Sırrını örten esrar

Sırrını örten esrar


Bizi, parçası olduğumuz bütünlüğü seziyor olmaktan da alıkoydular. O bütünlüğü bütün hakikatiyle biliyor olmamız, kendi aklımız ve fikrimizle mümkün değildi ama seziyor olmanın, farklı farklı yollardan giderek de olsa arıyor olmanın imkanlarına sahiptik. Hâlâ da sahibiz aslında. Ancak o mübarek merakın içimizin bir yerinde yeşermesine yol verecek iklimden uzaklaştık. Bütünlüğünden habersiz bir parçaya dönüştük, parçanın dar kalıpları içinde yaşamaya alıştık. Bütünlük sezgisine sahip olmak, her parça için, tabiatı gereği kendisini hakikate doğru götürecek adımların ilkini teşkil eder. O adım olmadan başka adımlar da olmaz; hayatın bütün devinimi faydasız bir yerinde saymaya, hatta kendini gizleyen bir hareketsizliğe teslim olur.

Bu durumda kişi, harekete duyduğu öz ihtiyaçla, dışındaki akışkanlığı kendine mal etmeye yönelir. Bu parçanın her geçen gün artan bir hızla bütünlük bilincini kaybetmesine yol açar ve onu kendi kör sınırlarının tutsağı haline getirir.

“İnsan sürekli değişen bir rüzgarın rüzgar arpı üzerindeki değişimleri gibi -ki onu hareketiyle, sürekli değişen melodiye doğru hareket ettirir-, üzerine bir dizi dış ve iç etkinin sevk edildiği bir alettir. Ama insanın içinde ve belki de bütün hisli varlıkların içinde, lirdekinden farklı davranan ve sadece melodi değil, ahenk de üreten bir ilke vardır. O ilke söz konusu ahengi, o şekilde dalgalandırılmış sesleri ve hareketleri onları dalgalandıran etkilere içsel olarak uydurmak suretiyle oluşturur” diyor Percy Bysshe Shelley ‘Şiirin Bir Savunması’nda.

Bir nota kendi başına nedir; bir melodinin dokusu içinde kendine ait yeri bulamıyor, bilemiyorsa... Bir melodi kendi başına nedir; alemin sonsuz musikisi içinde her melodinin bir nota mesabesinde olduğundan habersizsek hepimiz.

“İçimden bir ses kulağıma sürekli şunu fısıldıyor” diye yazdı elindeki deftere, “yolun sonu olduğunu sandığın her yer seni sonsuzluğa körleştiriyor!”

Sırf biz daha fazlasını aramadığımız için; bakınca gördüklerimiz göremediklerimizi, kulak verince işittiklerimiz işitemediklerimizi, biraz durup düşününce düşündüklerimiz düşünemediklerimizi, her gün koşar adım yaşadıklarımız yaşayamadıklarımızı kendi esrarı içine örtüp, gizliyor.

Her olan şey, olan bir başka şeyden doğar. Hayat sonsuzca doğurgandır. Bizler sürekli olan bitene baktığımız için sürekli bir göz kamaşması yaşar ve yaşadığımız hayatla perdeleniriz. Asıl mesele olan biten değil, o olan biteni sonsuzca çeşitleyen doğurganlıktır.

“Çocukluktan ölünceye değin işlenmiş cürümlere, çekilen acılara ve tanıklıklara rağmen cümle insanın kalbinin derinliğinde mağlup edilemez şekilde kötülüğü değil iyiliği bekleyen bir şey vardır. İyi, kutsalın yegane kaynağıdır. İyinin ve iyilikle ilişkide olanın dışında kutsallık yoktur” diyor ‘Kişi ve Kutsal’ kitabında Simone Weil.

Bazı bilmeceler, verilebilecek her türlü ipucunu önümüze sürerek cevabını bizden gizler.

Bir de şunu düşünün; herkesin kolayca sonlara teslim olduğu bir yerde sonsuzluk ne hisseder?

“Kendimizi ne sanıyoruz?” diye sordu beyaz saçlı adam kendini dinleyenlere, “Kelimeler olmadan sessizliği tarif edebiliyor muyuz?”

Google+ WhatsApp