Siretü’l-Kur’an – 9. Ders – Ders Metni

Siretü’l-Kur’an – 9. Ders – Ders Metni


Siretü’l-Kur’an – 9. Ders – Ders Metni

İçerik İndeksi [göster]

Siretü’l-Kur’an – 9. Ders – Nebi’nin Kur’an Öncesi Hayatı – 03.02.2019

Değerli dostlar, hepinizi selamların en güzeli ile selamlıyorum. Selamün aleyküm. Sabahul hayr. Sabah bihayr. Roj baş. Parului. Good morning. Guten morgen. Hutun morgen. Bonjur. Bonjorno. Dobluritro. Kin dobre. Yuragelt. Selamet pagi. Ohayōgozaimasu. Zaoen. Haberi.

Dünyanın neresinde insanlar birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa benim de kendilerini öyle selamladığımı varsaysınlar. Zira selam İslam’ın parolasıdır. İslam “silm” kökünden türetilir. “Silm” barış demektir. İslam Allah’ın küresel barış projesidir. Ama kendini Müslüman diye adlandıran kitleler; kütleler Allah’ın barış projesini savaşa dönüştürüp, yeryüzünü savaş arenasına çevirdiler. Bunun suçunu İslam’a yüklemek İslam’a zulüm olur. O zaman bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyor. O zaman eleştirel aklı devreye sokup sormalıyız: Yanlış nerede? Nerede yanlış yaptık? Nerede tersine çevirdik? Nerede ters bağladık? Allah’ın dinini nasıl insanın kültürüne dönüştürüp içimizdeki canavarı dinin içine saldık, içimizdeki faşizmi dinin bağrına saldık ve nasıl ettik de bu güzel dini böylesine zararlı bir nesneye, zararlı bir fikre, zararlı bir inanca, insanlığın insanlığını yok eden, mensuplarının ahlakını çürüten, mensuplarının aklını yok eden, iradesini yok eden, vicdanını yok eden, insanlığını yok eden, kalitesini bitiren ve kalitesizliğe mahkûm eden bir kapalı havza kültürüne dönüştürdük? İşte soru bu ve buna benzer sorular.

Nasıl olduğunun en tipik örneklerinden birini geçen hafta yaşadık. Geçen hafta Manisa’da konferansımız vardı. Aylar öncesinden belediye salonu kiralanmış, bedeli ödenmiş, her şey hazırdı. Fakat bir tarikatın mensupları, müritleri, mür-itleri hep beraber “biz bu konferansı iptal ettirelim” diye bir kampanya başlatmışlar. Bu ilk değil. Yıllar önce Bursa’da olmuştu. Daha sonra İstanbul’da yine bir belediye salonuna misafir olacakken aynısı olmuştu. Yine bundan çok değil birkaç ay evvel Üsküdar Belediyesi’nde yapılacak ‘İman Sempozyumu’na yapmışlardı aynı provokasyonu, aynı saldırıyı ve zorbalığı. Ve şimdi de burada yaptılar. Ve bu ilk değildi, son da olmayacak. Bunlar güya tasavvufun dervişleri. Yola nasıl çıkmışlardı bunlar? “Ed-dünya cîfetun we tâlibuha kilâbun” diye çıkmışlardı. “Dünya leştir, onun talibi köpeklerdir.” Gördük ki dünyanın talibi, leşin talibi bunlarmış. Kimseye, köpeklere bile leş bırakmadılar. Hepsini ama hepsini topladılar. Harun pozuyla çıktılar birer Karun’a dönüştüler. Ne diye çıkmışlardı: “Bir dost bir post yeter bana”. Meğer dost dedikleri tüm insanlığı köleleştirmek yani “The Walking Dead”de olduğu gibi “yürüyen ölüler” toplumu oluşturmak. Kendileri gassal olmak, ölü yıkayıcı; müritlerini de gassal elinde meyyite, ölülere çevirmekmiş. ‘Bir post’ dedikleri meğer dünyanın tüm gücü ve iktidarıymış. ‘Sultanlar, krallar, yöneticiler, başkanlar, cumhurbaşkanları, başbakanlar, melikler, halifeler yeryüzünü yönetsinler, biz de onları yönetelim’ derdindelermiş. Meğer buymuş dertleri, anlaşıldı. Onların İslam’a operasyon çeken en ünlü isimlerinden İbn-i Arabi “fakihler ümmetin firavunlarıdır” diyordu. Evet bu cümle ona ait; “Fakihler ümmetin firavunları.” Kendi döneminde belki bunu söylerken firavunluk yapan fakihler vardı. Adamın derisini yüzdürmek için fetva vermek nasıl bir şeydir? Nesîmî’nin başına gelen buydu. Adamı yakmak için fetva vermek nasıl bir şeydir? Dolayısıyla bunlar olmuş olabilir, oldu ve gerçekten ben de buradan tel’in ederim. Böyle bir şey günümüzün müşriklerinin en tepesindekine yapılacak olsa önce ben gerilirim. İnsan olun derim, insan. Dolayısıyla belki bunu söylerken haklıydı ama şimdi tarikatçılar, şeyhler bu ümmetin firavunları oldular. Zira firavun gibi yaşıyorlar. Ellerinin altındaki insanların akıllarını esir ediyorlar. Hiçbir şey üretmiyorlar, ama hiçbir şey! Ne fikir, ne ürün, ne hizmet ama herkesin üretiminin üstüne konuyorlar. Emperyalizmden mı söz etti bir tanesi? Emperyalizm içinizde! Amerika hiç bu ümmeti şeyhler kadar sömürmedi. İngiltere bu ümmeti hiç şeyhler kadar sömürmedi. Onlar sömürüyorlar. Emperyalizmi siz içinizden çıkarmışsınız. Hiçbir şey üretmeyen insanlar Karun gibi yaşıyorlar, başınıza sultan kesiliyorlar, milyarlarca doları hiç kimseye hesap vermeden yönetiyorlar, binlerce, yüz binlerce hatta belki bazen milyonlarca insanın aklına ipotek koyuyorlar, onları birer yürüyen ölüye dönüştürüyorlarsa bundan daha beter emperyalizm mi olur? “Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek. Sen derviş olamazsın…” diye çıktılar yola. Derviş kapının alt eşiği demek Farsça’da. Herkes üstüne basar gider, basar gelir. Yani üstümüze herkes bassa da yine ağzımızı açıp sesimizi çıkarmayız iddiasındalardı. Şimdi hepimizin üstüne basıyorlar. Şimdi hepimizin herkesin sözünü kesiyorlar, ağzını tıkamaya çalışıyorlar, ellerindeki tüm gücü kullanarak firavunluk yapıyor ve gücün sözcüsü olup sözün gücünü yok etmeye çalışıyorlar.

İptal ettirmek için organize oldukları konferansın adı “Kur’an’ın Devrimleri” idi. Müşrikler! Bunların ataları Kur’an’a karşı savaşıyorlardı. Ama ataları bunlardan daha dürüsttü. Onlar Kur’an konuşanın ağzını tıkamıyorlar fakat ses anlaşılmasın diye gürültü yapın diyorlardı. Bunlar bir tık ileri, üç tık ileri götürdüler. Ses de çıkmasın diyorlar. Ses de çıkmasın! Ses çıkaranı yok etmeye kalkıyorlar. Onun için bunlarla mücadele etmek aynen bir yangınla, bir afetle, bir felaketle mücadele etmek kadar insani, genel, doğal ve gereklidir, şarttır. Yoksa akıllarını ipotek edip de kendilerini sömürdükleri sürülerine istediklerini yaptıracaklar. Onları birer taş gibi kullanıp bazen Kur’an’ın ayetlerini taşlayacaklar, bazen emeği taşlayacaklar, bazen iradeyi taşlayacaklar, bazen aklı taşlayacaklar, bazen vicdanı taşlayacaklar ama hep insanı taşlayacaklar, bazen de ehl-i Kur’an’ı taşlayacaklar. Ama taşlayacaklar. Onun için insan olan insan, onlarla mücadele etmek zorundadır. Eğer şirkle mücadele etmiyorsa kendine mümin diyen bir insan, o Allah’a verdiği sözü yiyor demektir. Çünkü Müslüman olmak aynı zamanda şirke karşı çıkmaktır. Şirke karşı durmaktır.

Evet değerli dostlar, bu girizgâhtan sonra dokuzuncu dersimizde yine beraberiz. Hamdolsun, şükrolsun. İyi gidiyor demiştim ya, iyi gittiğinin delilini buradan görebilirsiniz. Eğer ses yüksek çıkıyorsa, paçanıza saldıranlar çoğalıyorsa, kervanın yürüdüğüne başka bir delil aramaya gerek yok. Kervan yürüyor demektir. Anlam kervanıdır bu. Bu sözün gücünün kervanıdır, gücün sözü değil. Bu anlamsızlığın değil anlamın kervanıdır. Amaçsızlığın değil amacım kervanıdır. Bu akletmenin kervanıdır. Bu; söz üstün olsun, fikrin önü açık olsun, çeşitliliğimiz zenginliğimiz olsun, hiç kimsenin sözü ağzında kalmasın, herkesin sözünü dinleyelim ama en güzeline uyalım kervanıdır. Bu kervan, “eğer din bizi daha iyi insan etmiyorsa, daha akleden, daha kaliteli, daha insan, daha insanca, daha özgür insan etmiyorsa; holigan eder, canavar eder, mahveder” diyenlerin kervanıdır. Bu kervan “dindarlığını Allah’a göster, bana insanlığın lazım” diyenlerin kervanıdır. Bu kervan, “cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artar. O zaman cahile din verme, cahilin cehaletini gider” diyenler kervanıdır. Bu kervan, “eğer insanlığımız biterse Müslümanlığımız o gün biter. Onun için insan olmadan Müslüman olunmaz” diyenlerin kervanıdır. Bu kervan, Müslüman olmak insanlığın sadakası olmak, barış büyükelçisi olmak demektir. Girdiğiniz yere eğer huzur götürüyor, saadet götürüyor, barış götürüyor, akletme götürüyor, irade götürüyor, vicdan götürüyor, merhamet götürüyor, liyakat götürüyor, ehliyet götürüyor, adalet götürüyor iseniz o zaman Müslüman geldi derler. Yoksa mı? Yoksa kuzu postuna bürünmüş bir canavar olursunuz. Yoksa İslam’ı sömüren, İslam’ın bir sülüğü olursunuz, oluruz. Allah korusun.

Dokuzuncu dersimizin konusu

Nebinin Kur’an Öncesi Hayatı:

Sevgili Resulümüz kırk yaşında peygamber oldu. Genel geçer kanı bu. Şimdilik bunu yalanlayacak delillere de sahip değiliz. Onun için kırk yaşına kadar neydi? Peygamber değildi. Abdullah oğlu Muhammed’di. Nebiye karşı yapılan Hristiyan- Yahudi karışık operasyon, Nebi’nin peygamberlik yani vahiy almadan önceki hayatını da peygambere dönüştüren operasyondu. Niye? Vahiysiz bir peygamber! Yani Kur’an’sızlaştırmak peygamberi. Peygamberi Kur’an’sızlaştırmanın en masum gibi görünen yolu Kur’an inmeden de onu peygamber ilan etmek! Bu, Kur’an’a yapılmış bir operasyondu. Peygambere de yapılmış bir operasyondu, İslam’a da yapılmış bir operasyondu. Onun için onu anadan doğma peygamber ilan edenler önce emeğe hakaret ettiler. Onun da emeğine hakaret ettiler. İkincisi Kur’an’a hakaret ettiler. Zira Kur’an; “Sen bu vahiy inmeden önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” diyordu Şûra Suresi’nin 52. ayetinde. Vahiy inmeden evvel kitap nedir, iman nedir bilmeyen biri nasıl peygamber oluyor? “Kitap nedir, iman nedir” bilmeden peygamber olmak kitapsız ve imansız peygamber olmak anlamına gelmiyor mu? İşte bunlar bu tezgâhı kurdular. Hâlâ farkında değil misiniz?

Bakın, deminden beri kurduğum cümlelerin yüzlerinizden ve gözlerinizden dönüşlerini alıyorum. Hayranlıkla izliyorsunuz. Hayır bu sizde de var. Bende olan sizde de var. Farkımız şu; eleştirel aklı çalıştırmıyorsunuz. Eleştirel aklı Allah hepinize emanet etmiş. Zaten akıl eleştirel olduğu sürece akıldır, yoksa başka bir işe yaramaz. Eleştirel aklı kullanmadığınız zaman âtıl bir sermayedir. Bulunmamış hazinelerin kime ne yararı var? Aklı kullanmadığımızda yok hükmündedir. O nedenle bu cümleleri siz de kurabilirsiniz. Diyelim ki bu cümleleri kuramıyorsunuz. Bu tespiti, bu sonucu siz de bulabilirsiniz. Onun için lütfen eleştirel akıldan vazgeçmeyin. Allah’ın en büyük nimetidir. Eleştirel akıldan vazgeçenin dindarlığı, dini; afyon, uyuşturucu, bonzai olur. Sizi uyuşturan bir uyuşturucuya döner. Uyuşturucunun tedavisi mümkün, AMATEM’ler var. Ama afyona dönmüş bir dinin ve dindarlığın tedavisi yok. Ondan kurtaramazlar sizi. O nedenle lütfen eleştirel aklı kullanın.

Allah Resulü’nü doğuştan peygamber ilan etmeleri yetmedi. Aslında Allah Resul’ünün peygamber olması, olmaması onları enterese eden bir şey değil. Onlar onunla ilgilenmiyorlar. Onlar daha sonradan sahte peygamberler çıkaracaklar. Kendi velilerini, kendi şeyhlerini, kendi kutuplarını, kendi gavslarını peygamberden üstünü ilan edecekler. Ona zemin hazırlamak için böyle bir çıkışla çıkmaları lazım. Yani oradan çıkınca buraya varabilirler. Onun için çıkış noktasına bakın, nereye varacağını anlayın. Orada da kalmadılar.

Mecusilerden, Zerdüşt dininden bir tez aldılar. Zerdüşt için anlatılan aslında bu hikayeydi, bu mitolojiydi; “Nur-ı Muhammedî” veya “Hakikat-i Muhammediye”. Muhammedî nur demek. Muhammed’in hakikati demek. Neymiş bu? İlk insan bile yaratılmadan önce onun hakikati yaratılmış! Yani şunu demeye getirdiler: “Âdem insanlığın babasıdır ama Muhammed Âdem’in de ruh babasıdır”. Gerçeklik algımızı böyle bozdular. Allah’ın yasalarının olmadığını söylemenin bir başka yoluydu bu. Sünnetullahı inkâr etmenin bir başka yoluydu. Nur-ı Muhammedî algısını dizayn etmek için de bir yalanı bin yalanla desteklediler. Söyledikleri yalanları Allah Resulü’nün diline koydular; 150 yıl sonra, 200 yıl sonra, 250 yıl sonra hadis ilan ettiler! Aslında her ilan ettikleri hadis, ayetleri taşlayan birer taştı. Yani ayetlere atılan taşların üstünde hadis yazıyordu.

Paralel din ortaya koydular. Peygamber’i beğenmediler, paralel peygamber ortaya koydular. Peygamberin gerçeğini, insan peygamberi, emek veren peygamberi; “kızım Fatıma seni yarın kurtaramam kendini kendi amelinle satın al” diyen peygamberi, “ben bana da size de ne olacağını bilmiyorum” diyen peygamberi öldürdüler; yerine bir peygamber icat ettiler. Kendilerinin yaptığı. Uçan, kaçan, göklerde yaşayan, Allah’la yan yana oturan, hâşâ Allah olan, Allah’ın yerine geçen, Allah’ın tasarruf ettiği gibi tasarruf eden; aslında ikinci bir ilah olan, ilah yardımcısı olan, bir Panteon’da bir puta dönüşen bir peygamber imajı icat ettiler.

Aslında bir peygamberi öldürmenin iki yolu vardı: Ya taşlayarak canına kastederek öldürürsünüz ya da misyonunu yok ederek öldürürsünüz. Misyonunu yok ederek öldürmek aslında buydu. Onu insanlıktan çıkarırsınız. Melekleştirirsiniz. Ondan sonra tanrılaştırırsınız. Hristiyanlar İsa Nebi’yi böyle öldürdüler. Onun için Hristiyanlıkta şu anda peygamberlik makamı boştur. Zira İsa peygamber değildir, ilahtır! Evet. Onun için orada peygamber yok. Peki o boş olan makama kimler geldi? Papalar geldi. Kilise geldi. Papazlar geldi. Yani siz kiliseyseniz eğer, bir makama göz dikmişseniz, önce o makamı boşaltmanız lazım. O makamda olanı aşağı atınca sizi de atacaklarına göre bir uyanıklık yaparsınız. Bu da şark kurnazlığı. Çünkü kilisenin de aslı şarktan gitti. Ne yaparsınız? Onu yukarı atarsınız. Hayattan dışlarsınız. Böyle yaptılar. Allah Resulü’ne de böyle bir şecere biçtiler. Bu şecerede çok ilginç; ‘tüm ataları muvahhitti’ iddiasını koydular ortaya. Oysa ataları, çocuklarına ‘putun kulu’ ismini vermişti. Ebu Leheb’in adı Abduluzza’dır; Uzza’nın kulu. Anlatabiliyor muyum? Daha böyle isimleri olanları Allah Resulü’nün yakın akrabaları arasında görürsünüz. Amcaları, büyük dedeleri, onların oğulları… Daha önce de Abdusşems’i gördünüz, ‘güneşin kulu’ koymuş adını. Muvvahhid olan böyle bir isim koymaz.

Dolayısıyla gördüğünüz gibi yalandan bol bir şey yok. Eğer uydurulmuş din demeyecekseniz o zaman kurtulamazsınız. Onun için en iyisi gelin iki tane din olduğunu, en az iki tane olduğunu kabul edin. İki tane İslam var önünüzde. Allah Resulü’nün bidat dediği buydu işte. Evet. Bidat çatal kullanmak değil, kaşık kullanmak değil, pantolon giymek değil, takım elbise giymek değil, kravat takmanın bidatle bir alakası yok. Bidat nedir? Sakal tıraşı olmanın bidatle bir alakası yok. Peki nedir? ‘Gözlük kullanmadı Allah Resulü, gözlük kullanmak bidattır. Mikrofon kullanmadı, mikrofon kullanmak bidattır. Araba kullanmadı, araba kullanmak bidattır…’ Bakınız literalist anlayış böyle anlar. Böyle değildir. Bidat dine yapılan ilavedir. Allah’ın indirdiği dine yapılan her ilave bidattir. Ve bu bidati ne olarak niteliyor Allah Resulü? “Her bidat dalalettir/ sapıklıktır, her sapıklık ateştedir. “Küllü bidatin dalâletun ve kullu dalâletin fi’n-nâr”. Dolayısıyla ateştir yani sizi yakar. Aslında bu ahirete müteallik anlaşılmamalı. Dine ilave edilmiş her şey; insanın aklını yakar, iradesini yakar, insanlığını yakar, merhametini yakar, akleden kalbini yakar, vicdanını yakar, insanı yakar yani. Görmüyor muyuz o yangını? Şu anda o yangın her tarafı tutuşturmuş durumda.

NEBİ’NİN PEYGAMBERLİK ÖNCESİ HAYATINA DAİR BİR TASNİF DENEMESİ

İkiye ayırdım. Bu bir deneme. Dedim ya; benden dinlediğiniz, benden duyduğunuz her şey yorumdur. Lütfen bunu bir din gibi algılamayın. Ben bir yorum yapıyorum. Bu yorumda yanılma ihtimalim de vardır, çünkü insanım. Ama geldiğim son nokta budur. Bütün müktesebatım, bütün araştırmalarım, bütün bilgimle ulaştığım son nokta budur. Ama bundan sonra eğer daha yeni bilgilerle, daha yeni bir fikre ulaşırsam onu da sizlere ulaştırmaktan zevk alırım. Onun için hakikati saklamamak, hakkı saklamamak hak erinin görevidir. Değişmek ise Allah’ın yasasıdır. Onun için, yeni bilgiler öğrendiğiniz zaman değişirsiniz. Öğrenmeyenler değişmeyenlerdir. Değişmeyen adam adam değildir, çünkü öğrenmiyor demektir. Öğrenmeyen insan, insan değildir. Öğrenen değişir. Hem öğrenip hem değişmiyorsa öğrenmemiş demektir. O bildiği ile amel etmiyor demek.

Kesin Bilgi

Kesin bilgi, fizikî delillerVarlık bilgisi. Allah Resulü’nün varlığı. Bu çok önemli. Zira Batı’da, Hristiyan dünyasında İsa Nebi’nin varlığının olmadığını yani var olmadığını iddia eden düşünürler var. Çünkü maddi bir delili yok diyorlar. Ama Allah Resulü için geçerli geçerli değil bu. Çünkü o günden beri var olan bir kabri var. İkincisi, neslinin varlığı. Hz. İsa’nın neslinin varlığına dair elimizde bir şey yok. Tamam, kutsal kâse hikâyeleri, mitolojileri var. Da Vinci şifresi vs. iyidir bunlar, ama romanda güzel duruyor. Ama Allah Resulü’nün nesli var. Yani genetik soyu sürüyor devam ediyor. Onun neslinden olmak bir insana zerre kadar bir artı yüklemez, onu da söyleyeyim. Evet. Zira üstünlük peygamber soyu, peygamber babası, peygamber torunu olmakta değil. Üstünlüğüm bir tek ölçüsü var, onun tebliğ ettiği Kur’an’a göre; sorumluluk bilinci. Takva, sorumluluk bilinci. Onun dışındaki tüm üstünlükler bâtıldır, sapkınlıktır.

Vahyî bilgi

Vahyî bilgi, kesin delillerin ikincisi. Kur’an’da verilen bilgi. Evet. Kur’an bir bilgi veriyor kesin delillerden. Fizikî deliler değil bu. Kesin bilginin bir parçası da Kur’an’ın verdiği bilgidir. Kur’an Allah Resul’ünün Abdullahoğlu Muhammed olduğu döneme ilişkin yani kırk yaşından öncesine ilişkin bazı bilgileri veriyor. Onları teker teker göreceğiz burada. O da kesin bilgiye giriyor. Zira biz Kur’an’ın ilahi kelam olduğuna iman ediyoruz. Ben şahsen iman ediyorum. Sizi bilmem. Herkes kendisini bilir.

Onun için ben ilahi kelam olduğuna imanımın delillerinin ne olduğunu Kur’an’ı anlama yöntemi isimli tefsir usulü kitabımda tek tek sıraladım. Yani Kur’an’ın ilahi kelam olmasının delili nedir? ‘Kendi öyle diyor’ demek en saçma konuşmadır. Adam inanmıyor ki ayet getireceksin ona. Yani Kur’an’ın Allah’tan olduğuna Kur’an’a inanmayan birini ayetle mi ikna edeceksin? Yapmayın, birazcık mantık. Hayır, ben bunları söylemedim orada. Saydım. Kur’an’ın insanı dönüştürme gücünü başa koydum. Bir kitap bu kadar güçlü olamaz. Hiçbir kul eseri kitap insanı dönüştürme konusunda bu kadar güçlü olamaz. Neden? En küçük örneğiyle biz kendi sevmediğimiz huyları değiştirmek için ne kadar çaba gösterdiğimizi görüyoruz. Sevmiyoruz ama değiştirmekte ne kadar zorlanıyoruz. Kur’an’ın ilahi kelam oluşunun bir numaralı delili insanın kendi üzerindeki gücünden daha çok onun insan üzerinde gücü olduğunu görmektir. Milyonlarca kadın ve erkek bunun şahididir, tanığıdır. Evet. Neyse oraya girmiyorum.

Zanni Bilgi

Rivayetler:

Asırlar sonra geçmişin sil baştan kurgulanması: Bu da zanni bilgi. Biliyorsunuz kesin bilgi yakin, zanni bilgi ise zandır: “İnne’z-zanne lâ yuğnî mine’l-hakk şey’en” ayeti birçok yerde gelir: “Zan hakikatten hiçbir şey içermez.” İster hüsnüzan olsun ister suizan olsun. Hakikat adına hiçbir şey taşımaz zan. Zandır, adı üstünde. Bilgi değil aslında. Zandan bilgi olmaz. Onun için, peki nedir bunlar? Rivayetler. Asırlar sonra geçmişin sil baştan kurgulanması. Bu şudur; sonradan öncesini kurgulayacaksınız, ismi arkadan gelecek yani. 200 yıl sonradan 200 yıl öncesini kurgulayacaksınız. Bu bir kurgu. Bu bir simülasyon. Dolayısıyla hiçbir kurgu gerçek değildir. Tıpkı bir filmin senaryosu gibi. Onun için film izlerken yani ben ihtiyarlar görürdüm bizim mahallede vardı bir tane. Hz. Yusuf filmi ilk defa konmuştu televizyona. “Vay kurban olayım ne kadar da yakışıklıymış” diye ağlıyordu teyze. Anlatabiliyor muyum? Yani tam da hadisleri vahiy ilan eden kafa bu kafa işte!

“Allah Resulü buyurdu ki…” diyor. Nerede duydun, kim söyledi? En az beş nesil geçmiş aradan. Beş nesil yazılmamış bu. Beş nesil, koca beş nesil! Şu anda birinize uzun bir cümle söylesem kulaktan kulağa oyunu oynasak, oraya kadar herkes o cümleyi birbirinin kulağına fısıldasa, en arkadan o cümleyi duyduğunuzda kahkahayla gülersiniz. Neden? Yahu şimdi ve burada oluyor bu. Ya bir de bunun üzerinden 5 nesil, 150 yıl geçerse, 200 yıl geçerse, 300 yıl geçerse bu söz neye dönüşür? Nasıl buna iman etmemizi istiyorsunuz? Bunu din diye nasıl alıp bağrımıza basmamızı istiyorsunuz? Siz tamam aklınızı yediniz de biz niye yiyelim? Aklını yemeyenleri niye suçluyorsunuz? Biz hadisi inkâr etmiyoruz. Hadis diye peygamberin diline koyduğunuz yalanları inkâr ediyoruz! Bir buçuk milyon uydurduğunuzu sizin adamlarınız söylüyor. Ebu Zur’a’nın rivayetlerine gidin bakın, Ahmet bin Hanbel kaç tane hadis biliyormuş onu naklediyor, gidin sayıları oradan öğrenin bilmiyorsanız.

Diğer dinlerden efsane uyarlaması:

Bu da ayrı bir başlık. Hint dinlerinden efsane uyarlaması var. Gerçekten de ilginç. Hint dinlerinden efsane almış peygamberin hayatına monte etmişiz. Yahudilikten efsane uyarlaması var. Şu Nur-ı Muhammedî tezi var ya bu tezin çekirdeği Yahudi haham. “Sonradan Müslüman oldum” diye Müslümanların içine girdi ve Müslümanların imanının ortasına bombayı attı Kâ’bu’l-Ahbâr. Yemenli bir hahamdır o. Ve bu Ebu Hureyre’nin de hocasıdır, üstadıdır. Dolayısıyla, Ebu Hureyre’de, bir adamın adı hakkında otuz rivayet olur mu? Kendi ismi hakkında otuz ayrı rivayet olur mu? Babasının ve anasının adı bilinmez mi? Kimliği bilinmez mi? Bu kadar mı meçhul olur? Bu kadar mı gizli olur? Bu kadar mı karanlık olur? Dininizin yarısını gizli, meçhul ve karanlık bir adamdan almaya mahkûm musunuz, Kur’an orada dururken? Eyvallah.

Zerdüştlük:

Çok ilginç, Zerdüştlükten rivayetler almışız Allah Resulü’ne. En tipik örneğini biliyorsunuz değil mi? Miraç; Allah Resulü’nü bir füzeye bindirip göklere ışınlama… Gökler de değil, güneş sisteminin içi değil, arş-ı âlâya yollayacaksınız! Ve Allah’la oturup işte ö le hoş sohbet falan filan… Sizin Allah’ınız nasıl bir Allah? Hâşâ. Siz nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz? Allah Allah! Vahyin ayrıntısını verdiği en tipik ayet Kur’an’da Şûra suresinin 51. ayetidir. “Mâ kâne libeşerin en yukellimehullâh: Bir beşerin, ölümlü bir insanın Allah’la öyle senli benli iki insanın birbiriyle konuştuğu gibi konuşması olacak şey değildir.” Mümkün değildir, şık da değildir. Ayete bakar mısınız? Onun için Allah elif, be, te, a, b, c, alfa, beta, gama, alef, be, te, gim’le konuşmaz. Allah öyle konuşmaz. Sizin nasıl bir Allah algınız var? Siz insanı büyütüp, büyütüp, büyütüp ona da Allah mı diyorsunuz? Evet. Görüyorsunuz değil mi? Çocuklarınızı böyle bir Allah’a inandıramayacaksınız. Uydurulmuş din ateist yetiştirme çiftliğidir. Hiçbir ateist, ateistlerin toplamı, -iftira ediliyor ateistlere-, uydurulmuş dincilerin bu dine verdiği zararı vermemiştir. Böyledir Zerdüştlük.

Hristiyanlık

Hristiyanlıktan aldığımız o kadar çok şey var ki o kadar çok şey var ki. İşte Ahmet Bin Hanbel’in naklettiği ve Taberi’nin öldürülmesine, ölmesine sebep olan o rivayet. “Allah arşta Peygamber’i sağ tarafına oturttu”! Aslında bu Hristiyanların inancı. Ama siz ne yapıyorsunuz? Getiriyorsunuz Allah Resulü’ne ve İslam’a uyarlıyorsunuz. Yani Hristiyanlar peygamberlerini nasıl tanrılaştırdılarsa siz de peygamberinizi öyle tanrılaştırmaya kalkıyorsunuz.

Paganizm. Evet çok ilginç. Paganizmden alınan unsurlar var, Allah Resulü’ne ilişkin inşallah yeri geldikçe onları söyleyeceğim.

NEBİ’NİN RİSALET ÖNCESİ HAYATINA DAİR KUR’ANİ ATIFLAR

Kur’an’da peygamberin “Abdullah oğlu Muhammed” dönemine dair atıflar var. Yani peygamber olmadan öncesi. Hangi atıflar?

Duha Suresi

Birinci olarak bu sure peygamberin peygamber olmadan öncesine atıftır. Karanlıkta, zifiri karanlıkta yaşanmış bir hayatı varmış peygamber olmadan önce; “We’d-duha we’l-leyli iżâ secâ: Kuşluk şahit olsun”, kuşluk vakti dile gelsin. Yani sabahla öğle arasındaki vakit dile gelsin. Işığın yeryüzünü aydınlattığı, güneş fotonlarının elinize yüzünüze vurduğu o vakit ilk vakit dile gelsin.

Buraya gelmeden bir şey öğrendim. Elimizi güneşe tuttuğumuzda, yüzümüzü güneşe tuttuğumuzda, elimize ve yüzümüze değen güneş ışınları fotonların yaşı 150 binmiş. 150 bin yıl yaşındaymış. Yasemin Hanım’a dedim ki; “Yaşlı diye insanların elini öpüyorsun, ben bundan sonra güneş ışınlarının elini öpeceğim.” Çünkü onlardan yaşlı kimse yok. O kadar yaşlılar ki 150 bin yıl önce yola çıkmışlar. Güneşin içinde müthiş bir mücadele… Çünkü çarpışarak geliyorlar, korkunç bir mücadele ve en sonunda çıkıyorlar ve sana D vitamini getiriyorlar. D vitamini alıyor, paket olarak sana vitamin getiriyorlar. Senin yüzünü aydın ediyorlar. Önünü aydın ediyorlar. Zamanı tanıtıyorlar sana, sana ben buradayım diyorlar. Ve aynı zamanda bir yaprağa değiyor, bir yaprağa değince fotosentez evet foton + sentez. Yani fotonlar yaprakta karbondioksiti çözüyor, karbonu meyveye çeviriyor. Elma yerken karbon yiyorsunuz. Oksijeni de salıyor. Yani sana oksijen üretiyor. Fotosentez yapıyor. Muhteşem bir sistem. Dolayısıyla ben fotonların elini öpeceğim.

Evet zifiri karanlık bir hayatmış. “We’l-leyli iżâ secâ: yükselen yani artık kapanan gece şahit olsun, tanık olsun. Allah’ın yemin etmesinin anlamı budur. Allah niye yemin eder? Yarattığı şeylere yemin eden bir tanrı olur mu? Bunu anlamayap sırf bu yüzden dininden olana rastladım. Sırf bu yüzden imanından olana rastladım. “Zeytine incire niye yemin eder, sabaha akşama niye yemin eder, geceye gündüze niye yemin eder, aya güneşe niye yemin eder bir tanrı ki?” Hayır sizin bildiğiniz anlamda “vallahi billahi” yemini değil bu. “Şahit olsun, tanık olsun, dile gelsin.” Niye? Aslında birçok vurgusu var. Biri de şu: ‘Ey insan eğer Allah’ın sana verdiği imkânları zayi edeceksen, eğer Allah’ın seni üzerinde yarattığı yaratılış amacına ihanet edeceksen. Yani sana açtığı krediyi çarçur edeceksen, bunu onun yarattığı güneşin altında yapma! Onun yarattığı ayın altında da yapma. Gece gitti, gündüz de gitti. – Nerede yapayım ya Rabbi? – Kendine bir güneş yarat, kendine bir ay yarat orada yap. – Tamam, anladık ya Rabbi, ezdin bizi. Bu kadar.

Onun için, “şahit olsun” aynı zamanda varlığın bilgi oluşuna delildir: Enerji = MC2, alın size. Varlığın içinde enerji vardır. Varlığın içinde, taşın içinde enerji vardır. Taşın içinde bilgi vardır. Varlık bilgidir. Şu soluduğunuz hava bilgidir. Nereden çıkıyor bu? Şahit olsun dile gelsin. Varlık bilgidir. Bilgi verecek aynı zamanda. Canlı cansız diye ayırabilirsiniz varlığı ama hafızalı hafızasız diye ayırmazsınız. Her varlık hafızalıdır. Onun için şahit olacaktır, dile gelecektir. Eğer okumayı bilirseniz varlık size bir bilgi aktarır. Varlık, bilgi aktaran bir bilgi deposudur aynı zamanda.

Sonrası hayırlı olduğuna göre öncesi çileli bir hayat: “Mâ wedde’ake rabbuke wemâ qalâ, wele’l-âhiratu hayrun leke mine’l-ûlâ.” Duha suresinin 4. ayeti. Yani sonrası senin için öncesinden hayırlı olacak. Buradaki ahiret öldükten sonra gideceğimiz ahirete hasr edilemez. Bu dünyadaki bir son da ahirettir. Bir sonraki zaman nedense bu dinciliğimiz ve bu dinciler hatta uydurulmuş dinciler Kur’an’daki bu tip tüm ayetleri öldükten sonrasına hasr ederek bize ahiretçilik yapıyorlar. Ahirete iman olmadan olmaz. İmanın gereği ama ahiretçilik yapamaz bir Müslüman, ahirete iman eder ama ahiretçilik yapamaz. Ahiretçilik ne demek? Kendisi Karun gibi bütün dünyayı yutmuş bize ahireti vaat ediyor. Tipleri görüyorsunuz değil mi?

Sahibine sorsak kolay kolay razı olmayacak bir hayat: Duha 5: “We lesewfe yu’tîke rabbuke feterdâ: Rabbin sana günü gelince verecek sen de razı olacaksın” A’lâ, şimdi vermemiş mi vermemiş. Onun için vermesi mi hayırlı, vermemesi mi? Ben diyorum ki ikisi de hayırlı. Onun için ‘hayır’ yani yok, hayır anlamına geliyor. Hayır demek hayırlıdır bazen. Oradan geliyor. Aynı kökten geliyor. Onun için bazen yokluğu hayırlıdır. Yokluğundaki hayrı ara. Yok olanı aradığın kadar yokluğundaki hayrı arasaydın; yokluğuna şükreder hale gelirdin. Ne demiş Hz. Ali; “Ben onun Allah olduğunu her istediğimi vermemesinden bildim.” Niye? İnsan bazen hayır diye belasını ister. Eğer her istediğimizi verseydi belamızı bulurduk, öyle değil mi? Onlu yaşlarda istediklerimiz farklı, yirmili yaşlarda istediklerimiz farklı; otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı yaşlarda istediklerimiz farklı. Onlu yaşlarda istediğimiz öyle şeyler var ki, altmışlı yaşlarda hafazanallah diyoruz, Allah esirgesin diyoruz. Aman vermesin, iyi ki de vermemiş diyoruz. Onun için hele bir bak, günün sonunu görmedin ki. Günün sonunu görmedin. Allah bütünü görüyor, sen parçayı görüyorsun. Parçayı görene düşen bütünü görene teslim olmaktır. Budur işte. Onun için burada da sahibine sorsan kolay razı olunmayacak bir hayat yaşamış peygamber, peygamber olmadan öncesinde.

Duha suresinin 6. ayetinde sığınacak yer bulan bir yetim idi. Yetimliğini imzalayan bir Kur’an var. Yetim. Yetim aslında kişi neye ihtiyaç duyuyor ama ona ulaşamıyorsa onun yetimidir. Allah Resulü babadan da anneden de yetimdi. Anneden yetime bizde öksüz diyorlar ama Arap dilinde babadan da anneden de mahrum olmak yetimdir. Hatta kocadan mahrum olmak yetimdir. Bana göre bugün eşini kaybetmiş beyler de yetimdir, hanımdan mahrum olmak. Ama bir de manevi yetimlikler var. İmandan mahrum olan iman yetimidir, akıldan mahrum olan akıl yetimidir, iradeden mahrum olan irade yetimidir, Kur’an’dan mahrum olan Kur’an yetimidir, ahlaktan mahrum olan da ahlak yetimidir. Yani neyden mahrumsa onunla buluşturmak lazım. Budur.

Allah Resulü’nün yetimliğinin Kur’an tarafından tasdikidir Duha suresinin 6. ayeti. Yetimdi. Yetim olmak öyle kolay bir şey değil. Siz hiç yetim oldunuz mu? Ben oldum da onun için biliyorum. Ben annemi 3 yaşında kaybettim. Annesi ölenin babası o gün ölüyor. Ben bunu gördüm. Çocuklar, eğer çocukken anne veya babalarını veya her ikisini birden kaybettilerse hep o yaşta kalırlar. Onun için benim 3 yaşında kalmış bir tarafım var. Yasemin Hanım da 8 yaşında kaybetti. İki yetim bulduk birbirimizi. Birbirimizi teselli edip duruyoruz.

Hidayete ermeden önce dalaletteydi: Duha suresinin 7. ayeti. Bunu kaldıramıyorlar işte. Bazıları Kur’an’a bunun için düşmanlar. Yani sen nasıl peygambere dalaletteydi dersin. Kur’an’la savaşacak ta, Allah’la savaşacak ta onu başaramıyor, bunları söyleyenlerle savaşıyorlar. Yani bizimle savaşıyorlar, aslında Allah’la savaşacaklar ama başaramıyorlar. Evet “We wecedeke dâllen fehedâ” çok açık çok açık. Arapça bilmeyenler de anlar: “We wecedek; o Allah seni buldu”, nasıl buldu “dâllen: dalaletteyken” buldu ve ne yaptı; “fehedâ; hidayet etti yani rehberlik yaptı.” O kadar açık, çok açık. Evet Allah Resulü peygamber olmadan evvel dalaletteydi. Demek ki vahiy gösteriyor hidayeti. Hidayet vahiy imiş dostlar. Bunu bilmeyecek ne var Allah aşkına? Zaten adı üstünde; hidayet vahiydir. “İhdina’s-sirâta’l-mustaqîm” diyorsun değil mi? Sayfayı açıyorsun, Fatiha’da; “bizi dosdoğru yola yönelt” diyorsun. Hemen karşı sayfada cevabı veriliyor. Nedir? “Elif lâm, mîm. Żâlike’l-kitâbu lâ raybe fîhi huden li’l-mutteqîn: Evet işte bu kitap sorumluluk bilinci duyanlar için bir rehberliktir, hidayettir.

Bakıma muhtaç bir yetim, kalabalık aileye bir yük idi: “We wecedeke ‘â-ilen fe-ağnâ.” Bu, bu anlama geliyor. Bakıma muhtaç bir yetim. Kalabalık bir aileye yük. Hakikaten yüktü. Siz masallara inanmayın, -bu masallardan ben de anlattım Allah beni affetsin- siz Allah Resulünün çocukluğunda o yetim haliyle el bebek gül bebek gözetildiğini mi düşünüyorsunuz? Hayır hayır, öyle değil, öyle değil. O çok canı gibi sevdiğini düşündüğünüz amcadan kızını istemişti. Evet. Ebu Talib’in kızını istedi. Allah Resulü Hatice’den evvel bir dünür gitti. Dünür gittiği kız çok sevdiği amcası Ebu Talib’in kızıydı Fahite. Amca vermedi. Çünkü yetimdi. Yeter mi?

Ne çok şey bilmiyoruz değil mi? Çok şey bildiğimizi düşünüyoruz, oysa çok ayrıntı kaçırıyoruz aslında. Çok ayrıntı ama bu ayrıntılar da her yerde karşınıza çıkmıyor. Çünkü söylemiyorlar. Söylemiyorlar; bizim dinimiz biriktirilmiş hurafelerden, tarihimiz ve siyerimiz biriktirilmiş yalanlardan, siyasetimiz de biriktirilmiş entrikalardan oluşuyor!

Müddesir Suresi

Kur’an’ın Allah Resulünün Abdullah oğlu Muhammed olduğu dönemdeki kırk yaş öncesi dönemine dair atıflardan bazıları da Müddesir suresinde geçiyor. Bakalım:

İçine kapanık, inzivada, etliye sütlüye karışmayan biri: Evet. “Yâ eyyuhe’l-muddessir!” bu zaten.” Yani içine kapanık demek. “Ey içine kapanmış, ey inzivaya çekilmiş, ey etliye sütlüye karışmayan!” demektir. Zımnen tabii. Evet.

Akşam dicey yatıp da sabah müfessir kalkan bazılarına göre ‘zımnen’ demek kibirmiş. Şunu söyleyeyim: Asıl ‘ben böyle düşünüyorum’ demek tevazudur, asıl ‘bu yorumdur’ demek tevazudur, asıl ‘zımnen’ demek tevazudur. “Allah böyle diyor” demek Allah yerine koymaktır kendini. O, senin yorumun, tamam mı? Asıl küstahlık budur, asıl kendini ve haddini bilmezlik budur. Nasıl söyleyelim? Ne yapalım? Ortam kifayetsiz muhterislerden geçilmiyor. Bunların bazıları da sırtımıza basarak yükseliyor.

İkincisi; pasif iyi, yük almayan, sosyal sorumluluk projesi olmayan biri: Evet. “Qum feenżir!” niye? “Kalk!” Ne olmuş ki? Yatıyor. İyi, ama yatıyor. İyi, ama oturuyor. Yani iyiliği aktif etmemiş, pasif iyi. Dolayısıyla pasif iyi yetmez diyor Kur’an. Aktif iyi ol. İyiliği ayağa kaldır. Evet tabiri caizse başka iyilerle tepkimeye gir. İyiliği ayağa kaldır, yük al, sosyal sorumluluk projesi üstlen. Onun için peygamber olmadan evvel Abdullah oğlu Muhammed pasif iyi, yük almayan, sosyal sorumluluk projesi olmayan biriymiş.

Üçüncüsü; tek büyük olanın büyüklüğünü haykırmayan: Müddesir suresi 3. ayet: “We rabbeke fekebbir: Sadece Rabbini yücelt.” Demek ki bunu yapmıyormuş, bunu anlıyoruz. ‘Mefhûmu muhâlif’ delil mi değil mi tartışmasına girmiyorum ama bunu yapmıyormuş ki bu emri veriyor. Yoksa bu emri vermenin bir anlamı, bir amacı olmaz. Bir insana yaptığı şeyi zaten yap denmez ki. Yani mantığın gereği bu.

Dördüncüsü; münzevi mistikler gibi koyvermiş, dağılmış, vizyonsuz: “We siyâbeke fetahhir.” Bu vizyon ayetidir. Elbiseni temiz tut. Yani vizyonlu ol, sadece misyonun yetmez. Üstün başın bakımlı olsun. Kokma, temiz ol. Temiz giyin. Yani göze de hitap et. Göz el ol, göze el ver. Güzel ol. Türkçemizde “güzel” kelimesinin türetildiği kalıp ‘göze el veren’dir. Dolayısıyla göze el ver. Vizyonun olsun demektir. Münzevi mistikler gibi koyvermiş, dağılmış, vizyonsuz…

Beşincisi; kimseyi sakınmadığı gibi kendisi de sakınmayan: Evet. “We’r-rucze fehcur: kirlerden, pisliklerden hicret et, uzak dur. Dolayısıyla kendisi de sakınmamış, başkası da sakınmamış. Ama daha sonra ne oldu? Kendisi sakındı, başkalarını da sakındırdı. Yani öyle ki beden temizliğinden tutun; ağız bakımından, diş bakımından tutun ruh temizliğine, akıl temizliğine, vicdan temizliğine, irade temizliğine, düşünce temizliğine, eylem temizliğine yani din bütünüyle temizliktir. Yani o Hintli bilge gerçekten de on ikiden vurmuş: ‘Din temizliktir.’ İman duyguların temizliğidir. Tefekkür aklın temizliğidir. Abdest bedenin temizliğidir. Zekât malın temizliğidir. Hac yolun temizliğidir. Toplumun temizliğidir. Salat, namaz ahlakın temizliğidir. Ve İslam da tüm yapıp ettiklerimizle içinde bulunduğunuz ortamın temizliğidir. Yani her şeyin temizliği. Onun için din bütünüyle temizliktir.

Evet, devam ediyoruz Kur’ani atıflara. Allah resulünün risalet öncesi, peygamberlik öncesi, ‘Abdullah oğlu Muhammed’ken…

Üçüncü atfımız Şûra suresinin 52. ayeti: Risalet öncesi ‘kitap nedir, iman nedir bilmeyen’ biri: Biraz önce yine değindim; “Mâ kunte tedrî me’l-kitâbu wele’l-îmân: Sen bu kitaptan önce, vahiyden önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin.”

‘Kitap nedir? İman nedir?’ bilmezdin. Ama şu beşinciyi öne alayım: “We inneke le’alâ huluqin azîm.” Kalem suresinin 4. ayeti; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken de ahlaklı biriydin, muhteşem bir ahlaka sahiptin.” Bu çok önemli. Kitap nedir, iman nedir bilmeyen ama ahlaklı biri; kitap nedir, iman nedir bilip de ahlaksız bir toplum! Nasıl bir kombinasyon? En kötü kombinasyon. Onun için işte Kalem suresinin 4. ayeti de “huluq”. Bunu ‘yaratılış’ diye çevirenler var, doğru değil. “Halq”, “hilq”, “hulq”. Bu mastar üç şekilde de gelir Arap dilinde. Onun için “hilq” gelseydi eğer o zaman yaratılış olurdu. “Hulq” yani ötreli gelmiş, ötre daima özneliğe alamettir. Öznelik. Kesreli gelirse nesneliğe alamettir. Onun için failin nesnelik durumunu ifade eder; esreli gelmesi, kesreli gelmesi. Ötreli gelmesi failin öznelik durumunu ifade eder. Üstün gelmesi ise failin mefullük durumunu ifade eder vs. Evet.

Dördüncüsü; Ankebut 48: Bir kitap yazan biri de değildi: “Wemâ kunte tetlû”. Bir kitap yazan ve kitabı takip edilecek, bir kitap yazan biri değildi aslında. Çünkü tilavet takip etmek demektir. Takip edilecek bir kitap yazmadı, bir kitabı takip etmedi demektir bu. Evet Ankebut suresi 48. Buradan ne çıkarmışlar? “Peygamber öldüğünde okuma-yazma bilmiyordu.” Hani ‘Ali’ derler askerde ya, Hz. Ali’ye haksızlık olmasın, o ilmin kapısıdır. Efendim, elifi görse mertek zanneden biri mi? Bunu da Mu’cizât-ı Ahmediye’nin listesine koymuşlar. Peygamber’in mucizeleri… Okuma yazma bilmiyor. Tabii ya mucizedir! 23 yıl vahiy katiplerine yazdıracak ama 23 yılda 28 harfi öğrenemeyecek! Tabii ancak mucizedir bu, tersine mucize ama. Anlatabiliyor muyum? Yani peygamberine hakaret ediyorsun be! Böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok. Onun ümmiliği okuma yazma bilmemek anlamına gelmiyor. Onun ümmiliği Ehl-i Kitab’a mensup olmamak anlamına geliyor. Bu anlamdadır “ümmî nebi”.

Kur’an’daki Bilgileri Teyit Eden Tarihi Rivayetler:

Zeyd Bin Amr Bin Nufeyl’e sunulan ‘putlara kesilen kurban eti’ rivayeti İbn-i İshak’da geçiyor. İbn İshak’ın her rivayetine güvenmiyoruz tabii. Burada Allah Resulü’ne nispet edilen rivayetleri bulacağımız ilk kriter elbette ki ‘selim akıl’ kriteri. Kur’an’la beraber, eş değerdedir. Zira Mülk suresinin 10. ayeti vahyi ve aklı eş değerde, birbirinin yerine geçen iki kriter olarak koymuştur.

Zeyd Bin Amr Bin Nufeyl, kim bu? Hz. Ömer’in kuzeni. Bir rivayette amcası geçer, sanırım o doğru değil. Hz. Ömer’in kuzeni ne oldu? Bunun başına ne geldi biliyor musunuz? Bu adam, Mekke’de “ben İbrahim’in dinini bilmiyorum ama İbrahim hangi dindeyse ben de o dindenim” diye Mekkelilere açıkça ilan ettiği için Mekke’den sürülen, çölde ölüme mahkûm edilen adam. Ve Allah Resulü’nün vahiy gelmeden önce; “Buralar beni sarmıyor. Kendimi dağlara atayım.” diye sığındığı Hira’ya ondan önce giden adam. Zeyd Bin Amr Bin Nufeyl Hira’dayken Allah Resulü ona kurban eti götürmüş. Yiyecek götürmüş yani. Ama götürdüğü yiyeceği reddetmiş Zeyd Bin Amr Bin Nufeyl, “putlara kesildi bu” diye.

Abdullah Bin Cüd’an’ın evinde Hilfulfudul’a katılım: Kalem suresi, 4. ayet. Bu Hilfulfudul -daha önce değinmiştim- Fadılların paktı, barış paktı. Yani “bir mazlum zulme uğradığında, biz o mazlumun uğradığı zulmü giderelim; ondan gasp edilmiş olan malı alıp, ona verelim”. Böyle bir heyet kurmuşlar, böyle bir platform oluşturmuşlar. Hilfulfudul bu, Allah Resulü ona katılmış. Sosyal sorumluluk projesi yoktu demem, kendisinin ortaya koyduğu bir sosyal sorumluluk projesi yoktu anlamında. Böyle bir sosyal sorumluluk projesinde rol almış.

Dedenin torununu gözünü tedavi için Taif’e bir manastıra götürmesi: İlginç. Küçük Muhammed’in gözü hastalanıyor. Dede, bu hastalıktan sonra -o zaman genelde hekimlik işiyle uğraşanlar din adamları, diğer dinlerin din adamları. Taif’te bir manastır var. Hristiyan manastırı değil o, mutlaka Yahudi manastırı- Yahudi manastırına götürüyor küçük Muhammed’i, gözünü tedavi için.

Ticareti meslek edinmesi: Önce amcanın kumaş işi, sonra ortaklık. Evet, ticarete atılıyor. Önce amcanın kumaş işinde CEO’luk yapıyor. Ondan sonra ortaklık yapıyor Hz. Hatice ile -daha sonra eşi olacak-. Onun kölesi Meysere yanında, Hz. Hatice’yi temsil ediyor. Kadınlar bizzat ticaret yapmazlardı ama dolaylı ticaret yaparlardı. Hz. Hatice de öyle dolaylı ticaret yapıyordu.

Risalet öncesi seferleri var: Muhammed Hamidullah bu seferleri baştan aşağı sayar. İlk okuduğumda çok şaşırmıştım. Allah Resulü nerelere gitti acaba? Nereleri gördü? Yani birçok… Çünkü Kur’an’da mesela; “sen şimdi o harabelerin, geçmiş kavimlerin yıkılmış harabelerinin yanından geçip onları görüyorsun” diyor mesela. Onları görmesi için Şam’a yolculuk yapmış olması lazım. O Bahira masalını geçin lütfen, o bir masal. Efendim. İşte üstüne bulut gelmiş, gölgelemiş, oradan tanımış papaz! Papazların, hahamların referans olduğu bir peygamberle karşı karşıyayız. Çok acayip bir şey! Siz ne diyorsunuz ya? Övüyor musunuz, sövüyor musunuz, dövüyor musunuz? Onu da anlamıyoruz. Yani bir de Allah Resulü’nü çölün ortasında, üstünde bir bulutla gölgeliyorsunuz. Bir kere Allah’ın sünnetine inanmıyorsunuz. Yasalara inanmıyorsunuz da diğerlerini niye ahmak yerine koydunuz? Oraya götürenler inanmadı ona, akrabaları inanmadı. Peki akrabalarının inanmayacağı bir şeyi bize mucize diye niye satıyorsunuz? Niye satıyorsunuz? Allah Resulü’nü orada gölgeleyen, o boykot yıllarında Şîb-i Ebî Talib’de gölgelemedi. Ne yapalım şimdi? Nasıl olacak şimdi? Dişi kırıldı, başı yarıldı, yüzü yarıldı, öle yazdı, kılıç eteğini kesti vs. ‘Sen de öldürülebilirsin, onlar da ölecekler, sen de öleceksin’ denildi. ‘Ölür ya da öldürülürse ökçelerinizin üzerine gerisin geri dönecek misiniz?” denildi, denildi, denildi. Evet. Risalet öncesi seferleri dedim.

Dilindeki yabancı kelimlerZebaniyehzemherir, selsebil, nolis (navlun). Daha birçok kelime var. Dolayısıyla diğer kültürlerle ya karşılaşmış ya da onların kültürleriyle karşılaşmayıp kelimelerini kullanıyor.

III. RİVAYETLER CANGILINDA “MUHAMMED BİN ABDULLAH”I ARAMAK

Örnek vereceğim. Allah Resulü’nün peygamberlik öncesi hayatına dair önümüzdeki malzemeye ne kadar güvenilebilir? Soru bu. Yani önümüzdeki siyer malzemesine, peygamberlik öncesi hayatına dair ne kadar güvenebiliriz?

Mesela doğum gününü kutlamak istiyoruz. Hani ‘mevlit’ diyorlar ya, ‘mevlit kandili’ diyorlar ya… Peygamber’in doğum günü kutlamasıdır bu. Doğum günü. O zaman, haydi bakalım, hangi yıl doğdu? Böyle bir soru soralım. Hangi yıl doğdu? Kendi kaynaklarımıza göre? kaynaklara bak kaynaklara…

İşi uzatmasın diye buraya uzun uzun kaynaklar almıyorum. İhtiyaç olursa veririm. Ama şunu söyleyeyim, şimdi referans için ihtiyaç kalmadı. Zira cümlenin kendisini yazıyorsunuz Google efendi hazretleri kaddesallahu sırrahu’l aziz(!) size getiriyor.

Zülkarneyn takvimine göre 822. yılda doğmuş: Fil olayıyla doğumu arasında: 50 gün var. Harezmî hesabına dayanarak yapmış bunu. Harezmî, medarı iftarımız olan bir bilim adamımız, biliyorsunuz. Müthiş coğrafyacı 3 bin kilometreyi adım adım, karış karış, ölçerek yeryüzünün enlem ve boylamını hesaplamış; on binde üç sapma ile hesaplamış bir dahi. Evet. O öyle hesaba dayanmış. Zaten bir tane var hesaba dayanan.

İkincisi; 55 gün var demiş, İbn Sa’d.

Üçüncüsü; 10 yıl var demiş. Bak günden nereye atladık. İbn Asakir.

Fil olayı doğumdan 15 yıl önce oldu, demiş bir tanesi.

Bir tanesi 23 yıl var, demiş. Yani Allah Resulü’nün fil olayı arasında 23 yıl var. İbn Savvaf demiş bunu.

“40 yıl var” diyen de var. Yani “açık arttırmaya çıkmışız, yok mu arttıran?” demişler ve adam arttıra arttıra 40 yıl arttırmış. Yani bu da Halife Bin Hayyat, İbn Hayyat diye meşhurdur. Ukaz yılında 20 yaşındaydı. Ficar filden 20 yıl sonra oldu. Kabe’nin inşası Ukaz’dan 15 yıl sonra, bundan 5 yıl sonra vahiy geldi. Kafanız şişti biliyorum. Ne çıktı buradan? Hiçbir şey çıkmadı. Nasıl bu kadar farklı olabilir? Yani peygamber ve fil olayı…

Fil olayı ne zaman oldu? Yani doğumundan 23 yıl önce mi oldu? 40 yıl önce mi oldu? Fil olayıyla doğumu arasında ne var? 50 gün mü var, 55 gün mü var, 10 yıl mı var? Bunlar nasıl telif edilebilir? 50 gün ile 55 günü telif ederiz, uyuştururuz, uzlaştırırız da 50 günle 10 yılı uzlaştıracak bir matematikçi çıkmadı henüz. Oran kurtarmıyor. Gördüğünüz gibi bir “hangi yıl doğdu” meselesini halledemiyoruz. Niye halledemiyoruz?

Bir; Allah’ın yasasına inanmıyoruz! ‘Sünnetullah’ dediğimiz Allah’ın yasalarına inanmıyoruz.

İki; cahiliye şirk ehlinin hakikati atıp, yerine yalanı hakikatin yerine geçiren zaman takvimi var. Takvimle oynama huyu var. ‘Nesî’ diyorlar ona. “Ziyade fi’l-küfr” diyor ya Kur’an. Küfürde bir ziyadedir nesî. Ne yapıyor? Şimdi Rebiülevvel, değil mi? “Yok” diyor. “Rebiülevvel bu sene Zilhicce olacak!” yani niye? Kalemmes efendi hazretleri öyle demiş, öyle koymuş! O da bilir kişi. Niye efendi? Kalemmes diyor ki; “Savaş uzun sürdü, ticaretimiz aksadı; aksayan ticaretimizde şöyle biraz para kazanalım diye şimdi savaşa ara veriyoruz, ben bu ayı Zilhicce ilan ediyorum.” diyor ve hac o ayda yapılıyor. Veya hac kameri ay olduğu için her yıl 10 gün atıyor. Yaza geldi yaz sıcak, insanlar alışveriş yapamayacaklar. Peki ne yapalım? Haccı bahara getirelim! İşte öyle, zamanla oynuyor. Hakikatle oynuyor. Yok. Böylesine bir zamanla oynanan yerde hangi tarih doğru çıkar ki? Sorun da orada. Bir tane burada hesapla iş yapanımız var. Hâlâ adam hilali gözetliyor hilali… Anlatabiliyor muyum? Hâlâ hilal gözetliyor, işe bakar mısınız? Neymiş? Hadiste; “Sûmû ru’yeteha fefterû ru’yeteha” yani onu görerek oruca başlayın, onu görerek bayrama geçin. Bu hadis var diye… İyi madem bu hadisi esas alıyorsun, şu hadisle amel et: “Nahnu ümmetun ümmiyyetun: Biz ümmi bir toplumuz hesap kitap bilmeyiz.” Bir ay ya 29 çeker ya 30 çeker. Peki biz ümmi bir toplum değiliz, hesap kitap da biliyoruz. O zaman yani o hesap kitap bilmemeye bağlı. Yani bu sebep o sonucu üretmiş. Ama şimdi hesap kitap var. Hesap kitap ne kelime… Biz Allah Resulü’nün küçük erkek evladı İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulması olmuş. O gün. Biz o günü saatiyle şu anda hesap edebiliyoruz. Bize astronomi ilmi, gökbilimi ilmi İbrahim’in öldüğü günü bizatihi birebir çıkarabiliyor. En azından siyer tarihinde bir günden eminiz. İbrahim’in öldüğü gün. Dolayısıyla Felekî, Mısırlı gökbilimci Mahmud Paşa var. İşte o bunu esas alıyor, bu söylediğim şeyi.

Örnek iki: Hangi gün doğdu? 17 Rebiülevvel Cuma, 10 Rebiülevvel Pazartesi İbn Sa’d, 12 Rebiülevvel İbn Abbas ve Cabir Bin Abdillah’tan rivayet, 8 Rebiülevvel, 20 Nisan Harezmî hesaba dayanarak yine. Bir tane adamımız var şükür. 2 Rebiülevvel, 12 Ramazan Pazartesi İbn Savvaf el-Kinani. Rebiül ahir ayında. Safer ayında. Şimdi zıpladı resmen. 580’li yıllarda doğmuş olmalı diyor şarkiyatçı Fr. Buhl; 20 Nisan 571… Felekî Mahmud Paşa güneş tutulmasını esas alarak, yazdan bir gün, süt anne rivayetlerine bakarak 10 Rebiülevvel / 30 Haziran 570 pazartesi diyor. Gregoryen takvimine göre 2 Temmuz’a geliyor (M. Apaydın).

Evet, gerçekten güzel bir çalışma olan yeni bir çalışma, “Siyer Kronolojisi” isimli harika eserde varılan sonuç. Yüzde yüz doğru diye kimse söyleyemez. Bunların hiçbirisine yüzde yüz doğru diyemiyoruz. Allah Resulü hangi gün doğdu? Alın buyurun, seç, beğen, al. Peki hangi günü kutluyorsunuz? Mevlit olarak velâdet kandili olarak hangisini kutluyorsunuz? 20 Nisan’ı kutluyorsunuz. İyi de birçoğu ona aykırı, nasıl oluyor? Dolayısıyla yani aslında son veriler, bütün bu verileri ince ince, ince ince, tahlile tâbi tutarak elde edilen son veri, 2 Temmuz. Şahsen benim de kanaatim bu. Kanaat değil çünkü tüm veriler iyice elekten süzgeçten geçirildikten sonra Allah Resulü’nün doğumu 2 Temmuz olmalı. Nisan nere Temmuz nere? Sıcağa geldi, Nisan’a alsak mı acaba? Bu kutlu doğum haftalarının yapıldığı tarih, meğer onu uyduran cemaatin liderinin doğum ayıymış. Vay vay vay, siz siz olun yemeyin lütfen!

Sahtesini Uyduran Aslını Beğenmemiştir: Evet bu özlü sözümüz. Sahtesini uyduran aslını beğenmemiştir. Bir hususta, bir konuda, biri sahte bir şey mi uyduruyor; oradan yola çıkarak şunu söyleyebilirsiniz; “demek ki aslını beğenmemiş”. Niye beğenmemiş acaba? O niçinleri uzatabilirsiniz.

Ahmediye ve Muhammediye edebiyatı: Bunlar iki kardeşler biliyorsunuz. Ahmet Bican, Muhammed Bican. Neydi o Trakya’daki ilçemiz güzel boğaz kıyısındaki ilçemizin adı? Gelibolu. Gelibolu ilçesinden çıkmış iki tasavvuf ehli, tarikat ehli iki insan bunlar. Bu toplum, Anadolu halkı peygamberi bu iki insanın yazdığı kitaptan okudu. Allah sizi inandırsın, dünyanın tüm yalancıları bir araya gelse; “bize yalanlardan örülmüş bir peygamber portresi çizin” deseler, anca böyle bir kitabı yazarlar. Anadolu halkının peygamberi okuduğu kaynak bu. Onun için bu halk Kur’an’dan mahrumdur. Anadolu Kur’an yetimidir. Kur’an yetimidir ve Anadolu’ya İslam maalesef Horasan’dan yani Fars’tan gelmiştir. Masalı en iyi anlatanlar, masala en iyi inananlara getirmişler. Evet. Geçen söylemiştim ya, recm ayetini keçi yemiş, ondan dolayı da Kur’an’a girmemiş! O keçi. O keçi kadar akılları yok. O keçi ne keçiymiş. Şimdi keçi ayet yiyor ondan dolayı Kur’an’a girmiyor, düşünebiliyor musunuz? İşte size Arab’ın uydurduğu, Farsın naklettiği, Türkün inandığı masal. Daha yani, alın bir örnek.

Mevlid: Âmine’nin evinden canlı yayın: Yahu Allah için, eşlerimizin doğum anında bile, doğum odasına girmeye tereddüt ediyoruz. Hiçbir mahsuru yok, hiçbir mahsuru yok. Ben hâlâ pişmanım girmediğime. Ama efendim biz bunu siz Amine’nin evinden canlı yayın yapacaksınız! Nasıl bir şey bu? İnsan çocuk doğuran eşini dahi öyle ayrıntılı tasvir etmeye utanır. Eşini, kendi eşini o kadar ayrıntılı tasvire utanır yani. Sanki Allah Resulü’nün doğduğu eve kameralar yerleştirilmiş, böyle aleme ilan ediyor, gösteriyor. Yok böyle bir şey, efendim. Evet üstelikte tanrılaştırırcasına! Yani geldiler, indiler gökten melekler saf saf, Kâbe gibi kıldılar evi tavaf! Aman Allah’ım, Aman Allah’ım Aman Allah’ım!

Al sana paralel Kâbeler için, tüm paralel Kâbeler için ilk referans! Kâbe dışında paralel Kâbeler de olur, bak bu olmuş, o zaman falan efendi hazretlerinin kabri de paralel Kâbe olur. Falan efendi hazretlerinin sunağı da paralel Kâbe olur, falan makam da paralel Kâbe olur. Paralel Kâbeler için bir şey uyduracaksınız ya, buradan başlayın efendim. Oradan başladınız mı zaten akan su duruyor. Kimse size bir şey diyemiyor. Diyene de zaten hemen onu gösterirsiniz; “Bak Amine evi Kâbe gibi tavaf edilmiş. Bura edilse ne olur?” Ne diyordu Bağdat’ın malumu… (Geylani)? “Sirrî sirruhu emrî emruhu: Benim sırrım Allah’ın sırrıdır, benim emrim Allah’ın emridir.” Vay vay vay!

Evet, “Felemma eqûlu kun feyekûn: Ben ol deyince o olur!” Tevazu ne muhteşem! Yani ben Allah’ım diyor adam! Tevazua bakar mısınız, mahviyete bakar mısınız? Yani nefis terbiyesi nasıl yüksek bir sonuç vermişse; “benim ol dediğim olur” diyor! Evet, “Darîhî beytullah: kabrim Allah’ın beytidir”! Eh, dininizce dinlenin! Dinlenin. ‘Hâşâ’ diyoruz tabii bütün bu küfür sözlere.

Ahmed’in yıldızının yükseldiğini gören Yahudi bilge rivayeti: Yahudi’ye gaybı bilen Allah muamelesi yap! Böyle bir rivayet var hem de tüm kitaplara girmiş hemen hemen. “Ahmed’in yıldızı yükseldi” demiş, “bu gece ne oldu biliyor musunuz?” demiş. “Ahmed’in doğduğunun yıldızını gördüm.” Şimdi bakın. Bir taşla kaç kuş vurulur? Bir; Yahudi’ye gaybı bilen Allah muamelesi yap! İki; yetmedi son peygamberin doğumuna müjdeci yap Yahudi’yi. Yahudi müjdeliyor değil mi? Yani ey İsrail diye mangalda kül bırakmayıp İsrail’e küfredenler, İsrail sizin içinizde. İsrailiyat içinize kaçmış İsrail’dir. Üçüncüsü; yetmedi yıldız falcılığını ve astrolojiyi yücelt. Dört; yetmedi pagan kozmolojisini akla. Bu pagan kozmolojisidir. Yani gökbilimi pagan kozmolojisi. O zaman gökbilim değil. Yani kozmoloji gerçek bilim, astronomi gerçek bilim, sahte bilim ise astroloji. Kimya gerçek bilim, simya sahte bilim. Evet, onun için hep her şeyin bir sahtesi var, her şeyin bir sahtesi var. Matematik gerçek bilim ama hurufilik sahte bilim. Gördüğünüz gibi her şeyin gerçeği ve sahtesi var.

Uydurulmuş dinci hem kara cahil hem arsız ve edepsiz: Bir örnek vereceğim Regaip gecesi diye bir gece kutluyorlar. Regaip. Biliyorsunuz. Bu gece hakkında hiçbir şey yok. Zaten Kur’an’dan beklenemez, yok. Allah Resulü’nden de hiçbir şey yok. Hiçbir şey! Peki, bir şey uydurmuşlar. – O gece ne oldu? -Resulullah anne rahmine düştü! Bir diyalog konuşması bu. Böyle bir simülasyon, simülatif diyalog konuşması. Resulullah anne rahmine düştü. Anne rahmine düştü ne demek? “Şey, babasıyla annesi…” Biri sana aynısına yapsa yüzün kızarmaz mı? Resul’ün anne babasının gerdek gecesini bilmenin, merak etmenin ardında hangi dürtüler var? Siz nasıl bir türsünüz? Hangi güdüler var, hangi şeytanlık yatar bunun arkasında? Bunu kim, niçin merak eder, nesine yarar, hiç sormaz mısınız Allah’ın kulları? Hiç sormaz mısınız? Din işi deyince eğer aklı kaldırırsan, din şeytanın dinine dönüşür!

“Nereden buldun?” yasası gibi “nereden bildin” yasası olsaydı ilk işsiz kalan kimler olurdu?

Bir zaman “nereden buldun?” yasası vardı. Çok sevmiştim o yasayı. Şimdi “nereden buldun?” diyenler yok. “Bul da ne bulursan… Bul getir de ne getirirsen getir.” diyorlar. Yani ne getirirsen getir, ne yersen ye, “Haram helal de gidi, sen kazandın el yedi, sen kazan da el yesin, sen topuzu ye gidi.” demiş ya adam. Böyle. Onun için o yasa gibi bir “nereden bildin” yasası olsaydı, ilk işsiz kalan şu televizyonda bizim üzerimize hurafe boca eden şarlatanlar olurdu. Nereden buldun, nereden bildin? Nereden bildin? Şu kürsülerden üzerimize hurafe ve yalan boca eden bu din esnafı olurdu. Dolayısıyla mutlaka böyle bir yasa çıkarmalı. “Nereden bildin?” yasası.

Evet, soru: Kur’an’ı din için yetersiz bulan ne yapar? Ne yapar dostlar? Mucize uydurur. Ankebut 51. ayet; “Kur’an size yetmedi mi?” diyor ya. Kur’an’ın yetmediği adam mucize uydurur.

‘Mucize’ kelimesi üzerinde kısaca durayım. Mucize kelimesini Allah Resulü’nun yaşadığı yüzyılda hiç görmüyoruz. Mucize Arapça bir kelime, “aciz bırakan” demektir. Aceze kökünden gelir. Ayn, cim ve ze, tamam. Bu kelime mucize, Arapça bir kelimedir. Ama bu kelimeyi ilk yüzyılda görmüyoruz. Peygamber’in ağzında hiç görmüyoruz. Sahabenin ağzında görmüyoruz. İkinci neslin, üçünce neslin, dördüncü neslin, beşinci neslin ağzında görmüyoruz. İkinci yüzyılda görmüyoruz. Hadislerin uydurulduğu üçüncü yüzyılda görmüyoruz. Dördüncü yüzyılın ortasında yani Allah Resulü’nden 300-350 yıl sonra ortaya çıkıveriyor. Nur topu gibi bir kelimemiz, kavramımız oluyor. Çünkü Concordance, – dokuz ünlü hadis kitabının sözcük anahtarlarının içinde olduğu o muhteşem eserde 19. yüzyılda Leiden’da yapılmış olan o muhteşem sözcük anahtarında böyle bir kelime, bir tek kelime yok. Çok ilginç, değil mi? Evet, niye ihtiyaç hâsıl oldu?

Kur’an’a meydan okumak

Mecusi Nur-ı Muhammedî, Hikmet-i Muhammediye mitini İslam’a sokmak!

“Dedeleri Âdem’e kadar muvahhitti” yalanını niçin uydurur bir insan?Abdulşşems, Abduluzza…

“Benim babam da senin baban da cehennemdedir.” hadisi var biliyor musunuz?Başta Müslim’de bu hadis. Kendi kriterlerine göre sahihtir bu hadis. Biri soruyor; “benim babam nerededir” diye, “benim babam da senin baban da cehennemdedir” diyor. Ben bu hadisi Kur’an’ın kriterlerine vuruyorum asla geçer not almıyor. Niye? Peygamber birinin ahiretteki veya birinin akıbetini, ebedi akıbetini bilemez. Kendisininkini bilemeyeceği Ahzap suresinin 9. ayetinde “Sen de ki; yarın bana da size de ne yapılacağını bilmem.” diye bir ayet var. Siz bu ayete bir taş atıyorsunuz o taşın üstüne de hadis yazıyorsunuz. İşte onu yazıyorsunuz. Onun için geçer not almaz. Ama bu ne peki? Sizin kitaplarınızda, paralel Kur’an’ınızda yazıyor. İnansanıza. Niye uyduruyorsunuz? Niye kendinizi savunmuyorsunuz? Neden bu kadar tutarsızsınız? Neden bu kadar çelişkilisiniz?

Doğumunda kuruyan göl, sönen ateş mabedi vs. Elbette ki yalan. Elbette ki aslı yok. Böyle bir şeye ihtiyaç da yok. Gerek de yok. Neden, biliyor musunuz? Bir; Allah Resulü’ne iman edenlerden bir tek kişi, “ben de şu mucizeyi gördüm de iman ettim” diyen yok. Siyerin bize naklettiği böyle biri yok. Anlatabiliyor muyum? “O ayı yarmıştı da onu gördüm geldim Müslüman oldum.”, “O parmaklarından böyle şarıl şarıl çeşme gibi su akıttı da onu gördüm geldim Müslüman oldum.”, “O yediği kuzuyu diriltti de bende onu gördüm geldim Müslüman oldum.”, “O işte falanca öküz, falanca inek, işte efendim konuştu da…” hani öküzün biri öküz konuşturuyor ya efendim “geldim Müslüman oldum”, “Kütük inledi de geldim Müslüman oldum.” diyen bir kişi yok. Evet, tersi var. Dolayısıyla bu anlamda bir tek kişi Müslüman olmamış. Zaten olmaz da. Çünkü mucizeyi görüp de Müslüman oluyorsa aslında o köşeye sıkışmış firavun imanına benzer. Muhammed Hamidullah harika bir tespit yapıyor. “Mucizenin getirdiği iman köşeye sıkışmış, zorda bırakılmış bir imandır” diyor. Harika bir tespit yapıyor. Dolayısıyla Hamidullah’ın meşrebinden beklemeyeceğim kadar aydınlık bir tespit bu aslında. Onun için neden uydurdunuz bunu?

Açık kalp ameliyatı üç kere olmuş, rivayetlerde: Üç kere peygamber olmadan evvel olmuş, bir de peygamber olduktan sonra olmuş. Hatta Medine’de olmuş. Yahu onca yıl peygamber olarak geçirmiş, hangi kiri temizlediniz? Hangi pisliği temizlediniz? Hangi günahı temizlediniz Allah Resulü’nün içinden? Bu bir. Tamam üç yaşındakini kabul edelim. Üç yaşındaki çocuğun içinde hangi pislik olur da neyi temizlediniz? Açık kalp ameliyatını ilk defa yapan hekimin yani Bernard’dı değil mi? Güney Afrikalı, biz o bilirdik. Meğer taa 1400 yıl evvel biz yaptırmışız ya! Böyle bir şey, böyle bir şeyi niye uydurur bir insan? Biz ne yapalım? Allah Resulü’nü Allah bize model gösteriyor, örnek gösteriyor, biz bu kalp ameliyatını hangi meleklere yaptıralım? Sorum bu. Biz bunu nasıl örnek alalım yani? Gördüğünüz gibi…

Uydurulmuş mucize konusunda kitap tavsiye etmemi de istemiş bazı talebe arkadaşlarımız. Ben bundan sonra kitap tavsiye edeceğim. Özellikle dediğim gibi okuduğum eserler, “el-Mu’cize ew Sübatu’l-Akli fil-İslam” İslam’da aklın sebatı ya da mucize. Gerçekten de çok ilginç bir eseri, Georges Tarabichi’nin. Suriyeli Hristiyan bir Arap’tır bu. Ama benzer Müslüman araştırmacılar onun ortaya koyduğu bu çapta eserleri ortaya koymaktan maalesef acizler. Kendisi bağımsız, tarafsız, böyle dinci falan değil bu adam. Gerçekten de hak ne hakikat ne… Bunun bir başka eseri de var: “Min İslami’l-Kur’an ila İslami’l-Hadis: Kur’an İslam’ından Hadis İslam’ına” diye, o kitap şuanda çevriliyor. Gerçekten de her Müslümana okumak vaciptir desem yeridir.

Evet, “Peygamber ve Mucize”, İsrafil Balcı’nın, tavsiye ederim.

Mucize uyduran, uydurulmuş dincilerin hocası kilise babalarıdır. İsa Nebi’nin mezardan kalkıp göğe çıkma ve orada yaşama mitolojisi… Çok ilginç bir mitolojidir bu. Bu mitolojiyi kaynaklarından bir araştırmak lazım.

Aşâ-i Rabbani/ Komünyon/ Evharistiya ayini mitolojisi: Çok ilginç. Yani şu ekmek şarap ayini var ya ekmek İsa’nın eti, şarap İsa’nın kanı. Ama mecaz değil. Lütfen dikkat edin, mecaz değil. Onun için bunu tevil etmek; ekmek ve şarap hangi aşamada İsa’nın etine ve kanına dönüşür. Bunun üzerine kitaplar yazılmış biliyor musunuz? Çok ilginç, çok ilginç. Onun için Descartes, en son bunu tevil eden adam. Yani içtiğiniz, Evharistiya’da içtiğiniz şarap İsa’nın kanına nasıl dönüşür? Yediğiniz ekmek İsa’nın eti… Yani peygamberin yamyamları. Başka bir şey değil, niye bir insan eti, kanı içerisiniz yersiniz? Üstelik de bu insan tanrı diye taptığınız biri. Çok ilginç. Onu yiyelim, ona dönüşelim! Aslında paganlığın, yamyamlığın kökeninde bu var. Yamyamlar insan eti yemek için yemezler. Onun ruhu bize geçsin diye yerler. Antropoloji okuyan, antropolojik eserler okuyan mesela amazon yamyamlarında, mesela Avustralya yamyamlarında, mesela Afrika yamyamlarında bu ayinleri çok ayrıntılı ifade ederler. “Onun ruhu bize geçsin.” Hristiyan azizlerin düzmece kerametleri. Özellikle İncil’deki şey için bu eseri şiddetle tavsiye ediyorum: Miracles -The Credibility of the new Testament Accounts- Craig S. Keener. Yani Mucizeler: İncil’de, Yeni Ahit’te geçen rivayetlerin güvenilirliği. Israrla tavsiye ederim.

İmanı Yalan Olanın Dini Talan Olur

Yalan savaşçısı Nebi:

“Kim benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki koltuğuna hazırlansın.” Allah Resulü bunu yaşarken söylüyor. Sorarım size böyle durdu biraz uyukladı, uyandı bunu mu söyledi? Yoksa onun adına yalan uyduran birilerini görmüş mü? Görmüş, olayı da biliyoruz. Olayı biliyoruz, hatta olay çok çirkin bir olay. Sahabe dokunulmaz, masum yani udûl, âdil, cerh ve tadil yapılamaz diye nitelendirilenlerden biri geliyor Kuba mahallesine, bir eve misafir oluyor. Misafir olduğu evin kızı hoşuna gidiyor, gözü tutuyor. “Bunu Allah Resulü kendime istememi emretti” diyor! Veya buna benzer bir şey diyor. Anlatabiliyor muyum? Eyvallah. İşte “Adnan’dan sonrası mezhepçilerin yalanıdır” diye Resulullah’tan gelen bir rivayet var. Yani mezhebine dair kendisine bir şey söylenmiş de “Adnan’dan sonrası yalan, düzmece” demiş. Allah Resulü’nün de tepkisi var yalana bu anlamda.

Şu’be: Hadisçilerin imamlarındandır. “Hadislerin dörtte üçü yalandır” diyor imamları, kendi imamları. Şu’be; “O kişi Basra mescidinin inşasını bile Nebi’ye bağlayan bir hadis uydurmak istese uydurur.” diyor. Zehebi Mizan’da nakletmiş. Kendi kitapları. Kınadığı işi Şu’be kendi yapmış iyi mi? “Kadın ve köpek namazı bozar” rivayetinde kendisi Resulallah’a bu sözü bağlamış! Yani bir zincir uydurmuş. Bir halka uydurmuş ve buna ref’ diyorlar. Alakasız sözleri Resulullah’a bağlamak, ref’ etmek, yükseltmek.

İbn-i Cevzi; “bazı hadisçilere göre her güzel sözü Nebi’ye isnat etmek caizdir.”Hayda! Sokrates’ten bul isnat et, Aristo’dan bul isnat et. Eflatun’dan bul isnat et. Buda’dan bul isnat et. Zerdüşten bul isnat et. Ee, hâlâ devam ediyor! Bu kadar imalat nasıl yapılır?

Nebi adına yalan söylemek: “Hadis vahiydir” diyen için Allah adına yalan söylemektir biliyorsunuz değil mi? “Hadis, vahiydir” diyorlar, “Vahy-i gayr-i metluv.” Dolayısıyla Allah adına yalan söylüyorlar. Ebu Hureyre’ye; “Bu sözü Nebi’den mi işittin?” denilince cevabı şu oluyor: “Bu benim torbamdandır.” Eh, dünyanın en geniş torbası…

Bakınız, bu da Şii bir allamenin yazdığı bir kitap. Çok ilginç. Bu kitabı alt eden, reddeden esaslı hiçbir şey yazılmış değil. Seyyid Murtaza el-Askeri; “Uydurulan 150 Sahabi”. Böyle bir kitabı Sünni birisinin yazmasını isterdim. Yazabilir mi? Yazamaz, niye? Sahabe alanı ‘dokunan yanar’ alanıdır. Dokunamaz ki, sorgulayamaz ki. Yahu böyle bir adam yaşamamış, gelmemiş dünyaya, uydurmuşsun. 150 tane uydurmuşsun. Evet, “Mehdi-yi Muntazar” ya da “Uydurulmuş İmam”. Ee şimdi bizim Sünniler uydururlar da Şiiler durur mu? Onlar da uydurmuşlar.

Bakınız Şii bir adam bu da. Iraklı Şii bir düşünür. Şu anda -vatanında yaşatmadılar- İngiltere’de, Londra’da yaşıyor. Ahmed El-Kâtip, “Şia’da Siyasal Düşüncenin Gelişimi” adıyla Türkçeye çevrildi bu kitap. Bu kitap on ikinci imam olarak iman ettikleri “Mehdi-yi Mnhtazar” yani geri dönecek, şu anda saklandığı yerde beklemekte, dönüşünü beklemekte oldukları, inandıkları kişinin hiç dünyaya gelmediğini, hiç doğmadığını, sahte bir kişi olduğunu bir Şii’nin ispat ettiği bir kitaptır. Okumanızı tavsiye ederim.

Buz üzerine bina yalan üzerine din inşa etmek!

  • Yalan sizi köle eder, gerçek sizi özgür bırakır. Gerçek iyidir.
  • Her yalan hakikate yani el-Hak’a karşı açılmış bir savaştır. Allah’ın bir adı da el-Hak’tır unutmayın.
  • İman etmek için yalana muhtaç olanın imanı da yalandır.
  • İyi bir şey için yalan söylemek yalanı aklamaz. Fakat iyiyi lekeler.

Sahte gıda sağlığı, sahte din insanı bozar!

Sahte gıdaya “ıyy” diyenler, uydurulmuş dini niye yerler?

Sahte kaşar veyahut kaşar aromalı patates püresi 9.5 TL imiş iyi mi? Toptan satıyorlarmış. Nasıl, gerçek tereyağının kilosu herhalde 40-50 liradır, ama sahtesi 9.5 lira… İnsan gerçeği dururken sahtesini niye yer diyeceksiniz. İşte onun için ‘uydurulmuş din kitlelerin afyonu’. Gerçeğine o kadarını vermek istemiyor. Ucuz etin yahnisi de böyle oluyor.

Sahte kıyma, et aromalı çekilmiş tavuk deri ve kemiği artı soya.

Soru: Kutsal yalanın arkasında hangi hastalık vardır?

Dünkü trollere bakıp bugünküleri tanımak.

  • Kaptan Cousteau Müslüman oldu.
  • Ayda ezan sesi duyan Neil Armstrong Müslüman oldu.
  • Prens Charles, “Hüseyin Charles” imiş. Şeyh öyle diyor!
  • “Putin Müslüman oldu” diyor püsküllü sahtekâr.
  • Stalin, Hitler’i Ayete’l-Kürsi ile yenmiş!
  • Shakespeare’nin adı Şeyh-Pir’miş!

Mumya firarda” filminin müziğini cehennemliklerin sesi diye servis etmişler.Altına yazmışlar: “inanmayanın canı çıksın”. Unutanlarınız vardır, hiç öğrenmeyenleriniz vardır. Ama biz unutanlardanız.

Fareye dönüşen kız efsanesi, Avusturyalı Patricia adlı sanatçının akrilik heykeli bu. Ürdün’de bir kız annesi Kur’an okurken rock müziği dinliyormuş. Buna dönüşmüş!

Evet, dedim ya dinden yalan, yalandan din!

Âdem’in iskeletiymiş bu. Hadiste “altmış zira’ı geçiyor”muş, yaklaşık 20 metre eder. ‘Bulduk bulduk’ olmuşlar, yani “evreka evreka” olmuşlar. Bu bir grafikerin kurgusu.

Bal peteğinde Allah yazısı! Nasıl buldunuz? Bir zamanlar dergi kapağı olarak çıkmıştı. Bu balın sahibine bir biçimde misafir oldum. Evet, “hocam o bir arıcı hilesi, iyi arıcıların hepsi bu hileyi bilir” dedi. Hileniz mübarek olsun!

Hristiyan yobazlara göre Tanrı domateste haç mucizesi yaratmış! Nasıl, beğendiniz mi? Eyvallah. Bakın, bakın bu işte, hadislerden modern bir hadis.

Miraç’ta Nebi’nin ardından göğe çıkmak isteyen fakat üstüne basıldığı için havada öylece kala kalan Muallak Taşı. Adam photshop yapmış photoshop! Ve bunu yemenizi istiyor. Bunu yiyecek bir sürü canlı çıkıyor. Evet, bir sürü canlı çıkıyor!

SONUÇ

İnsan peygamberi Nuh, Âd, Semud ve cahiliye müşrikleri reddettiler. İnsan peygamber istemiyoruz, dediler. Bize melek bir peygamber gelmeli! Hakaret ettiler, öldürdüler ve melek peygamber istediler. Kur’an’sız bir Müslümanlık uyduranlar ise peygamberi melek, hatta tanrı yaparak öldürdüler!

Hangisi daha büyük katliam? Hangisi daha büyük katillik?

Arabasını çizenden hesap soran kişiler, dinini hurdaya çevirene tapıyorlar! Bu nasıl bir toplum? Bu sizin içinizi sızlatmıyor mu? Benim içimi sızlatıyor. Benim uykularımı kaçırıyor. Sizinkini kaçırmıyor mu? Arabasını çizenden hesap soranlar, dinini hurdaya çevrinden hiç sormuyor, tapıyor.

Tavsiye görsel:

Wild Wild Country. Aslında çok ilginç bir hikâye bu. Efendim, Şeyh OŞO ve tarikatının çılgın hikâyesi. Evet, çılgınbozkırlar diye çevirmişler. OŞO’nun hikâyesi. OŞO’yu okumuş olanlarınız da vardır belki. İlginç bir hikâye, bu da ilginç bir tip. Aslında bir şeyh. Yani şeyhler hep Müslümanlardan çıkmıyor. Aslında kaynağı orası. Hint keneviri nereden geldiyse tasavvuf da oradan geldi. Yani esrarın kaynağının geldiği yerden. Bu da manevi esrar. Hatta bu daha tehlikeli. Ama adam bir krallık kuruyor Amerika’da. Bir çölü müritleri ele geçiriyor. O çölde bir dünya cenneti yaratıyorlar. Ve adam büyülüyor etrafındaki insanları. Erkekleri, kızları, kadınları, çocukları hepsini kendine köle yapıyor. Kendine tapıyorlar. OŞO’ya tapıyorlar. Gerçek adı o değil. Evet ve sonunda iş patlıyor. Amerika bertaraf ediyor. Amerika kendi ülkesine bir uçakla gönderiyor. Asıl ben burada, tamam OŞO’ları, kendi halkını kendine köle edinen, kendini onların tanrısı yapan, şeyhi yapan bu tipi sen ülkesine gönderiyorsun da bizim ülkemizdekileri niye destekliyorsun? Ben bunu anlamıyorum.

Soru

Kendi ülkelerinde yaşatmadıkları tiplerin Müslüman versiyonlarını bu coğrafyada neden desteklerler?

Evet, uydurulmuş din nasıl bir şeydir?

(Videoda konuşan: Namaz kılmayanın katli üç mezhebin imamına göre vaciptir!). İftira ediyorsun! İmam Ebu Hanife’yi temsil ettiği iddiasındaki insanlar imam Ebu Hanife’nin mezhebinden değildi. İmam Muhammed de dahil Ebu Yusuf da dahil. Muhammed 14 yaşında idi sohbetine, halkasına geldiğinde. Ama 4 sene sonra İmam Ebu Hanife vefat etti. Çocuk daha, hepsi hepsi o kadar. Ebu Yusuf ise hocasının almamak için öldüğü görevi almak için öldü. Sen onu nasıl onun mezhebindendir dersin?

Nuh Bin Ebu Meryem zamanının en büyük uydurucularından biriydi. İmam Ebu Hanife’nin halkasında bulunmuş biri. Ve bugün Ebu Hanife’ye ait diye söylenen yalan risaleler ki en büyük yalan el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Fıkhu’l-Ebsat’tır. El-Fıkhu’l-Ebsat’ı en sahtekârcasıdır. Hiç alakası yoktur. Ebu Hanife eliyle kitap yazmamıştır. Osman el-Betti’nin mektubu var. O en sahihi. Bir de el-Âlim ve’l-Mute’allim’dir. Dolayısıyla onu geçelim. O yalanınızı ve iftiranızı size iade edelim.

Dini nasıl buldunuz? Evet, bu bir dindir. Bu bir dindir. Evet, onların tanrılarına hakaret etmeyin ki onlar sizin Allah’ınıza hakaret ederler. Hakaret etmiyoruz, bizde hakaret yok zaten. Ne ise onu söylüyoruz. Bu bir dindir. Ama bu dinin Allah ile Kur’an ile peygamberle hiçbir alakası yoktur. Bu bir dindir. Kur’an’da namaz kılanlara lanet eden bir ayet vardır. Mâ’ûn 4: Eğer namaz kılan sosyal sorumlulukları, yani salâtı bilfiil yardıma dönüştürmüyorsa, -salât yardım demektir zaten- bilfiil paylaşmaya dönüştürmüyorsa, gözyaşını silmiyorsa, yetimi gözetmiyorsa, açı doyurmuyorsa lanet olsun, veyl olsun, yazıklar olsun o namaz kılanlara!

Siz bir adamı eğer namaz kılmıyorsa kellesini kesecek, hatta cesedini de mezara gömdürmeyip ortada bırakacaksanız o adam şimdi ibadet yapıyor mu olacak? Hee? Ona ibadet denir mi? Adam kılmazsa kelle gidecek. Peki, ibadet neydi? İbadet kişinin tercih ederek, bilinçli bir biçimde tercih ederek Allah için yaptığı şey. Kılıç için kılınan namaz namaz mıdır? Adam, ya öl, ya kıl. Ee ne yapsın, kılmasın da ölsün mü? Bu mu şimdi ibadet? Nur topu gibi münafık bir toplumu böyle peydahladınız. Tüm toplumu Allah’ın değil korkunun kulu yaptınız ve ikiyüzlü yaptınız.  Evet, fıkhınızı da alın gidin!

Uyarı ve örnek: Bir kardeşimizin, bir talebimizin -Anamur’da, selam olsun Hasan kardeşime- 15 yaşında kaybettiği evladının mezar taşı bu.

Bakınız bu uydurulmuş dinciler ölünün olduğu yerde biterler. Çünkü ölünün olduğu yerde para var. Ölülerinizi elinizden çalarlar. Bu uydurulmuş dincilere ölülerinizi kaptırmayın. Düğünlerinizi de kaptırmayın. Sakın ölülerinizi bu sahtekârlara vermeyin. Kaptırmayın, mukayyet olun. Çünkü ölümün sessizliğinde uydurulmuş din satarlar. Şirk satarlar, bunu paraya tahvil ederler. “Sen kabirdekilere işittiremezsin.” (Fâtır 22). “Kur’an ölüleri değil dirileri uyarmak içindir.” (Yasin 70).

Benim kahramanlarım, bununla bitireceğiz. Raşit amcayı dinleyelim. Rahmetli olmuş.

 

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp