinin zıddı iki ayrı seçenek değildir. Çünkü ikisi ayrı ayrı, biri diğerinden bağımsız olarak yaşanan iki hayat değildir. Hayat, dünya ve ahiretin uyumlu birlikteliği temeline oturtulmaktadır.

 

Yani Yüce Allah’ın önerdiği yaşam biçiminde ne dünya hayatı ne de ahiret hayatı yok sayılır. Sistem ikisinden biri üzerine değil ikisinin birlikteliği üzerine kurulmuştur.

 

Günümüz dünyasında kurulan sistemlerin tamamı “ahireti yok saymak” temeli üzerine kurulmuştur ama bu değildir ki dünyayı mamur etmeyi hedeflemişlerdir. Hayır, aslında ahiret ve dünya uyumunu bozmakla sadece ahireti değil dünyayı da yok etmeye, fesada uğratmaya yol açmışlardır.

 

Çünkü insan düşüncesinin doğal yönü “somut olandan soyut olana doğrudur.”

 

İnsan türünün somut olandan soyut olana doğru olan yolculuğunun yönü “soyut olandan somut olana doğru” çevrilmesi durumunda hem soyut hem de somut fesada uğramaktadır.

 

İnsanın etrafındaki varlıkların tamamı somut varlıklardır ve bunlarla ilgili bilgilerimizi somut olan şekillerle elde ederiz. Görürüz, duyarız, koklarız, dokunuruz, hissederiz, tadarız. İşte bunların hepsi somut şekillerdir. Fakat görerek, duyarak, koklayarak, tadarak elde ettiğimiz bilgiler etrafımızdaki varlığı anlamlı hâle getirmemiz için bize yetmemekte, sadece bu bilgiler bizi mutmain hâle getirememektedir. Sadece bu yollarla elde ettiğimiz bilgiler bizi mutlu etmemektedir. Ağacın yeşilliği, gökyüzünün maviliği, içimize çektiğimiz nefesin vazgeçilmezliği bizi kesmemekte, görünenin ötesinde daha yüce anlamların olduğu ve olması gerektiği arayışına itmektedir.

 

Soyut ile somut arasındaki farkı en anlaşılır ifadelerle betimleyecek olursak GÖRÜNEN-GÖRÜNMEYEN veya MÜŞÂHEDE-GAYB şeklinde betimleyebiliriz.

 

Görünen şeyler için insan türünün bir kavram kargaşasına veya tanım yanlışlığına düşmesi mümkün değildir. Çünkü görülen, duyulan, tadılan, dokunulan şeylerin hepsini herkes görmekte, herkes duymakta, herkes koklamakta, herkes tatmaktadır.

 

İnsanların somut şeyler üzerinde ittifak edebilmesi için LİSAN bile gereksizdir. Somut şeyler üzerinde aynı tavırları geliştirmek için hayvanlardan daha yukarı kabiliyetlere sahip olmak bile gereksizdir.

 

Bir adım daha ileri giderek “Somut şeyler üzerinde ittifak etmek için AKIL bile gereksizdir.” dememizde bir sakınca yoktur.

 

İşin içine akıl karışınca her şeyin anlamı birdenbire değişmekte, somut olan dünya yetersiz hâle gelmektedir. Tabiri caizse akıl denen şeyi somut bir dünyaya hapsetmek zulümlerin en büyüğüdür.

 

Somut bir dünyaya takılıp kalmış, somut olandan soyut olana doğru yolculuğa çıkmamış her akıl israftır.

 

Aslında buraya kadar söylediklerime ateistinden Yahudi’sine, kapitalistinden egzistansiyalistine herkes katılmaktadır. Ama buradan sonrasında kıyamet kopmaktadır.

 

Somut olandan soyut olana doğru yapılacak bu yolculuk nasıl yapılacaktır?

 

İşte ideolojiler, filozoflar, dinler tam da burada devreye girmektedir.

 

Çünkü onlar da somut dünyayı anlamlı hâle getiren değerlerin hemen hemen tamamının aslında soyut değerler olduğunu çok iyi bilmektedirler.

 

Soyut, “İnsanın somut şekillerde ulaşabildiği, somut bilgi edinme yöntemleri ile, hakkında bilgi edinebildiği bir alan de-ğil-dir.”

 

Mesela, elmaya tadını ne vermiştir? Bu sorunun somut cevabı; “Toprağa bırakılan tohumun toprak, hava ve su ile uyumlu birlikteliği sonucu elma oluşmuş ve bu tadı almıştır.” diyebiliriz. Demesine deriz ama sonsuz sayıda alternatif sonucu olan bu birlikteliğin inanılmaz bir dakiklik ve inanılmaz bir plan ile işlemesi, görünenin arkasında başka bir şeyin olması gerektiğine götürmektedir.

 

İşte soyut “görünenin arkasında olması gerektiğine inandığımız şey”dir.

 

Yani görünmeyen ve görme, koklama, duyma, dokunma, tatma gibi somut bilgi edinme yöntemleri ile ulaşılamayan bir alan...

 

İnsanlar tarafından önerilen sistemlerin tamamı, insanı işte bu somut dünyanın ötesine geçmeyen ve geçmemesi gereken varlıklar olarak algılamakta, değer yargılarını da buna göre oluşturmaktadır. Yani bu sistemler insana gördüğüyle, duyduğuyla, kokladığıyla, tattığıyla ve dokunduğuyla yetinmesini, yetinmez ise ona hayat alanı bırakmayacağını söylemektedir.

 

Soyut olan için ise “Biz sizin yerinize gittik gördük, sizin gördüklerimize itimat etmekten başka seçeneğiniz yoktur.” denmektedir.

 

Her ne olursa olsun insan düşüncesinin somut olandan soyut olana doğru yolculuk yapabilmesinin iki yolu vardır. Ya kendisinden daha akıllı bir kılavuz edinecektir ya da o yolculuğa kılavuz olmadan çıkacaktır.

 

İdeolojilerin, dinlerin, felsefelerin hemen hepsi işte bu soyut yolculukta kılavuz olma iddiasındadır.

 

Çünkü hepsi düşünceyi -ki o da soyuttur- yönlendirmektedir.

 

Yüce Allah’ın kitabı olan Kur’an bu iddiayı daha ilk satırlarda söylemektedir. (huden lil muttakin)

 

Kur’an’ın kılavuzluğu “müminim” diyen hemen herkes tarafından zaten kabul edilmektedir. Burada sorun çıkaran şey Kur’an’ın kılavuzluğunun içeriği değil, onu kılavuz edinen insanın içeriğidir.

 

Putperestlik; taştan, tahtadan, alçıdan, demirden yapılmış bir takım anlamsız şekillerin önünde PEREST olmak değildir. Putperestlik; soyut birtakım değerleri somut semboller haline getirip, o somut sembollere değer vermektir. New York’taki Manhattan adasında bir elinde kitap diğer elinde meşale tutan devasa kadın heykeli “ÖZGÜRLÜK” gibi soyut bir değerin somut şekilde sembolize edilmiş hâlidir mesela.

 

Türkiye sınırları içinde her devlet dairesinde, okullarda, meydanlarda ve dahî işyerlerinde binlercesi dikilmiş olan M.K. putları aslında o kişinin bedenini değil fikirlerini temsil etmektedir. Hiçbir Kemalist o putların ölmüş gitmiş o kişinin bedenini temsil ettiğine inanmaz.

 

Yani onlar da soyut değerlerin somut sembolleridir.

 

İşte bu durum, düşüncenin somuttan soyuta doğru olan yolculuğunun tersine dönerek soyutun somutlaşmaya dönüşmesidir.

 

Putperestlik ise o heykellerin önündeki ritüeller değil, kafalarda taşınan düşüncenin ta kendisidir.

 

Şimdi bizler ahiret ile dünya arasında bizi bir seçime mecbur bırakan bir dünyada, soyut değerleri yok sayan sistemlerde yaşayan kişileriz. Kur’an’a iman etmekte ve onun bizim tek kılavuzumuz olduğunu iddia etmekteyiz. Bu iddiamızın bir temele oturması için bizim ve kılavuzumuzun içeriği hakkında KONUM TESPİTİ yapmak zorundayız. Bugüne kadar söylediklerimizde ve yazdıklarımızda hep KILAVUZUN içeriği hakkında söz söyledik ama onu kılavuz edinen bizlerin içeriği hakkında söz söylemedik. Aslında söylememiz de gerekmemektedir. Çünkü herkse kendi içeriğini yani kendi konumunu kendisi ölçmek ve tespit etmek zorundadır. Fakat madem ki kolektif çalışma içine girilmiştir o halde kolektif bir dille konum tespiti yapmamızın da bir sakıncası olmamalıdır.

 

Kendi kolektif konumumuz için şunları diyebiliriz:

 

1- Dünya ve ahireti birbirinden ayıran ve ikisi arasında bir seçim yapmayı bize dayatan, ahireti tercih etmemiz durumunda bize yaşam hakkı tanımayan bir sistemin içinde yaşamaktayız.

 

2- Bu sistemin tüm değerleri soyut olanı somutlaştırma ve soyut değerlere yaşam hakkı vermeme temeli üzerine oturtulmuştur.

 

3- Kolektifi oluşturan her bir birey soyutu yok sayıp somut değerlerden ötesini insana yasaklayan bir eğitimden geçmiştir ve eğitiminden sonra da ona uygun bir yaşam biçimi yaşamaktadır.

 

4- Tüm sosyal hayat, aileden ülkeye kadar tüm birimleri ile SOMUT korkular, somut umutlar, somut hayaller, somut hedefler üzerine bina edilmiştir ve sistem kurucular, kurdukları sistemin içine sızmış soyut korkuları, umutları, hayalleri bir virüs gibi görmekte ve içinde yaşadığımız toplumları o virüse karşı durmadan aşılamaktadır.

 

5- Bireysel yetenekler ve yetkinlikler açısından bazı yeterlilikler elde edilse bile bu yetenek ve yeterliliği pratik edebilecek alanlar hiç yoktur. Bu yüzden uğraşların tamamı ya bilgisayar ekranına ya kitap haline gelmiş yazılara ya da böylesi mesajlaşma platformlarına hapsedilmiş durumdadır ve o yetenek ve yeterliliğin ekranlardan, kağıtlardan hayata taşınması baş etmesi imkansız zorluklarla karşılaşmaktadır.

 

İşte bu konumda olan kolektif bireylerin kafalara yerleşmiş ve sürekli aktif olan Putperest düşüncenin tüm etkilerinden kurtulması neredeyse imkansız hale gelmektedir. Aktif haldeki somut dünyaya hapsedilmiş düşünceleri, o dünyadan çıkarıp Kur’an’ın kılavuzluğuna razı etmek, hemen her dakika, her saniye kestikçe yerine yedi baş çıkan bir yılanla mücadele etmek gibi bir şeydir.

 

O dünya aktif bir dünyadır ve siz hangi önlemi alırsanız alın hangi çıkışı bulursanız bulun somut dünyada aldığınız önlemlere önlem almakta, bulduğunuz çıkışı bir daha açılmamacasına kapatmaktadır.

 

Karşımızda hiç hareket etmeyen bir düşman mankeni durmamaktadır. Tam tersi bizden çok daha aktif ve etkili bir düşman durmaktadır.

 

Öteden beri tek kelimeyle kafirken mümin olanları anlatan rivayetleri anlamamışımdır. Hatta Musa ile mücadele eden sihirbazların bir anda kafirken mümin olmalarını da anlamamışımdır. Nasıl olur da insan bu kadar kolay değişir?

 

Yine kafamda şu soru hep durmaktadır... Bu sistemler içinde yaşayan bizlerin çok iyi ve hakiki mümin olabilmesi mümkün değil midir? Ekmek alsak bile onun yararına iş yaptığımız bu sistemler içinde Yüce Allah’ın razı olacağı bir mümin olmamızın bir yolu yok mu?

 

VESSELAM.

Google+ WhatsApp