Siretü’l-Kur’an 5. ders metni

Siretü’l-Kur’an 5. ders metni


Siretü’l-Kur’an 5. ders metni

İçerik İndeksi [göster]

Siretü’l-Kur’an 5. Ders- Cahiliye Şirk Ehli Ekonomisi- 09.12.2018

Hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum. Esselamu aleykum, sabahu’l-hayr, sabah be hayr, roj baş, parului, good morning, guten morgen, dobra utra, kin dobre, selamet pagi, ohayogozaimas, zaoen… Ne diyorlarsa insanlar, dünyanın herhangi bir yerinde birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa, ben de tüm insanlığa sizin üzerinden, sizin vesilenizle selamlar gönderiyorum. Selamlıyorum. Selam olan, barış olan, kurtuluş olan İslam’ın mesajını verirken; bir barış elçisi gibi, bir barış büyükelçisi gibi davranmamız gerektiğinin, inancımızın bize yüklediği bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.

İnsan olmadan Müslüman olunmaz. Dindarlığını Allah’a göster, bana insanlığın lazım. Bir din, müntesibinin aklını, iradesini, vicdanını, adaletini, merhametini, kalitesini yani insanlığını arttırmıyorsa yobazlığını, holiganlığını, şeytanlığını arttırır. Bir din, mensubunu uyuduğu uykulardan uyandırmıyorsa, mensubunu diriltmiyorsa, mensubunun aklını, iradesini, vicdanını ayağa kaldırmıyorsa o din onun için uyuşturucuya dönüşür. Uyuşturucuya dönüşen bir dinden Allah’a sığınırız. Cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artar. Cahile bir şey verecekseniz, cehaletiyle bilgiyi yer değiştirmeyi deneyin. Yani bilgi verin. Cahile din verirseniz, cahilin elinde din bir ölüm makinasına, bir terminatöre dönüşür.

Değerli dostlar. Siretü’l-Kur’an dersimizin beşincisindeyiz. Hamdolsun.

Bugün yine giriş derslerinden bir tanesini işleyeceğiz. Dersimizin konusu “cahiliye şirk ehlinde ekonomi”. Cahiliyede ekonomik yapıyı işlerken belki insanlık tarihinin şöyle kuş bakışı bir özetini vereceğiz. Unutmuşum derse bir ana başlık koymayı. Ama sizinle paylaşmamda bir sakınca yok.

Bugünkü dersin başlığı: “Tüm tarih bir yol hikâyesidir.”

I. CAHİLİYEDE EKONOMİK YAPI

Evet, “ekonomi neden önemlidir?” sorusunu sormam gerekmiyor sanırım. Zira ekonomi aslında insanlık tarihinin bir açıklaması. Fakat tek açıklaması değil. Tek açıklaması dediğinizde ekonomiyi idealleştirirsiniz, idealleştirdiğiniz her şey ideoloji olur, ideoloji olduğu zaman mutlaka şeytanlar üretir, putlar üretir. Marx, insanlık tarihini ekonomi üzerinden açıklamaya çalıştı. Ve ortaya Marksizm çıktı. Hiç şüphesiz Marx, Marksist değildi. Tıpkı Ebu Hanife’nin Hanefi olmadığı gibi. Şafii’nin Şafii olmadığı gibi. Malik’in Maliki olmadığı gibi. Ama müntesipler öyledir. Arkadan gelenler öyledir. Önden gidenlerin fikirlerini üretmek yerine onu alırlar, onu put yaparlar, ona taparlar. Böyledir maalesef.

Evet, insanlık tarihi bir yol hikâyesidir aslında. Bütün tarih bir yol hikâyesidir.

İpek Yolu’nu görüyorsunuz (ekranda). Ama aslında İpek Yolu’ndan önce Baharat Yolu vardı. Yani Silk Road olmadan önce Spice Road vardı; (ekranda) aşağıda, güneyde gördüğünüz yeşil hat.

Aslında insanlık Afrika’dan -ilk derste görmüştük bunu- yola çıktı. Beş bin kilometrelik Rift Vadisi’nden yola çıktı. Muhtemelen yola çıktığı ilk güzergâh da Babul Mendeb, Yemen. Şu uçta gözüken, haritanın en altında gözüken nokta idi. Ve Babul Mendeb’ten geçtikten sonra Kur’an’daki; “İnne ewwele beytin wudi’a li’n-nâsi; yeryüzünde yapılan ilk ev Kâbe’dir.” ayetinden yola çıkarak insanlığın yeryüzündeki ilk mimarlık faaliyetinin Kâbe olduğunu düşünebiliriz. Böyle bir yorum yapabiliriz. Ondan sonra insanlık devam etti ve kıyılardan giderek nerelere geldi?

Tüm medeniyetler yeryüzünde sularda, suların ağzında yeryüzüne çıktı. Yani önce su çıktı yola, sonra insan çıktı yola. Dolayısıyla ırmaklar gibi insanlar da yolcu. Ve yeryüzündeki ilk medeniyetler işte bildiğimiz kadarıyla bakınız: Dicle ve Fırat’ın döküldüğü yer, Basra Körfezi veya İran Körfezi. Burada Ur kültü var, Irak oradan geliyor. Ondan sonra Sümer’e beşiklik yaptı bu kült. Ama “bereketli hilal” diye bilinen şu bölge, insanlığın yeryüzünde medeniyeti kurduğu ilk bölgedir.

Bu bereketli hilalin bir parçasıdır bizim Urfa’mız. Urfa’daki Göbeklitepe yaklaşık 13.500 yıllık. Tarım devrimi, Göbeklitepe’yi doğurdu. Göbeklitepe’nin şu anda bir ünitesi kazıldı ve açıldı. Ama geriye daha yirmi bir ünite olduğu uzaydan yapılan gözlemlerle ortaya çıktı. Dolayısıyla 13.500 yıllık tarım devriminin ilk yapıldığı, insanın toprağı ilk kez ekip biçmeye başladığı dönemde insan artık medeniyet üretimine geçmişti.

Şattülarap su yolunda, Basra’da yani Dicle ve Fırat’ın denize döküldüğü yerde Ur kültü kuruldu. O kült Sümer’e, Asur’a, Babil’e, Aram’a, Urartu’ya, Elam’a ve bunun gibi medeniyetlere beşiklik yaptı.

Yine şu bölge -ki bugün Pakistan sınırları içindedir- İndus nehrinin denize karıştığı yerdir, İndus deltası derler buraya. Bu nehir Himalaya dağ silsilesi içerisinden gelir. Burada, -ben gittim- Harappa var. Yeryüzünün en eski şehirlerinden biri. Dolayısıyla orada bir medeniyet kuruldu. Yine su yürüdü, insanlık yürüdü, suyla insanlık orada buluştu.

Hint Körfezi’nin içinde Kalkute var. Ganj buradan dökülür. Brahmaputra Nehri buradan dökülür. İki ayrı kol halinde gelir ve buradan dökülür denize. Bu döküldüğü yerde de bir medeniyet kuruldu. Ganj medeniyeti. Haritada görmüyoruz ama aslında ucunu görüyoruz.

Burası Sarı Deniz. Aslında Sarı Deniz Körfezi’nin en ucu. Pekin şuralarda bir yerde. Buradan Sarı Irmak dökülür. Yine Himalaya dağ silsilesinin devamı olan karanlık dağlarından doğan bir nehir. Orada da bir medeniyet kuruldu. Çin medeniyetinin kurulduğu yer burasıdır.

Nil buradan yürüdü. Biliyorsunuz Nil’in çıktığı yer Afrika’nın iç bölgeleri; Tanzanya, Kenya. Oradan binlerce kilometrelik bir yürüyüş yaptı Nil ve İskenderiye ile Port Said arasından denize dökülür. Bendeniz taa denize dökülen yerin ucuna kadar vardım. Orada bir medeniyet kuruldu. Ondan sonra o medeniyet içeri girdi, Tep şehrine. Oradan daha içeriye girdi, Luksor’a ve Karnak’a kadar vardı.

Amerika’da Maya medeniyeti. Toltek medeniyeti de su yolu medeniyetidir. Suların ucunda kurulmuştur. Bunun tek istisnası Anadolu’da kurulan Hititmedeniyetidir. Hattuşa, bugün Çorum yakınlarındaki kara medeniyetidir.  Fakat ben orada da büyük bir su yolunun olduğuna inanıyorum, çünkü su olmadan insanlık yaşayamaz. Belki bugün o su kaybolmuştur, azalmıştır vs. Tek istisna o. Ama diğer medeniyetlere göre o biraz yeni kalıyor.

Kuşbakışı

Ticaret

Cahiliye şirk ehli ekonomisinin bir numaralı enstrümanıdır ticaret. Mekkelilerin tacir olduğunu söylemeye gerek var mı? Hatta şunu söyleyelim. Peygamberimizin peygamber olmadan önceki mesleği neydi?  Biliyorsunuz. Her peygamberin bir mesleği var. Peygamberimiz de tacir idi.

İbn-i Haldun’un ifadesiyle “memurluk meslek değildir.” Memur arkadaşlar kusura bakmasınlar, memurluk meslek değildir. Onun için “her memurun bir mesleği olmalıdır” der İbn-i Haldun. Ben de aynısını söylüyorum. Her memurun mesleği olmadır. Bu öğüdü dinleyenler, peygamberlerin bıraktığı o sünnetten gidenler, o yoldan gidenler sultan olsalar dahi bir meslekleri olmuş ve o mesleği yapmışlardır. Bu aslında bir yerde Hz. Davut’tan kalmadır. Hz. Davut biliyorsunuz bir yöneticiydi. Kraldı demeye dilim varmıyor. O zaman bugünün zalim krallarını meşrulaştırmış oluyoruz. Bir yöneticiydi. Ve oğlu Süleyman da bir yöneticiydi. İkisi de peygamberdi. Ama Hz. Davut aynı zamanda bir meslek sahibiydi.  Demirciydi ama ağaçlardan da sele sepet gibi şeyler örerdi. Onların geliriyle geçinirdi, diyenler de var. Mümkündür. Hassasiyet bunu gerektirir. Bu anlamda Hz. Ebubekir’in iki yıllık halifeliği zamanında aldığı maaşları ölmeden evvel hazineye iade etmesi çok ilginç gelir bana. Bu sahabe deyince mangalda kül bırakmayan uydurulmuş dincilerin içinden ben bir tanesini duymadım; “maaşla olmaz bu iş, geri verelim” diyeni görmedim, duymadım.

Ticaret. Evet, peygamberimizin mesleği de oydu. İpek Yolu. Biraz sonra haritalara geçeceğim yine. Baharat Yolu.

Îlaf

Kur’an’da bir sûre var. “Liîlâfi Qureyş” Kureyş sûresi. “Hiçbir şeyin hatırı yoksa”… Aslında sûre böyle başlar. Yani açarsak eğer anlamını; “hiçbir şeyin hatırı yoksa bari yaz ve kış kendileri için can damarı hükmünde olan, hayat getiren şu yaz ve kış ticaret seferlerinin hatırına Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.” Özetle. “Liîlâfi Qureyş, îlâfihim rihlete’ş-şitâi we’s-sayf”. “Yaz ve kış ilafı.” Yazın kuzeye, kışın güneye, Yemen tarafına. Çünkü kuzey serin oluyor. Ama yazın kuzeye, Şam ve Filistin tarafına sefer düzenlenirdi. Bu seferlerde kervan 2500 deveye kadar çıkabilirdi. Bu hacmi düşünebiliyor musunuz? Ne kadar insan? Bu develerin sırtındaki yük ne kadar büyük bir yük? Bu develerle binlerce kilometre gitmek. Gerek güneye gerek kuzeye. Kuzeye 1500 kilometreden daha fazla yol tepmek, güneye ise 2000 kilometre gitmek. Nasıl bir şey bu? Hayvan yürüyüşüyle, kervan yürüyüşüyle… Bunun gıdası, bunun korunması, bunun güvenliği, bunun dinlenmesi, bunun gecelemesi vs. Bunları bir düşün. Bunların hepsi bir sektör aslında, büyük bir sektör. Evet îlaf bu.

Ülfet. İnsanlar arasında aynı zamanda iletişimi sağlayan muhteşem bir enstrümandır ticaret. Ticaret insanı insana yaklaştıran, malı mala yaklaştıran, kültürü kültüre yaklaştıran, dinlerle diğer dinlerin iç içe geçmesini, karşılaşmasını sağlayan bir şey. Yollar da öyle. Panayırlar. Ki biliyorsunuz başta Ukaz olmak üzere. Ukaz panayırının kurulduğu yerde şimdi de fuar kuruluyor. Taif yakınlarında… Yeri belli, yurdu belli. Diğer panayırlar da var. Panayırlar aynı zamanda bölgede insanın harman olduğu yer. İnsanların yoğunlaştığı yer. Unutmayalım Allah Resulü’nün vahyi -tabiri caizse- sunduğu sahne de bu panayırlar olmuştu.

Hurma. Bir numarada. Hurmanın Arap’ın bir numaralı ticaret metaı olmasında bir gariplik yok. Hurma her şeyleri. O zaman bir numaralı gıda. Bizim için buğday neyse onlar için hurma o. Hem besleyici gıda, hurmanın içeriğinde hem karbonhidrat var hem de protein var. Hem de fruktoz var. Meyve şekeri… Hem de enzimler ve faydalı yağlar var. Hurmayı ekmek gibi yerler, doyumluktur. İkincisi, tatlı gibi yerler. Tazesi olur, “rutab” derler, yaş hurma, çok da güzel olur. Kurutur ve kuruyemiş gibi yerler. Ceplerine doldururlar, kuruyemiş gibi yerler. Misafire getirirler. Yemeğin önünde getiriler, ortasında getiriler, sonunda getirirler. Hurmanın içinden çıkan çekirdekler de işe yarar. Eğer tohum olarak ekmeyeceklerse onu ezerler. Ondan farklı farklı yararlanma yoluna girerler. Hurmanın dışındaki, hurma çekirdeğinin üstündeki zar bile işe yarar. Bir takım tıbbi ilaçlar elde ederler. Hurmanın ağacının kendisinin yapraklarından çatı, dam yaparlar. Allah Resulü’nün yaptığı mescidin damının örtüsü hurma yapraklarıydı. Hurmanın gövdesi çok dayanıklı değil, içi boş olduğu için. Ama yine de bazı binalarda kullanılır. Hurmanın dallarının arasında ince life benzer bir şey vardır, bitkinin kendi doğal bir sagısı vardır. Sargı bezi gibidir. Onu kav olarak kullanırlar. Onunla ateş yakarlar. Yani çok küçük bir iki çakmak taşının birbirine sürtünmesiyle o tutuşur. Onu kav olarak kullanırlar. Daha birçok şey olarak kullanırlar.

İnsan. Maalesef insan da bir ticaret metaıdır. İnsan ticareti, köle ticareti, cariye ticareti vardır cahiliye ekonomisinde. Hatta bu insan ticareti hiç masum da değildir. İnsan ticaretinin hiçbiri masum değildir. Dört köle giriş kapısı vardır. Bunlardan bir tanesi de hür insanların basılıp alınarak esir edilip pazarlarda satılmasıdır. Tipik örnekleri var. Mesela Allah Resulü’nün elinde büyümüş olan Zeyd hür bir ailenin çocuğuydu. Bir baskınla ele geçirildi, köleleştirildi ve satıldı. Yine, yine Selman Farisi hür bir insandı. Dört üniversite bitirdikten sonra… Dört tane beş yıl hesaplayın. En son üniversitesi neredeydi biliyor musun? Afyon’da. Afyon Emir Dağı’nda; Ammuriye. Bugün tarihî kalıntıları aynen duruyor. Bendeniz gittim, gördüm. Bir tane levha bile diken olmamış. Selman beş yıl okumuş Emir Dağı’nda. Selman’ın okuduğu okulun kalıntıları aynen duruyor. Sahabe deyince mangalda kül bırakmayan, “her bir sahabi hatasızdır” diyerek her birini birer puta dönüştüren şu uydurulmuş dinciler var ya, götürüp de oraya bir levha dikmemişler. İlgileri bile yok. Bir tanesini görmedim orada. Birkaç kere gittim. Ama ne yaparlar? Anadolu’ya hiç uğramamış olan, aslında Mekke ve Medine’ye de gelmemiş olan, Veysel Karani’ye makam yaparlar. Bu topraklarda bu gariplikler çoktur. Dolayısıyla insan ticareti cahiliye ekonomisinin en temel enstrümanlarından biriydi.

Hayvan ticareti. Ciddi bir hayvan ticareti vardı. Ayrıntısına birazdan geleceğim. Hangi hayvanlar? Deve, keçi, koyun, sığır ve at.

Deri ticareti. Deri gerçekten de ticari enstrüman olarak başat bir yer tutuyordu. Habeşistan’la Mekkeliler arasında ciddi bir deri ticareti vardı. Hatta hatta Habeşistan’a göçen Müslümanları Necaşi’den istemek için giden Amr Bin As ve arkadaşları Necaşi’ye hediye olarak deri götürmüşlerdi. Yine, Bizans imparatoru Heraklius’a gelen Ebu Sufyan, Allah Resulünü ve Medine’de kurulan Müslüman toplumu yok etmek için Herklius’dan yardım ricasıyla geldiğinde, deri hediye etmişti. Yani İstanbul’a gelmemişti tabii. Heraklius’un bir başkenti de Şam’dı. Şam’da görüştüklerini düşünüyoruz. Tarihî kaynaklar öyle düşünüyor.

Şarap ticareti. Şarap çok temel bir yer tutuyordu cahiliye şirk ehli ticaretinde. Şaraptan söz ediliyorsa üzüm bağlarından da söz ediliyor demektir. Ebu Lehep bir şarap tüccarıydı. Çok ciddi bir ticari arzı vardı kuzeye. Taif’te bağlar kiralamıştı. Taif’te kiraladığı bağlardan yaptırdığı şarapları bölgelere dağıtırdı. Yine şarap ticareti derken sadece şarap değil, sirke ticareti de ciddi bir yer tutuyordu. Çünkü o günün mikroptan korunma için kullanılan bir unsur olarak da görülüyordu. Yine şıra ticareti. Üzüm şırası, hurma şırası, arpa şırası -ki nebizdeniliyordu buna, bunun da ticari pastada bir payı vardı-. Bu nebiz fermente olurken biraz sınırı aşarsa bira oluyordu tabii.

Yağ ticareti. Arap, yağı çok sever. Yağ hayatın bir parçasıdır. Bu yağın bir kısmı zeytinyağı. Taif zeytinleri meşhurdu. Taif’te zeytin üretilirdi. Çok ilginç değil mi? Ama aslında Şam bölgesi zeytinyağının merkeziydi. Filistin zeytinyağının merkeziydi. Unutmayalım, onun için “We’t-tîni we’z-zeytûni.” Eğer Kur’an’da bir kelime geçiyorsa bölge halkının tanıdığı bir şeydir o. Dolaysıyla yağ ticareti yapılıyordu. Zeytinyağını genellikle yemek için değil yakmak için kullanırlardı. Yemek için hayvan iç yağı kullanırlardı. Arap, yağa karşı özel bir ihtimam gösterirdi. Öyle ki yağlı yer, ellerini de üstüne sürer, “Rîhuhu hayrun min faqdih: Kokusu yokluğundan hayırlıdır.” derdi.

Tahıl ticareti. Tahıl, Mekke’de yok. Mekke tahıl ekmiyor. Mekke’de çok güzel karpuz olur. Mekke’de karpuz tarlalarını gidip gördüm. Mekke’de nerede yetişir? Kumun içinde yetişiyor. Ama Mekke’de öyle yerler var ki, Vecihi vakasının olduğu yere gidin, orada şöyle kumu kazıyın su çıkar. Öyle su rezerveleri var. Dolayısıyla Mekke’de tahıl yok. Peki tahıl nerede? Yemâme’de. Biraz daha güneyde. Yemame bölgenin tahıl ambarı tabiri caizse, orada ekiliyor. Mekke’ye de tahılı orası veriyor. Daha çok arpa geliyor. Buğday ekmeği nadir. Arpa ekmeği yiyorlar. Biraz esmer. Şimdi pahalı ekmek oldu. Çok ilginç. Eskiler arpa ekmeği yedi, buğday ekmeği yemedi diye ağlarlardı neredeyse, şimdi ise arpa ekmeği pahalı ekmek oldu. O da ilginç. Evet. Ama tahıl Yemâme’den gelirdi. Malum Yemâme’nin krallarından bir tanesi Sümame Bin Usal, Mekkelileri Müslüman olduktan sonra öyle tehdit etmişti. “Bundan sonra size zırnık yok. Aç bırakacağım sizi!” demişti. Allah Resulü’nün işaretine kadar… Allah Resulü aç bırakılmalarına tabii ki razı olmamıştı.

Tuz yani buzdolabı ticareti. Allah Allah, ne alaka? Buzdolabının olmadığı çağlarda, dünyada buzdolabı tuzdur. Baharatlardır daha doğrusu. Neden? Gıdayı o korur. O olmadan gıdayı saklayamazsınız. Kışlık tahin yapamazsınız. Yani ‘kayıt’ tutamazsınız, kayıt yapamazsınız. Hazırlayamazsınız. Yani kışlık yiyeceklere kayıtderler değil mi, Anadolu’da? Onun için tuz olmadan yapamazsınız. Tuz para olarak kullanılırdı bölgede, unutmayın. Para gibi, altın gibi, gümüş gibi. Tuzla alırdı, tuzla satardı. Onun için. Hatta merhum peder ilk haccında tuz götürmüştü takas yapmak için. Çünkü “tuz yok mu tuz” diye gelip, oranın yerlileri isterlermiş hacılardan. Dolayısıyla takas için tuz götürmüştü. İyi hatırlıyorum, 1967’de. Bugün Afrika’da hâlâ tuzun önemi o derece yüksektir, tuz kervanları hâlâ çalışır çöl Afrika’sında.

Kumaş ticareti. Ciddi bir kumaş ticareti vardı bölgede. Dokumacılık azdı. Mekke zaten bu anlamda zanaatla uğraşmazdı. Zanaatı küçümserler. Hatta yalancının adını demirci koymuşlar. Kayna. Yani yalancıya dair atasözleri demirci üzerinden yürür. “Demircinin sözü” derler tutulmayacak sözlere mesela.

Kuru meyve ticareti. Ciddi bir meyve ticareti yok ama yine de Taif ve civarında nar ticareti yapılıyor. Nar yetiştiriliyor çünkü. Zeytin yetiştiriliyor. Üzüm bol miktarda yetiştiriliyor. Bunların ticareti var.

Yollar dedik. Bu (resimde görünen) İpek Yolu 1500 yıllık bir yol. İleriki tarihlerde eklenen İpek Yolu hattına tali ipek yollarını da koymuşlar. Fakat şurada bir harita var. Bu daha iyi gösteriyor. Bakınız, Xi’an velayetinden başlayan yol Çin’i boydan boya aşıyor. Doğu Türkistan buralar. Ondan sonra Kırgızistan’ı aşıyor. Ondan sonra Özbekistan’ı aşıyor. Afganistan’a bir yerde giriyor. Ondan sonra İran’ı aşıyor. Rey -Tahran’ın o zamanki adı Rey- üzerinden Irak’a giriyor, Irak’tan Şam’a geliyor, Şam’dan ikiye ayrılıyor. Bir tarafı güneye gidiyor ve Baharat Yolu’yla birleşiyor, bir tarafında Antakya’ya ulaşıyor ve Anadolu’ya açılıyor. Aslında oradan ilerisi de var. İstanbul’a geliyor. Ve Akdeniz’den İtalya’ya gidiyor. İşte Marco Polo’nun ziyaretinden sonra özellikle, Venedik, Ceneviz üzerinden, daha önceleri Endülüs İslam devletine kadar uzanıyor. Hatta buradan Akdeniz’i boydan boya geçip, Büyük Okyanus üzerinden Britanya adasına kadar uzanıyor. Yani taa kuzeylere uzanıyor. Böyle bir yol. Ama ana yol bu, İpek Yolu.

Ama bizi ilgilendiren asıl yol Baharat Yolu. Baharat Yolu, İpek Yolu’ndan daha eski. Çünkü insanlığın ilk yolları üzerinde bulunuyor. İlk göç yolları üzerinde. Bakınız. Şurayı gördünüz mü dostlar? Burası Mekke. Mekke’nin güneyi. Burası Yemen. Burası Mekke, burası Medine. Burası Şam. Burası Petra. Petra konusuna günü gelince gireceğim. Ölüdeniz.

Mel Gipson’ın hazırladığı o videoyu izledim. Baştan sona çarpıtma, palavra, bazı doğruların içine serpilmiş ve “Müslümanların Kâbesi, Mekke’si aslında Petra’ydı” demek istiyor, onu ispat etmeye çalışıyor.  Mecburdum, sabrettim, seyrettim. Günü gelince, konu gelince size bu belgesel hakkında maddeler halinde; nerede çarpıtmış, nerede yalan söylemiş, nerede bilgiyi yanlış kullanmış, nerede yanlış kaynaklardan beslenmiş, nerede palavra atmış, onları söyleyeceğim. Bazı yerlerde doğru söylemiş, onları söyleyeceğim inşâAllah.

Burası Baharat Yolu. Gördüğünüz gibi bu yol bütünüyle vadinin içinden gelir. Daha önce işlediğim için çok uzatmayayım lafı.

Mekke, ticaretle meşhur bir yer. Taa Eski Yunan kaynaklarında Makaroba diye geçer. Mel Gibson “Mekke eski kaynaklarda hiç gözükmüyor.” diyor. Yalan gözümüzün içine baka baka bu kadar kolay söylenir mi? Olur mu? Yunan coğrafyacıları Mekke’nin adını vermişler, Makarabo olarak. Peygamberimizden bin yıl evvel Mekke’nin adı kaynaklarda kayıtlı.

Bu yoldan ne geliyor? Bakınız, taa Hindistan’dan itibaren geliyor. Seylan burası, şu anda Sri Lanka, buradan baharatlar geliyor, muskat geliyor. Muskat baharatı hiç gördünüz mü? Kırmızıdır ve birçok şey için kullanılan müthiş bir baharattır. Tabiri caizse yemek maymuncuğu diyebiliriz. Onun için muskat üzerine Avrupalılar birbiriyle savaştılar. Hollanda’yla İngilizler yıllarca birbiriyle sırf muskat için savaştılar. Dolayısıyla buradan onlar geliyor.

Yine kereste geliyor Mekke’ye mesela. Çünkü Mekke’de kereste çok az. Taif civarında var ama o da çok fazla işe yaramıyor, çünkü uzun süre dayanmıyor. Kereste geliyor.

Yine başka bölgelerden insan geliyor. Mesela aşağıdan, özellikle Afrika tarafından insan geliyor, karşı kıyılardan insan geliyor. Habeşistan’dan -ki Etiyopya burası, burası Cubiti, burası Somali, onun altında hemen Kenya var. Onun altında Tanzanya var.

Tanzanya’nın karşısında Zanzibar Adası var. Zanzibar Adası köle istasyonu olarak kullanılıyor…

Dolayısıyla bu yol Mekke’nin can damarı. Bölgeyi besleyen bu yol. Şu yol ise içeriden gidiyor, buradan kervanlar yürüyor. Aynı zamanda MÖ. 1300’den itibaren de gemilerle bu yol işlek biçimde kullanılıyor. Kim kullanıyor bunu? Fenikeliler kullanıyor. Fenike medeniyeti deniz medeniyeti, deniz ticareti medeniyeti. Zaten Hz. Süleyman devletini armadalarla, deniz ticaret filolarıyla donatan da Fenike medeniyetidir.

Fenike medeniyetiyle Hz. Süleyman, MÖ. 9. yüzyılda birleşiyor ve Hz. Süleyman’ın devletini bir dünya devletine çeviriyor. İşte Bizantium köyü, Bizantium ticaret limanı öyle kuruluyor… Gayrettepe, İstanbul’da ilk kurulan kale, boğazın gözlendiği, boğazın görüldüğü ilk köy oraya kuruluyor. Maksatları da oradaki limanı korumak, limana giriş çıkışları kontrol etmek…

Trapezos, Trabzon, bakın bu aynı zamanda İpek Yolu’nun bitiş noktalarından biridir. Orada öyle kullanılıyor. Ve düşündüğümüz şu ki; Hz. Süleyman döneminde kurulan ticaret limanlarından biridir.

Akdeniz’de, yine bugün Tunus’ta, Kartaca limanı öyle kuruluyor.

Yine aynı dönemde üç tane liman kuruluyor bugünkü İspanya’da, İberik Yarımadası’nda. Aslında buranın ticaret yolu olması çok çok eski bir hikâye.

Yine bir başka harita. İpek Yolu burada ve ticaret yolları, göç yolları. Hatta gördüğünüz gibi dünya tarihi bütünüyle bir göç hikâyesidir.

Hayvancılık: Deve, at, keçi, koyun, sığır

Devam ediyoruz, cahiliye şirk ehli ekonomisine…

Hayvancılık; deve, at, keçi, koyun, sığır. Devenin bir numaralı ticari hayvan metaı olduğunu anlatmama gerek yok değil mi?  Deve aslında her şeyleri. Devenin her şeyinden istifade ediyorlar. Yününden çadır yapıyorlar, şurasının yünlerinden elbise yapıyorlar. Diğerleri giymek için pek münasip olmuyor, kalın oluyor ama şu bölgesinin yünlerinden elbise, gömlek yapıyorlar. Yine tersinden yakacak yapıyorlar. Devenin etini yiyorlar, sütünü içiyorlar, yavrusunu büyütüyorlar. İki deve koca bir aile oymağını geçindirmek için yeterliydi, diyorlar. Yani nasıl bir gelir kaynağı olduğunu artık anlayın.

Zaten cahiliye Arab’ında, çöl Arab’ında zenginlik, “gani” kelimesi bizim anladığımız anlama gelmiyordu. Allah’ın esmasından biri de “el-Ğaniy”dir. “Zengin.” Gani esması Allah’ın muhtaç olmayışını, yeterli oluşunu gösteriyor. Zengin, kendi kendine yeten anlamına geliyor, çöl Arab’ında, cahiliye Arab’ında. Yani fazlası olan değil kendi kendine yeten. Niye? Çadırda fazlalık, servet beladır. Para kasaları var da orada mı saklayacaklar. Duvarı bile yok çadırın, kılıçla böler ve içeri girer arkadan… Onun için Arapçada zengin, kendi kendine yeten demektir.

At. ‘Arap atı’ derler ama aslında soy olarak Arapların bir atı yok. Çünkü Arabistan’dan da at sonradandır. Anadolu’dur at diyarı, ‘Kapadokya’ özgür atlar diyarı anlamına gelirmiş Anadolu dillerinde. Dolayısıyla atın ana vatanı Orta Asya’dır. Orta Asya’dan gelmiş, Anadolu’da ehlileştirilmiş.

Keçi. Arap eğer deve besleyemiyorsa, deveye bakamıyorsa, deveye ihtiyacı yoksa özellikle dul hanımlar, erkeği olmayan evlerde keçi beslerdi. Çünkü keçi ne bulursa yiyor. Bölgede otlaklar, meralar yok. Onun için bugün de Arabistan keçileri kâğıt da yerler, karton kutu da…

Koyun nadiren besleniyordu. Sığır yeteri kadar vardı.

Ziraat: Tahıl, üzüm, nar, zeytin, incir, sidr

Ziraat; tahıl, üzüm, nar, zeytin, incir, sidr… Bir tür Arap kirazı. “Sidratü’l-münteha”da kullanılan var ya… Kur’an’da geçen “sedir”. Aslında biz sedir diye başka bir ağaca diyoruz. Çam cinsidir bizde sedir.

Lübnan sediri koni biçimde çok mevzun bir ağaçtır.

Zanaat: Demircilik, marangozluk, dokuma, kuyumculuk, dericilik

Zanaat; demircilik, marangozluk, dokumacılık, kuyumculuk, dericilik… Cahiliye Arap ekonomisinin zanaat ile ilgisi bu. Ama bunların hemen hiçbirini Arap yapmaz. Niye? Arap zanaatı küçümser. Zanaatkârlık Cahiliye Arab’ının gözünde pek makbul olmayan bir şeydir. Onun için “gayl gaynağı” üzerinden, demirciliğin üzerinden tanımlamış yalancılığı.

Demircilik: Mekke’de yaklaşık 25 demirci vardı. Yirmi beşi de Hristiyan. Ya eski köle ya da halen köleydi. Dolayısıyla ne yaparlar bunlar? Öncelikle silah yaparlar, kalkan yaparlar, kılıç yaparlar, ok yaparlar, mızrak yaparlar, ok ucu yaparlar… Daha başka ne yaparlar? Menteşe yaparlar. Daha başka ne yaparlar? Toprağı işleyecek çapa, kazma gibi şeyler yaparlar…  

Marangozluk: Marangozluk da vardı ve onlar da yabancılardı. Bölge Arab’ı, cahiliye Arab’ı meslek yapmazdı, çünkü küçümserdi.

Dokuma; çok küçüktü, genellikle Taif taraflarındaydı.

Kuyumculuk daha güneyde yapılandı. Kuyumculuğu da Yahudiler yapardı. Arap yapmazdı. Bu sektörün tamamını Yahudiler ele geçirmişlerdi. Mesela Kaynukaoğulları kuyumculuk yaparlardı. Medine’deki üç kabileden biriydi. Onların da mesleği buydu.

Dericilikten biraz önce bahsettiğim için geçiyorum.

Madencilik: Çok ilginç bir madencilik hikâyesi vardır Arabistan’da. Hatta bazı oryantalistler, doğu bilimciler Kâbe’nin ve Mekke’nin orada olmasının sebebini altın madeniyle açıklarlar. Gerçekten de bölgede ciddi altın madenleri var. Hatta bir şey söyleyeyim… Mısır firavunları altın madeni var diye bölgeye sefer düzenlemişler. Yani MÖ. 1500 yıllarına kadar giden altın işletmeciliği var bölgede. Hindistan’dan gelen ve kaynakların binlerle ifade ettiği altın maden işçileri var. Çok ilginç, neden Hindistan’dan geliyorlar? Zira Hindistan’da bu işin eğitimini veren Budist ve Hinduist okullar var. Oralardan rahipler geliyor. Ve bu rahipler tabii sadece uzmanlıklarını getirmiyorlar, inançlarını da getiriyorlar.

Mekkeliler şirk ehli mistiklerdi. Dini anlatırken geleceğiz, Mekke’deki tüm inançların bölgedeki tüm inançların ortak yanı mistisizmdi. Hristiyanlar mistik Hristiyanlardı, Yahudiler mistik Yahudilerdi… Müşrikler, putperestler, paganlar hepsi mistikti. Hepsinin ortak tek yanı vardı; mistik olmaları.

Ayrıca 200 Yahudi’nin madende çalıştığı söyler kaynaklar, çok ilginç.

Altın. Altın madenlerinin isimleri şunlar: Bişe, Zankan, Benatuharb -birleşik isim bu- Suad, Kufaa yatakları…

Gümüş ve bakır yatakları Avsece ve şemmam yatakları. Dolayısıyla maden yatakları bölgede çok ciddi bir ekonomi doğuruyor. Aynı zamanda biliyorsunuz, zemzem kuyusu kapandıktan sonra Abdülmuttalib yeniden açtığında, zemzem kuyusunun içinde Kâbe’nin hazinelerini bulmuştu. Öyle değil mi? Ondan sonra eşkıyalar gelmiş baş ucuna dikilmişti de onlarla mücadele etmişlerdi. O da keşke 10 oğlum olsaydı, der, hikâye böyle devam eder, ne kadar doğru bilmiyoruz.

Soru

Bin kalem mal yazsak göremeyeceğimiz nedir?

Efendim maldan söz ettik, bereket mal değildir, bereket mala katılan o manevi katma değerdir, ama bin kalem mal yazsak böyle taa büyükten küçüğe doğru göremeyeceğimiz mal nedir?

Ben cevaplayayım: Divit, hokka, mürekkep, rıkk, varak, papirüs. İlme, bilgiye değer yok, tam cahiliye. Bunların hepsi de aslında İpek Yolu’ndan ve Baharat Yolu’ndan giden şeyler. Fakat bölgenin bunlara hiç mi hiç iltifatı yok? Divit, kalem, hokka ve mürekkebi biliyorsunuz. Rıkk ise ince deriden yapılan ve bugün kâğıdı ne için kullanıyorsak o zaman onun için kullanılan şey, parşömen. Bergama’da üretilen deri kâğıt, ince deriden, onun için rıkk o. Kur’an’da da geçer.

Varak. Varaka bin Nevfel. Muhtemelen Varaka yazı malzemesini imal edendi, kendisinin yazması için. Okuma yazması olduğunu ve yazdığını da biliyoruz. İman eden biriydi. Asıl adı bu değildi muhtemelen. Yani muadil olduğu için ona o ismi verdiler.

Papirüs eski Mısır’da kâğıt yerine kullanılan malzeme. Cahiliye Mekke’sinde bunların hiçbiri yok, yani bilgi yok, bilgiye değer yok. Mekke’de topu topu okuma bilen 17 kişi var. On bin küsurluk bir nüfusta on yedi kişi. Bu on yedi kişinin hemen tamamı Hira’da öğrenmişler. Bugünkü Irak’ta, Kûfe’ye 5 km yakınlarda bir eski kent, bugün yerinde yeller esiyor, ben gittim. Okuma da ithal ama bilgiye değer yok, cehalete değer var. Tüm ticaret metaı güdüsel ve dürtüsel.

Aslında arka plana bakmaya çalışıyoruz. Neden? Neden bilgiye değer yok? Neden ilme değer yok? Neden okumaya, okuyana, kitaba değer yok? Düşünün, oradan bin yıl evvel Mısır kütüphaneler kuruyor. Tübbe’ kütüphane kuruyor. Karmak kütüphane kuruyor. Gize kütüphane kuruyor. Unutmayın, İskenderiye’de dünyanın en büyük kütüphanesi kuruluyor. Harran burunlarının ucunda sayılır, Urfa-Harran’da dünyanın yine en büyük kütüphanelerinden biri kuruluyor. Cündişapur’da (Arapça’da Cündîsâbûr) dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri kuruluyor, bugün İran’ın Hûzistan bölgesinde kalıyor. Yine Basra’nın olduğu yerde Ubulle’de… Neden Mekke bölgesinde kitap yok, kitap ham maddesi yok, yazı yok? Okuma yazmaya ihtiyaç yok, böyle bir talep yok çünkü. Tüm ticaret metaı bu.

İştah, şehvet. Zaten aynı kökten geliyor yani mideye çalışıyorlar, mideye çalışıyorlar, sindirim sistemine, boşaltım sistemine…

Korku. Silah, kılıç, kalkan korkuya çalışıyorlar.

Tutku. Gelen baharatların birçoğu tutku için. Ya gelin süslemesi ya düğün ya afrodizyak olarak kullanıyorlar. Dolayısıyla adamların dertleri; ye, iç, çiftleş, uyu, kalk, savaş; bir daha ye, iç, bir daha savaş.

Öfke. Yani tüm ticaret metaı bunlar etrafında. Size bir şey hatırlatmadı mı? Modern cahiliye aslında çok mu farklı? Şöyle baksanıza.  Veya ben Müslümanım diyen insanların aylık harcamalarını kalem kalem ayırsak. Kalem kalem, bu ailenin aylık harcamasında; mide için harcanan şu, giysi için, sırt için, beden için çürüyecek beden için harcanan şu, keyif için, zevk için harcanan şu; beyin için, bilgi için, akıl için harcanan desek hangisi en başa, hangisi en sona gelir? Peki bir şey değişmiş oluyor mu? Cahiliye nasıl değişecek? Cahiliye nasıl tarihte kalacak? Bir aile kendi bütçesinin, hiç değilse yüzde beşini, yüzde onunu kültüre, bilgiye, kitaba, ilme, öğrenmeye ayırmıyorsa o aile hâlâ cahiliyenin devamı sayılır. Başka bir izahı var mı?

Sürpriz olsun diye getirdim, Türkiye’de Bakanlık tarafından yayınlanmış bir sikke albümü bu. Sikke yani eskiden basılan tarihî paralar. Allah Resulü’nün dinar ve dirhem kullandığını biliyoruz. Kur’an’la sabit. Âl-i İmran sûresinin 75. eyetinde; ehl-i kitabı ayırıyor, iyisi var, kötüsü var diyor… Yani Hristiyanları bir çuvala doldurup da cehenneme atamazsınız diyor. Yahudileri bir çuvala doldurup da hepsini bir sayıp çöpe atamazsınız, diyor.

Niye? Ayıracaksınız diyor, iyisini kötüsünü. “İyisini kötüsünü nasıl ayıralım ya Rabbi” diye soruyoruz Kur’an’a; Âl-i İmran sûresinde; “We minhum men in te’menhu bidînârin lâ yueddihî ileyke…: Eğer bazılarına bir kantar altın versen bir kuruşuna dokunmadan sana teslim eder. Yani hakka geçmez, çalmaz, çırpmaz, yalan söylemez, kul hakkı yemez. Böyle bir Hristiyan çeşidi var, böyle bir Yahudi çeşidi var. Bir de bir tip var ki, bir tek dinar versen onun üstüne oturur, vermemek için hiç olmazsa ucundan kıyısından kırpıp eksiltmek için, eğlemek için bahaneye bakar.” diyor. Böyle bir ayrım yapıyor, yapmamızı istiyor. Bugünkü Müslümanlarda böyle bir ayrımdan eser görüyor musunuz? 

Bunun için mümeyyiz akıl gerekli, seçip ayıran bir akıl gerekli. Bunun için analitik bir zekâ gerekli. Bizimkisinin analizle bir ilgisi yok. Bizimkisi genelleme yapar, doldurur. Yani sevdiğinin her şeyini sever, günahını, hatasını pisliğini sever; nefret ettiğinin de iyiliğinden de nefret eder, her şeyiyle çöpe atar, çünkü süpürücü ayrım yapmaz. Kur’an böyle bir ayrım öğretiyor. İşte orada geçen dinar, Peygamberimiz dinarı kullandı. O dinarda bakınız Heraklius’un kabartması var. Yanında da veliahtının yani kendisi ölünce yerine geçecek olanın kabartması var. (Resimde) gördüğünüz gibi. Allah Rasulü bunları kullanmış, sakınca da görmemiş, sorun da görmemiş yani, görüyorsunuz değil mi?  Şunu söyleyince anlıyorsunuz. Şirk deyince aklına put geliyor adamın, oysa her put şirk değildir, her şirk de put değildir, her heykel put değildir, anlatabiliyor muyum? Onun için aslında ağzına kadar şirkle dolu, canlı putları var, yüreğini puthaneye çevirmiş ama diyor ki; “müşrik onlardı diyor” “biz temiziz, cennetliğiz.”  Yoo, öyle değil işte. Bu dinarın, Peygamberimizin kullandığı Bizans altın parasının hangisi olabileceğini ciddi manada aradım. Bin altı yüz on baskılı, 1610 emisyonu şu para.

Bizans darphanesi çok, altı tane darphanesi var. Biri ana darphane. Bir tanesi de Hatay’da, Antakya’da. Muhtemelen ya İskenderun’daki paralar geliyordu bölgeye peygamberimiz ve arkadaşlarının harcadığı paralar ya da Hatay’da basılan paralar geliyordu. Muhtemelen Şam’da da basılan bir para vardı yani bu bölgede basılan paralardan biri bu ve bin altı yüz on baskısı. Yani Kur’an’ın inmeye başladığı yıl yani öyle her yıl, her gün, her ay para falan basmıyorlardı, paranın taşınması korkunç bir güvenlik gerekiyordu, sırf bunun için çeteler vardı, hatta sırf bunun için devletler arası savaşlar çıkıyordu, hazineye ulaşmak ve el koymak için. Onun için muhtemelen peygamberimizin ve sahabenin kullandığı dinarlar, altın paralar bunlardı.

Kureyş ve Tebbet; iki sûre bir tip. Menfaat toplumu Kureyş…  Cahiliye şirk ekonomisinin arkasındaki o zihniyeti okuyoruz şu anda. Menfaat toplumu; “Liîlâfi Qurayşin îlâfihim rihlete’ş-şitâi we’s-sayf. Felya’budû Rabbe hâze’l-beyt”, bari “şu beytin Rabbine kulluk edin! Niye? Bu beytin ekmeğini yiyorsunuz. Ey kadir kıymet bilmezler, bu Kâbe’nin ekmeğini yiyorsunuz, bu Kâbe’nin Rabbine şirk koşuyorsunuz, bu Kâbe’nin Rabbine kulluk etmiyorsunuz. Niye ihanet ediyorsunuz? Niye ekmek yediğiniz sofraya böylesine ihanet ediyorsunuz?” diyen bir sûre Kureyş sûresi. “Felya’budû Rabbe hâze’l-beyt, ellezî et’amehum min cû’in we âmenehum min hawf: Ki o Kâbe’nin Rabbi sizi açlıktan güvenliğe çıkardı, sizi açken doyurdu, güvensizken güvenli hale getirdi, zira güvenliğiniz de bu Kâbe’ye bağlı. Güvenliği de bu sayede sağladınız çünkü.” Neden? Çünkü “beytullahi’l-haram”, güvenli ev, haram ya da yasak ev değil, güvenli ev, oradaki ‘haram’ kelimesi güvenlik ifadesidir. Orada güvenlik var. Peki orada insanların birbirlerinin canına, kanına, malına, ırzına, dokunulmaz mı gerçekten? O ayrı bir mesele.

Mülk kabilenindir. Cahiliye Arap zihniyetinde mülk kabilenindir. Mülk kabilede herhangi bir ferdin olmaz, dolayısıyla kabilenin mülkü kabile şeyhinindir. Geldik mi zulmetin orasına? Hiç birimizin mülkü yok, hepimizin mülkü kabilenindir. Peki şeyhin mülkü? Kabilenin mülkünü kim yönetir? Şeyh yönetir. Bunu bilmeyecek ne var… Yani ‘hepinizin malı benimdir.’ Dolayısıyla kabile şeyhi eğer isterse hoşuna giden bir mala el koyar, hoşuna gidenin malını alır. Zaten Mekke’deki sorun da buydu. “Hilfu’l- Fudûl” bunun üzerine yapıldı.

Ebu Leheb bir cins isimdir, siz özel isim mi zannettiniz? Ebu Leheb ölür, ebu leheblik ölmez demiştim taa yirmi yıl evvel, hâlâ aynısını söylüyorum. Ebu Leheb ölür ebu leheblik ölmez, Firavun ölür firavunluk ölmez. Ebu Leheb yaşıyor, Arif Nihat Asya’nın dediği gibi “kıtalar dolaşıyor.” Nasıl bir şey bu? “Mâ ağnâ ‘anhu mâluhû we mâ keseb.” İki eli kurusun, iki el ne? Mal ve kese, malı ve kazancı iki eli. Ne malı ne kazancı onu koruyamaz, koruyamadı. Bu ayetler bize. Zira Ebu Leheb öldü ama ebu leheblik yaşıyor. Onun için malı ve kazancı müşrikleri şımartan, müşrikleri Allah’a karşı küstahlaştıran, müşrikleri baş belası yapan ve şirki insanlığın belası yapan da budur işte. Niye?

İnsan eğer kendine Allah dışında tapacak birtakım aracılar bulursa, artık Allah dışında varlıkları ilahlaştırma alışkanlığı kazanır. Bu alışkanlık öyle yere gider ki malı ilahlaştırır, malı putlaştırır, kazancı putlaştırır, altını gümüşü putlaştırır, atı, yatı, katı, putlaştırır yani putlaştırmanın sonu yok. Ne olur? Şu zihniyeti doğurur: Kimin malı çoksa o güçlüdür, kim güçlüyse o haklıdır. Evet yani ondan adaletbekleyemezsiniz, ondan merhamet bekleyemezsiniz, ondan dürüstlükbekleyemezsiniz, ondan insanlık bekleyemezsiniz.

Cahiliye şirk ehlinin ekonomisinin arka planındaki zihniyet işte buydu.

Değer değil, fiyat odaklı bir zihniyetti cahiliye ekonomisinin arkasındaki zihniyet. Allah Resulü’ne daha Allah Rasulü olmadan, daha peygamberlik gelmeden “el-Emin” demişlerdi. Otuz beş yaşlarındaydı. Kâbe’yi yeniden yaparken, hacerülesvedi kim yerine koysun diye kılıçlar çekilmişti, birbirlerini öldüreceklerdi, ben koyacağım sen koyacaksın diye. Niye? Hz. İbrahim’den kalan tek hatıra olarak biliyorlardı hacerülesvedi. İbrahim’den kalan tek hatırayı kim kucaklarsa onun namı yürüyecekti, onun şanı yürüyecekti. “Şu kapıdan ilk kim girerse o koysun” dediler. Kapıdan bir yetim girdi. Yetim. “İşte tam da adamı geldi, “el-emin; güvenilir adam geldi, o koysun hacerülesvedi yerine.” dediler. Güvenilir olduğunda ittifak ettikleri o adam için, çok değil o tarihten sekiz yıl sonra “el-mecnun; cinlenmiş, deli” diyeceklerdi! Satacaklardı. el-Emin dediklerini de satarlar. Ticaret yapıyorlar adamlar, tacirler. Niye? Şirk zihniyetinde, şirk ekonomisinde her şey satılıktır. El-Emin de satılır. Evet her şey satılıktır. Tut ki sosyal medya var. Uydurulmuş din, altına neler yazardı? Şimdi bu manzarayı oraya götürüyoruz. Sosyal medyanın o gün olduğunu düşünelim.

Allah Resulü, el-Emin dedikleri insan bugün diyor ki: “Babalarınızın taptıkları bâtıldı. Babalarınızın yolu sapık bir yoldu. Şu taptığınız putlar şirktir. Şirk koşmayın. Zulüm yapmayın. Adil olun. Onun bunun hukukunu çiğnemeyin. Allah’tan başkasını aracılar yapmayın. Allah’a bizi ulaştırır diye birilerini put edinmeyin. Evliyalarınızı, velilerinizi -ki velileriydi, Kur’an’da sayılan beş put “vedd, suvâ’, yeğûs, ye’ûk, nesr”, kavmin velileriydi- peygamberlerinizi put edinip tapmayın. İyilerinize tapmayın!” diyordu.

Şimdi (bu mesajın) altına ne yazarlardı? “Yok, zaten Şam’a giderken rahiplerle görüştüğünü duymuştuk, büyük oyunu gördünüz değil mi? Vatikan’ın adamı, bu var ya bu, Konstantinopol’deki patriğin adamı!” Öbürü ne yazardı? “Yazıklar olsun, biz de seni adam sanmıştık!” Öbürü ne yazardı? “el-Emin’i ben dedim, dilim kurusa da demeyeydim, meğer ‘el-mecnun’muşsun, deliymişsin sen!” Öbürü ne yazardı? “Millet! Çözdünüz mü oyunu? Bakın nasıl aramıza fitne saldı? Nasıl toplumu bölüyor? Nasıl babayı evlada, karıyı kocaya düşman ediyor? İşte bakın fitneciyi görün işte!” Öbürü; “Babalarımız bilmiyordu da sen mi biliyorsun? Ha bu kadar büyük atamız bilmiyordu, üstelik senin deden de baban da bilmiyormuş, çünkü deden iki tane oğlunun adını put ismi koymuş; Abdullat ve Abduluzza koymuş, putlara tapmasa put ismi koymaz evlatlarının adını… Dolayısıyla dedene de mi şimdi sapık diyorsun? O da mı cehennemlik?”

Sosyal medyaya devam edelim mi? Neler yazarlardı Allah Resulünün davetinin altına? O, “Siz Allah’ın ayetlerine davet ediyorum, Allah’ın kelamına davet ediyorum, hakikate davet ediyorum.” diye ayetler yazsaydı ayetlerin altında bu uydurulmuş dincilerin yazacaklarını bir tasavvur edin, bir tahayyül edin. Bir yerden tanıdık geldi mi? Evet, geldi, gelmesi de lazım. Hiçbir şey değişmedi, her şey aynen devam ediyor. O günküler nasıl atalarının dinine inanıyorlarsa bugünküler de atalarının dinine inanıyor. O günküler nasıl o insan hiç davet etmediği, aktif değil de pasif iyi olduğunda el üstünde tutup aktif iyi olup da sırf Allah’a kulluğa, şirkten uzak durmaya ve tevhide davet edince nasıl üstüne saldırmışlarsa, nasıl iftiralar döşenmişlerse, bugünküler de aynısını yapıyorlar. Hiç tereddütünüz olmasın, ister Allah Resulü’nü o günden alın bugüne getirin, ister bugünkü cahiliye şirk ehlinin torunlarını, uydurulmuş dincileri alın oraya götürün hiçbir şey fark etmez!  

“Parrhesia” ve “parrhesiastes”.  Evet parrhesia Yunanca bir ifade, “doğruyu söylemek” diye çevrildi Türkçeye, Michel Foucault’nun harika bir eseri var bu isimde. Doğruyu söylemek “bugün hava soğuk” demek değildir. Doğruyu söylemek “bugün biz Akabe Vakfı’nda salonda ders dinliyoruz.” demek değildir. Hatta doğruyu söylemek “Allah vardır.” demek değildir. Doğruyu söylemek “Allah’tan başka kulluğa layık hiçbir şey yoktur.” demektir. “La ilahe” demektir. Doğruyu söylemek, söylediğiniz doğrudan dolayı başınıza iş geleceğini bile bile canınızın dahi tehlikeye düşeceğini bile bile risk almak, emek vermek ve içinde bulunduğunuz toplumun büyük çoğunluğunun size düşman olmasını göze alarak söylenmemiş doğruyu söylemektir. Doğruyu söylemek budur.

28 Şubat sürecinde generallerin zulümlerine karşı bendeniz haykırırken bugün ortada dilli düdük kesilenlerin hiçbiri yoktu. O gün bedel ödedik, acı çektik, hapisler yattık, mahkemelerde süründük, hiçbiri yoktu. O gün başka şeylerin yalamasının peşindeydiler ama bugün onlara küfrediyorlar. Niye? Bugün onlara küfretmek doğruyu söylemek değil, hatta düşmüşe vurmak mertlik değil namertliktir. Eğer varsa cesaretin, adamlığın o gün söyleyecektin, yüzüne söyleyecektin, risk alacaktın. Onlar bugün de bir yerlerin yalama peşindeler. Biliyorum, bugünler bitip devir değişsin, yarın bugünlere küfretmeye başlarlar. Onlar hep böyledirler. Doğruyu söylemek başka bir şey.

Soyunu da satar cahiliye şirk mantığı. Nasıl? Ebu Leheb ne yaptı biliyor musunuz? Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cehil, Tebbet sûresinde geçen kadın Ebu Sufyan’ın bacısıdır. Yani Ebu Sufyan Ebu Leheb’in kayınbiraderi oluyor. Peki Haşimiler içinden bir peygamber çıktı. Ebu Leheb ne yaptı? Haşimiler’i terk etti. Öbür rakip kabilenin evladı saydı kendini. Ümeyyeoğullarına geçti. İlginç değil mi? Yani hanımının dinine geçti.

Şark kurnazıdır cahiliye şirk ehli. Ekonomisi kurnazlığa dayanır. Nasıldır? Mutaffifîn sûresini okuyayım: “Weylun li’l-mutaffifîn!” Mutaffifîn ‘yolsuzluk yapanlar’ anlamına da gelir. Eğer resmî bir ticaret varsa yolsuzluk anlamına gelir yoksa nalıncı keseri anlamına gelir. “Ellezîne izektâlû ale’n-nâsi yestewfûn.” Ne yapar? Eğer bir şeyi alacaksa kendisine tam verilmesini ister. Ama bir şeyi ölçüp tartıyorsa ondan ne kadar eksiltebilirse o kâr diye düşünür. “We izâ kâlûhum ew wezenûhum yuhsirûn” Ölçüp tartmaya başladığında ondan mutlaka düşmeye çalışır, kısmaya çalışır yani nalıncı keseri gibi kendine yontar. Şark kurnazı bir ticari zekâsı vardır. Akıl değil bu zekâdır.

Cahiliye ekonomisinin motivasyonu: Servet güçtür, güç devlettir, devlet hakkın ölçüsüdür. Motivasyon bu! Servet güçtür; “mâ eğnâ anhu mâluhû we mâ keseb” malı ve kazancı güçtür. Güç devlettir, devlet hakkın ölçüsüdür. ‘Hilfu’l-Fudûl’leri ortaya çıkaran bu soygun düzeniydi. ‘Hilfu’l-Fudûl’, ‘Fadl’lar Paktı’ demektir, Fadl’lar Sözleşmesi. Üç ayrı Fadl. Taa Kureyş’ten önce Cürhümiler döneminde isimleri Fadl olan üç kişi bir araya gelmişler ve demişler ki; mazlumun hakkını zalimin elinden alacağız. Düşmüşü destekleyeceğiz, garibanı kollayacağız, ezdirmeyeceğiz. Bir pakt kurmuşlar. Ve işte ondan sonra birkaç kez kurulmuş. Peygamberimizin de denk geldiği bir tanesi var biliyorsunuz. Abdullah bin Cüd’an’ın evinde böyle bir pakt kurmuşlar. Çünkü eziyorlar. Mazlumu eziyorlar, yoksulu eziyorlar, biraz güçsüz olanın ensesine vuruyorlar, ekmeğini elinden alıyorlar ve haraca kesiyorlar orta yerde. Güçlüler. İşte ‘hilfulfudul’ vb. sözleşmeleri ortaya çıkaran soygun düzeni, cahiliye şirk ekonomisinin zihniyetini yansıtmaktadır. Serveti devlet ve güç edinen kütle konusunda Haşr sûresinin 7. ayetini hatırlayın. Evet o ayete geleceğim için burada geçiyorum.

Dinci şirk zihniyeti her şey satılık der, müşrik zihniyet Kâbe’sini bile satar. Nasıl? Beytullah oldu ‘beytullat’. İçinde 360 tane put vardı derler. Çok ilginç. Ben 360 put olduğu kanaatinde değilim. Yani bu yuvarlak bir rakam, belki bu başka bir simgesel anlamı vardır diye düşünüyorum bu 360’ın. Ama hiç şüphe yoktu ki içine put doldurmuşlardı.

Ne diyorlardı? Put galerisi. Ne olursan ol putunu al da gel. Ne olursan ol gel versiyonuydu bu aslında. Niye? Seni seviyoruz. Seni seviyorsak putunu da seviyoruz. Seni niye seviyoruz? Paranı seviyoruz. Çünkü ticari bir enstrümansın sen! buraya gelen ilave bir ekonomik değersin sen! Sen geldikçe burada bizim kârımız artıyor, niye sevmeyelim. Biz çünkü kendimizi seviyoruz, menfaatimizi seviyoruz. Evet müşrik karışık sever. Çok ilginç, Kâbe’nin içinde ne görüyoruz?

Lat, Menat, Uzza. Komşu kabilelerin tamamının putu. Gerçi Kitâbu’l-Esnâm’da Kelbî 26 tane put sayıyor. O kadar putu sonrakiler nereden çıkardılar bilmiyorum. Ama put bu, ne olacak yani bir de sen uydur! İmalatta sıkıntı mı var, sınır mı var ki? Ama çok ilginç, Kâbe’nin içinde İbrahim’in resmi vardı, İsmail’in resmi vardı, İsa’nın resmi vardı, Meryem’in resmi vardı. İlginç değil mi?

Müşrik karışık sever. Zaten şirk bu demektir. İçinde hak olan bâtıla şirk denir. İçinde hak olmayan bâtıla şirk denmez, ilhat denir. Onun için karışık seviyorlar. İbrahim de bizim, Lat da bizim, İsmail de bizim, Menat da bizim, Meryem de, İsa da bizim, Uzza da bizim… Nasıl? Gel gel gel, sen de bizimsin, sen de bizimsin, sen de bizimsin… Şirk mantığı böyle işliyor gördüğünüz gibi. Din mi? Din de pazarlık unsurudur. Dinini de satar cahiliye müşriği. Ne sıkıntısı var ki?

Şirkte her şey pazarlığa tâbidir. Ne diyorlardı Allah Resulü’ne? “Bir gün biz seninkine tapalım, bir gün sen bizimkine. Hatta pazarlık açık; bir gün sen bizimkine tap biz seninkine bir hafta tapalım. Ona da mı hayır diyorsun? Bir yıl biz seninkine tapalım sen bizimkine bir tecik gün tap.” Bu aslında neyi gösteriyor, biliyor musunuz?

Akidede, imanda pazarlık olmaz bu bir. Bir kazan balın içine bir avuç pisliği attığınız zaman o kazanı artık yiyemezsiniz. İman da böyle bir şeydir işte. İman şirk kabul etmez. Yüzdesi ne kadar olursa olsun şirk kabul etmez. Onun için iman pazarlığa tâbi değildir. Ama onlar pazarlık içindeler. Çünkü aslında onlarınki iman değildi. Hiçbir şeye öyle bağlı değiller. Çizgileri yok, sınırları yok, kırmızı çizgileri yok, değer yok, zira ilke yok… İlkesiz toplumlar her şeyi satarlar.

Hac: Mekke’de yanmaz kefen yok ama günahsız elbise var. Biliyorsunuz değil mi, Mekke müşrikleri günahsız elbise kiralıyorlar dışardan gelen hacılara. Onlardan yüklü bir miktar kira bedeli alıyorlar, adeta şöyle diyorlardı: “Bu elbiselerinizle Kâbe’yi tavaf edemezsin, buranın sahibi biziz. Yani sahipsiz değil. Bakma sen adını ‘Beytullah’ koyduğumuza, sahibi biziz buranın!” Peki ne yapacağız? “Ya çıplak tavaf edeceksin ya da şu elbiseleri kiralayacaksın!” diyorlardı. Sektör. Yeni başlamadı gördüğünüz gibi, kefen satma elbise satmakla başlıyor.

II. KUR’AN’IN YAPTIĞI DEVRİM

Kuran’ın yaptığı bir devrim oldu bu zihne. Ne yaptı? Servet algısında devrim yaptı. “Mülk Allah’ındır.” dedi. “Lillâhi mulku’s-semâwâti we’l-ard.” Yani göklerin ve yerin mülkü Allah’a mahsustur. Yirmiden fazla ayette dedi bunu. Mülk emanettir, dedi. Siz malın mülkün sahibi değilsiniz, emanetçisisiniz. Sahip Allah’tır. Sizin de sahibiniz Allah’tır, sizin sahip olduklarınızın sahibi de Aallah’tır. Gani olan Allah’tır, dedi Fâtır sûresinin 15. ayetinde. “Wallâhu huwe’l-Ğaniyy: gani olan Allah’tır. “Entumu’l-fuqarâu ilâllâh.” Siz fukurasınız, Allah’a muhtaçsınız, Allah’sa kendi kendisine yeten tek varlıktır, dedi.

Paylaşmayanın namazı başına çalınsın, dedi. Nerede dedi? Mâ’ûn sûresinin 4. ayeti “fe weylun li’l-musallîn”; eğer yetimi gözetmiyorsa, açı doyurmuyorsa, sâili azarlıyorsa, yardımı engelliyorsa kıldığı namaza lanet olsun, dedi. Kur’an dedi bunu. Var mı itirazı olan? İtirazı olan şöyle der herhâlde; “Bize başka bir Kur’an getir!” zaten müşrikler de öyle diyorlardı, bize başka bir Kur’an getir diyorlardı.

Evet, paylaşmayanın namazı başına çalınsın, salâtı başına çalınsın. Salâtı ikame ve zekâtı îta, onlarca ayette bu ikisi beraber geldi: “Eqîmu’s-salâte we âtu’z-zekâh.” Evet, salâtı ikame ve zekâtı îta. Îta kelimesi i’ta diye de gelebilirdi, ‘ayn’la. O da vermek demektir. Neden îta geldi? Îta ile i’tayı ayıran fark şudur: Îta kolay vermek demektir. Hiç takılmadan verenler kolay verirler.

Kuran’ın yaptığı ekonomik devrimlerden bir tanesi Allah’a iman, Allah’a güvendi. Sadaka sadakatti. Allah’a sadakatin bir ifadesi. Zekât tezkiye idi, arınma idi. Arınanlar felaha erdiler: “Qad eflaha men tezekkâ” (A’lâ 87:14), “qad eflaha men zekkâha” (Şems 91:9), fark etmez aynı. Dolayısıyla arınanlar felaha, kurtuluşa erdiler. Zekât arınmanın ifadesiydi.

İnfak nifakın pan zehriydi. Münafikûn sûresini özellikle son bölümünü okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum. “Karz-ı hasen: güzel borç”, bugün ‘ben Müslümanım’ diyen kitlenin en çok esirgediği şey. Parası var, imkânı var. Aslında karşılığındaki insanın güvenilir olduğunu biliyor. Onun elinden gelen tüm çabayı göstermesine rağmen, elinde olmayan sebeplerle zor duruma düştüğünü biliyor. Bu zor durumdan çıkarsa altın yumurtlayan tavuk gibi veya süt veren inek gibi üretime geçeceğini de biliyor. Fakat elinde olmasına rağmen ‘yok’ diyor. Allah görüyor. Karz-ı hasen budur işte, güzel borç. Ne demek güzel borç? Borç verdiğinizi minnet altına almamaktır güzel borç. Borç verdiğinizi borç ile cıbıra çıkarmamak yani o borcu size sürekli gelir getiren bir gelir kapısına dönüştürmemektir. İşte faiz bunun için haramdır. Güzel borç nedir? Borç verdiğiniz insanı borç verecek duruma getirmektir. Borçlu olmaktan çıkıp başkalarına borç verecek duruma getirmektir. Dört etaplı zor yokuşu biliyorsunuz değil mi? Evet, “fekku raqabeh ew it’âmun fî yewmin zî mesğabeh”; bir boynu özgürlüğe kavuşturmak, bir açı doyurmak, bir düşmüşü kaldırmak, bir yetimi gözetmek ondan sonra iman edenlerden olmak. Bunları yaptıktan sonra. Yani önce insan ol sonra iman eden ol.

İnfak dar geçitte sınanmaktır.

İnfak imanın turnusol kâğıdıdır.

Sahip olanlar infak ederler.

Malın kendisine sahip olduğu kimseler infak edemezler. “Malın sahibi misiniz? Mal sizin sahibiniz mi?” Sormanız gereken soru bu. Mal sahibi olanlar ve mal kendisine sahip olanlar diye ikiye ayırmak lazım.

Mal iyi bir köle, berbat bir efendidir. Köle efendisini veremez. Eğer kişi malının efendisi ise verir ama malının kölesi ise köle efendisini veremez.

Kişi güvendiğine güvendiği kadar kredi açar.

Allah’a güvenen Allah’a iman edendir. İman güvendir. Allah için kredi açıyorsanız Allah’a ne kadar güvendiğinize bakın. Allah’a ne kadar güveniyorsanız o kadar kredi açarsınız.

Akla ve bilgiye yatırım çağrısı. Kur’an bir devrim yaptı. Cahiliye ekonomik zihniyetinde. Neydi? Alak sûresinin 1 ilâ 5. ayetleri? Talim ve kaleme, öğrenme ve yazıya dikkat çekti. Yani Kur’an devrim yaptı. Çünkü Kur’an’ın içine indiği toplum sözlü kültür toplumuydu. Tıpkı günümüzdeki toplum gibi. Bakın sözlü kültür toplumu kulaktan goy goyla gidiyor. Tüm bilgilenmeler dedikodu yoluyla. Onun için fısıltı gazetesi dünyanın en çok satan gazetesidir bu topraklarda.

Dünyada hiç gazete yokken Müslüman şarkta fısıltı gazetesi en büyük tirajı yapıyordu. Bir buçuk milyon yalanı uydurup Peygamberin diline koymak kolay bir şey değil ki. İşte ancak o gazete yapar bunu. Tam da o gazete yapar. Dolayısıyla “Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun, kaleme ve yazdıkları şahit olsun.” (Kalem 68:1) diyerek kaleme dikkat çekiyordu. Allah kaleme yemin ediyordu. Allah bir şeye niye yemin eder? Bakara sûresinin 282. ayeti Kur’an’ın en uzun ayetidir, tam bir sayfadır ve bu ayette emirler vardır ardı ardına: “Yazınız, yazsın, yazın…” Nedir bu?  Vadeli borçlanmalara, aslında ticari belgelere dair ayettir bu. Allah’ınızın aşkına bu ayete iman ediyorsanız baba oğul arasında, karı koca arasında da olsa ticari alışverişlerde mutlaka imzalı geçerli belge düzenleyin. Yoksa mı? Yoksa pişman olursunuz, araya kin girer, kan girer, anlaşmazlık girer, niza girer, mutlaka sonuç berbat olur. Allah’ın emrini dinlememiş olursunuz. Evet bütün bunlar kültürel bir devrime işaretti. Kur’an bir kültür devrimi yapıyordu. Ne yapıyordu? “Sözlü kültürden, yazılı kültüre geçin. Yani sözlü kültür kepazeliktir sözlü kültür uydurma hadis kültürüdür.” Kur’an’ın ifadesidir, Yusuf sûresinde, inanmayanlar açsın baksın 111. ayete; “bu uydurma bir hadis değildir” der Kur’an için. Kavramı o kullanır yani ben değil.

Ne oldu? Evet “serveti devlete dönüştürmeyin, parayla iktidar olmayın” diye bir ayet var Kur’an’da, biliyor musunuz? Parayla iktidar olmayı yasaklayan bir ayet:

Mâ efâallâhu alâ rasûlihî min ehli’l-qurâ…” Bu ülkelerin ehlinden Allah Resulü’ne Allah’ın verdikleri… Aslında bu, ganimet gelirleri değil, fey gelirleri yani barış zamanında gelen gelirlerdir, dolayısıyla devlet gelirleri demek lazım. Devlet gelirlerinden ne oldu? “Felillahi we li’r-rasûli”; Allah’a ve Resulü’ne, elçisine…  “We zi’l-qurbâ”; ve yakınlara… Bu ‘yakınlar’ biraz izaha muhtaç. Hangi yakınlar? Bu gelirlerin toplanmasında yardımcı olan yakınlar mı? Bölgesel olarak, coğrafi yakınlar mı? Yoksa kan yakınları mı?” Bu konu biraz uzun. “We’l-yetâmâ”a; yetimler yani geliri olmayanlar, sahipsiz olanlar. Dolayısıyla dul kadınlar da yetimdir. Geliri olmayanlar yetimdir. “We’l-mesâkîn”; yani yoksul olup da istemeyenler. “Webnissebîl”; yolda kalmışlar, evsizler, barksızlar, mekânsızlar, köprü altı çocukları, yol oğlu demektir. “Niçin bunlara paylaştırın?” Yani bir zümrenin eline geçmesin diyor bu. Hele hele yönetici zümrenin elinde hiç olmasın. Niye? “Key lâ yekûne dûleten beyne’l-ağniyâi minkum.” Kur’an’da geçen tek devlet kavramı burada, bu ayettedir. “Tâ ki içinizden zenginlerin elinde servet devlete dönüşmesin.” Bu ayeti okuyup aslında on dakika susup durasım geliyor da… Evet, tâ ki servet zenginlerin arasında dönüp duran bir devlete dönüşmesin. Evet, “We mâ âtâkumu’r-resûlu fe huzûhu”; Kur’an’ın en çok istismar edilen uydurulmuş dincilerin en çok istismar ettiği cümlede burada. “Resul size neyi verdiyse onu alın.” “We mâ nehâkum anhu fentehû.” “Neyi de vermediyse ondan kaçının.”

Hadis ideolojisini desteklemek için, yedi cümle olan koca ayetin içinden bir cümlesini Bektaşi mantığıyla koparıp bunu hadis ideolojisine bir slogan olarak koymak nasıl bir şey? Bu ayet fey ayeti, devlet gelirleri ayeti. “Devlet gelirlerinden Allah Resulü size ne verdiyse ondan alın ne de vermediyse ondan geri durun.” diyor. Konu belli bağlam belli, ortada. Nasıl bunu buradan koparır da hiç alakası olmayan bir yere çekip kendi ideolojinize meze yaparsınız Kur’an’ı? O ayrı bir hastalık, gördüğünüz gibi. Oysa eğer dürüst olsalardı şunu savunurlardı: “Devlet gelirleri kimsenin elinde devlete dönüşmemeli. Kimse beytülmali, müslümanların hazinesini kendi iktidarı için kullanmamalı.” demeleri lazımdı. Evet, “wettaqullah”; böyle yapmayın, Allah’tan sakının, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, sorumsuz davranmayın.

İnnallahe şedîdu’l-iqâb.” (Haşr 59:7). “Hiç şüphe yok ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.”

İşte bunun için “şûrâ” ortak aklın iktidarına razı olun demek. “We emruhum şûrâ beynehum: Toplumsal işlerini aralarında danışma yoluyla görürler.” (Şûrâ 42:38).

Kâfirûn sûresi ile bir devrim yaptı Kur’an. Cahiliye ekonomi zihniyetinde din iman pazarlayanlar sûresidir aslında bu. Kâfirûn sûresinin ismi din iman pazarlayanlar sûresi. Anlatabiliyor muyum?  Din iman pazarlayanları afişe ediyor yani: “Qul yâ eyyuhe’l-kâfirûn: ey gerçeği gizleyenler, ey kâfirler!” diyor. “Lâ a’budu mâ ta’budûn: Kulluk etmem, kul olmam sizin kul olduklarınıza!” “We lâ entum âbidûne mâ a’bud: siz de benim kulluk ettiğime kul olacak değilsiniz!” Yani şirkinizden vazgeçmeyeceksiniz.

Evet en sonunda nasıl bitiyor? “Lekum dînukum weliye dîn: Sizin dininiz size, benim dinim bana.” Ne demek bu aslında? Pazarlık etmeyin. Bir gün sen bize bir gün biz sana, bir gün sen bize bir hafta biz sana, bir gün sen bize bir yıl biz sana diye imanda pazarlık yapmayın. Ben imanımı pazarlığa açık bulmuyorum, ben iman satmam, ben dinimi satmayan bir insanım, ben imanımı, güvenimi satmayan bir insanım, ben tevhidi satmayan, Allah’ı satmayan bir insanım. Ben tezgâhta peygamber satmam, ben tezgâhta Allah satmam, ben tezgâhta din satmam!

Tam yeri geldi değil mi? Kindî’nin sözünü analım: “Bir şeyi satan ondan mahrum kalmıştır.” Yani din satan dinsizdir, der.

Kur’an’la inşa olanlar nasıl yaptılar. Hayber ganimetleri geldi. Hicretin 7. yılında Hayber’den Yahudilerin külçe altınları ve gümüşleri geldi. Allah Resulü ne yaptı biliyor musunuz? Mekke’de kıtlık vardı. Mekke’de insanlar açlıktan deri kemiriyorlardı, ot yiyorlardı. Allah Resulü gelen ganimetleri kendini vatanından süren, kendi başına ödül koyan, kendini ölümle tehdit eden bu insanlara Hayber ganimetlerini yolladı. Ne demeliydi? Acırsan acınacak hale gelirsin, değil mi? Öyle yapmalıydı değil mi? Bu uydurulmuş dinci mantığı! İşte bu ikisi birbirinin tam zıddıdır.

Düşen düşmanına yardım. Neden? “Düşmanının insan olduğunu unutma.” Hacı Bektaş’a nispet edilir harika bir sözdür, her kim söylemişse. “Düşmanının insan olduğunu sakın unutma!” Ölüm döşeğindeki Nebi’nin son kuruşlarına ne olmuştu? Rivayetlerde yedi dirhem diyor. Yedi dirhem gümüş para, en küçüğünden. Can çekişiyor, son saatleri. Gözünü açıyor, Aişe, diyor. Birkaç kere bayılıyor ve ayılıyor. O birkaç bayılmanın arkasından Aişe’ye bakıyor, konuşacak mecali bile yok. Aişe, bana bir şey mi söyleyeceksin ya Rasulallah diyor? Kafasıyla işaret ediyor, “gel buraya.” “Sana geçen gümüş diye verdiğim o liralar ne oldu?” “Ya Rasulallah senin hastalık telaşınla dağıtamadım.” “Onları getir buraya, vallahi Muhammed yanında altın ve gümüş olduğu halde Rabbine kavuşmayı istemiyor.” Götürüyor, orada bulunan birine veriyor. Bir rivayete göre Hz. Ali’ye, bir rivayete göre bir başkasına verip “bunları götür hemen dağıt!” diyor.  

Evet, sünnet deyince elinde fenni sünnetçi çantasıyla üstümüze boca edenler, olanca cehaletiyle saldıranlar, mangalda kül bırakmayanlar, siz kimin sünnetini işliyorsunuz? Buyurun, bakın; dünyada cennet gibi bir hayat kuruyorlar kendilerine bu uydurulmuş dinciler. Fakat garibanlara da ahiretteki cenneti vaad ediyorlar. Bu çok garip değil mi? Hiç mi itiraz etmiyorsunuz? Ey bunların arkasından giden zavallılar, hiç mi bunu görmüyorsunuz?

Aldığı maaşı ölmeden önce hazineye iade eden lider demiştim, Hz. Ebubekir olduğunu biraz önce söylemiştim. Hesabı sorulan elbisesinin hesabını veren lider Hz. Ömer’di. Hz. Ömer’in hükmettiği topraklarda şu an da takriben kaç tane devlet olduğunu tahmin edebilir misiniz? 60’a yakın. Nasıl? İmparatorlar imparatoru bir taze elbise giymiş, çıkmış hitap ediyor cemaate. İçlerinden bir tanesi cesaret gösterip imparatorlar imparatoruna diyor ki; “Bize dağıtılan kumaştan elbise çıkmadı, sen nasıl giydin bunu?” “Abdurrahman, burada mısın?” diyor oğluna. “Evet.”  “Kalk ve söyle.” “Benim payımı babamın payıyla birleştirdik ancak ikisinden bir elbise çıktı.” Evet, hesap soran halk var hesap sorulan lider var.

Ey sünnet deyince mangalda kül bırakmayanlar size de selam olsun. “Eyvah keşke aramızda dağlar olsaydı.” Bu söz kime ait biliyor musunuz? İran imparatorluğunun alınması haberi kendisine geldiğinde Hz. Ömer’in gösterdiği tepkidir bu. A’la el hadrami Bahreyn’den komutan İran’a giriyor tek girişte imparatorluğun hemen yarısını alıyor. Hz. Ömer’e haber geldiğinde “o komutana en yüksek madalyayı takmak için bir madalya hazırlayın” demiyor. “O komutana tebrik ederim” demiyor. “O komutana ne mutlu ne güzel bir komutan” demiyor. O uydurma hadiste olduğu gibi. Peki ne diyor? “Eyvah! Keşke İran ile aramızda ateşten dağlar olsaydı da ne biz onlara ne onlar bize.” Neden? Sebep ne? İşte bu yaklaşık 900 milyon dinar geliyor. Kisra hazineleri bu. Evet Kadisiye’den sonra ele geçen altın miktarı. Nasıl? Ben hesap ettirdim yaklaşık 3 bin ton altına denk geliyor. 2 bin 700 ila 3 bin ton 2 bin 700 kilo. Efendim. Evet. Dolayısıyla 3 bin ton altına denk geliyor. Aslında bugünün şeyiyle bakarsanız çokta değil yani. Amerika’nın elinde rezerve olarak 9 bin ton altın var. Ama o günkü dünyada çok büyük… Ve asker başına 12 bin dinar 12 bin altın lira düşüyor. Peki ne yapar bu asker? Bu parayı görünce ne yapar? Servet terbiyesi yok. Yokluğa sabretmek her kişi karı, varlığa sabretmek er kişi karı. Yokluğa sabrettiler ama varlığa sabredemediler. Onun için işte bu Hz. Ömer’i o öngörüsüyle bunu gösterdi

Hz. Ali’ye ne demeli ya? Geriye hiçbir miras bırakmayan tek halifedir Hz. Ali. Çok ilginç. Ama bir olayı var ki onu anlatmazsam olmaz. Akil’e verdiği bir ders. Halifedir Hz. Ali. Kûfe’dedir ve fırını yakmış ekmek pişiriyor ailesine. Düşünün imparatorlar imparatoru, hükmettiği toprak yine Hz. Ömer’in hükmettiği topraktır. Hatta daha fazlası, çünkü daha sonradan da bazı yerler alınmış. Ve Hz. Ali ekmek pişiriyor. Üvey kardeşi Akil geliyor ve diyor ki: “Borcum var, ödemem lazım, bana para lazım, para ver.” “Bunu sen de biliyorsun ki benim özel servetim yok, param biriktirmem.” “O zaman Beytülmal’den borç para ver.” diyor. Akil’i tanıyor Hz. Ali, kardeşini bilmez mi? Mekke’nin fethinde Allah Resulu Mekke’ye girmiş. “Nerede kalacaksın ya Rasulallah” diyorlar. “Bir evimiz vardı ama” diyor “Akil satmış!”, bildiğiniz gibi. Ekmek tandırının üstünde demir çubuklar var, üstünde de saç var. Sacın altında kıpkırmızı, nar gibi kızarmış demir çubuğu çıkarıyor, farkına varmadan kardeşi Akil’in böğrüne bastırıyor. Cassss! “Yandım anam” diyor Akil, kendini yere atıyor. Hz. Ali şunu diyor: “Nasıl? Çok acı çektin mi?” diyor. “Dalga geçme” diyor. “Halime baksana, sen benimle dalga geçme” diyor. “Allah’ın ahiretteki ateşi bu ateşle kıyaslanmaz.” “Sen böğründeki bir tek yanığa razı olamadın, beni ateşe mi atacaksın? Kardeşini ateşe mi atacaksın?” diyor.

Bunları iyi anlatıyoruz da korkum şu ki, bunları anlattığımız halde tutumumuzu değiştirmeye razı olmama alışkanlığı edinmemizden korkuyorum. O zaman bunlar dilimizde meze, ahlaksızlığımıza vurulmuş bir cilaya dönüşüyor!

Fetih algısında devrim. Fetih sûresi. Fetih sûresi ne zaman indi? Mekke’nin fethinden sonra inmedi, Bedir’den sonra inmedi, Huneyn’den sonra inmedi. Yani hiçbir zaferin arkasına inmedi. Peki nerede? Hudeybiye Barış Antlaşması’nın arkasından indi. Barışı Kur’an fetih olarak nitelendiriyor. Peki ne oldu? Şavaşı değil barışı fetih olarak niteleyen, savaşı değil barışı yaymayı fetih, toprak değil gönül almayı fetih, servet değil insan biriktirmeyi fetih olarak niteleyen Kur’an’ın devrimi daha sonra karşı devrimle yere seriliyor!

III. KUR’AN’A KARŞI DEVRİM

Kur’an’a karşı devrim, Emevi karşı devrimi! Üçüncü halife; “cennetin anahtarları elimde olsaydı ümeyyeoğullarına dağıtırdım!” diyor.

Muaviye; “Allah’ın malı” diyor beytülmale, yani insanların, halkın malına. Aman ne tumturaklı, değil mi? Çok mu takvalıymış da “Allah’ın malı” diyor o? Hayır. Şark kurnazı… Devlet hazinesi Allah’ın malı… Devletin hazinesi de olmaz. Hazine halkın hazinesidir.

Aslında şu dili düzeltsek bazı şeyler oradan düzelmeye başlayacak. Devletin parası mı var? Halkındır hazine. Mal halkın malıdır. Ondan yiyen, o halkın tamamının hakkını yer. Dolayısıyla niye “Allah’ın malı” diyor? “Allah bize devleti verdi, dolayısıyla bu hazineyi de verdi. Artık bunu bize verdiğine göre biz nereye harcarsak harcayalım, bu hakkımızdır, çünkü bu bizimdir!” mantık bu. Ebuzer ne diyor? “Hayır” diyor. “Beytü’l-mâli’l-müslimîn: Müslümanların hazinesi.” Ebuzer’in bakışı da bu.

Yine Ebuzer’in verdiği bir ders var. Muaviye’nin Şam’da yaptırdığı sarayı görüyor ve diyor ki: “Bu sana haramdır!” “Neden?” diyor. “Eğer kendi servetinden yaptınsa israf olduğu için haramdır, eğer Müslümanların servetinden yaptınsa zaten çaldığın için haramdır.”

İşte karşı devrim, Kur’an’ın devrimine karşı devrim burada başlıyor.

Fetih algısında karşı devrim. Bir karşı devrim de orada görüyoruz.

Emevi zihniyeti cizye gelirleri azalıyor diye Müslümanlaşmaya mâni oluyor! Hatta 6 maddelik bir engel kanunu çıkarıyor. Yani gayrimüslimlerin Müslüman olmasını istemiyorlar. Neden? Cizye gelirleri azalıyor diye!

Emevilerin içinde bir yıldız olan Ömer İbni Abdulaziz; “Allah Muhammed’i vergi tasdildarı olarak göndermedi.” diyor. Bu kanunları askıya alıyor ve bunu uygulatmıyor. Ama Ömer İbni Abdulaziz’in 2,5 yıllık iktidarından sonra yine her şey eski tas eski hamam oluyor.

Kuteybe Bin Müslim’in katliam ve yağmaları çok meşhurdur. Kuteybe Bin Müslimin’in Maveraunnehir’de Amuderya-Siriderya arasında, Türkistan bölgesindeki o korkunç katliamlarını biz bölgeyi Müslümanlaştırma olarak göremeyiz. Kılıcı milletin başının üstüne asıp da; “ya Müslüman ol” ya da deyip üç hak tanımak!

Hani şimdi sünni fıkhının değişmez kuralı olarak koyuyorlar ya; “Müslüman olmayanın üç hakkı vardır: Ya Müslüman olmak ya cizye vermek ya da canını vermek.” Bu mu yani? Bu mu insanlığı getirdiğiniz, vaad ettiğiniz şey? Siz hiç mi Kur’an okumadınız? Hiç mi Mümtehane sûresinin 7, 8 ve 9. ayetlerini okumadınız? Müşrikler için bile, “onlarla iyi ilişkiler geliştirebilirsiniz” diyen ayetleri hiç mi görmediniz? Allah Resulü’nün Medine’ye gelir gelmez yaptığı 47 maddelik Medine vesikasını hiç mi görmediniz? Dolayısıyla gördüğünüz gibi, karşı devrim bunlar, Kur’an’a karşı yapılan devrim!

Vâsıt mescidinde 400 kişi canlı canlı yakılıyor! Neden biliyor musunuz? Onlar diyorlar ki: “Biz Müslüman olduk, cizye vermeyiz.” Devlet de diyor ki: “Siz Müslüman olmadınız. Çünkü biz sizin İslam’ınızı beğenmedik. Yani eğer İslam’ınız, Müslüman olduk’ diyorsanız bunun bir sürü şartları var. Şu şu şu sûreleri Arap gibi okuyacaksınız” vs. Nereden okuyacaklar? Dilleri dilleri dönmüyor.

“Hüsnü’l-İslam” diye bir madde var mesela. “İslam’ı güzel olmak.” Ne demek bu? Kim karar verecek birinin İslam’ının güzel olduğuna? Böyle bir madde var. Dolayısıyla o adamlar, “biz Müslümanız cizye vermeyiz”, deyince devlet de diyor ki; “Sizi Müslüman kabul etmiyoruz, siz cizye vereceksiniz.” İşte bunun üzerine camiye dolduruyorlar ve ateşe veriyorlar. “Wâ Muhammedâ; yetiş ey Muhammed!” çığlıkları içinde yakıyorlar!

Zaruret fıkhı. Bizim fıkıhta bir de zaruret fıkhı var biliyor musunuz? Zaruret. Şimdi zarureti kim tanımlayacak? Adamına göre değişiyor. Zarureti kime tanımlattıracaksınız? Elbette vicdan tanımlayacak. “İstefti qalbek” der Allah Resulü; “kalbinden fetva iste.” Ama bastırılmamış olan vicdanlar doğru söyler, yoksa yalan söyler.

Mobil sınırlar sorunu. Mobil sınırlar sorunu ne demek? Sınır yok aslında. Yani eline alıyorsun, istediğin yere koyuyorsun. Bugün şuraya koydun değil mi? Ama ertesi gün bu sınırı aşman gerekti. Ne yapıyorsun, oradan alıyorsun sınırı değiştiriyorsun. “Bugün sınırımız buradan efendim.” “Yarın?” “Yarın da burada olur mu?” Onu Allah bilir. Hele gelecek seneyi hiç kimse bilmez.” “Peki, ne yaparız?” “O gün gösterir bunu. O gün gelsin hele. O gün bizim menfaatimiz neyi getirirse oraya koyarız o sınırı!” Müslümanların ahlakı boşuna bozulmadı, boşuna çukura düşmedik. Kendi ahlakımızı kendimiz bozduk ve ahlak bozmak için eserler yazdık!  

İktidarın mollaları, mollaların iktidarı. Nasıl geldik? Öyle diyordu Hasan Basri, benim şiarımdır bu söz: “Sultanın, yöneticinin ayağına giden âlime lanet olsun. Âlimi ayağına çağıran yöneticiye lanet olsun!” Şimdi onlardan ne kaldı?

Şatahat, cezbe, manevi sarhoşluk: Şirk ehline yardım kılavuzu. Bayezit Bestami ne demiş: “Ben öyle bir denize daldım ki peygamberler kıyısında duruyordu!” Ne demiş: Leyse mâ fî cubbetî siwallahcübbemin içinde Allah’tan başka kimse yoktur.” demiş! Eee, nasıl kurtaracağız bu şirk sözleri? Kurtaralım, olur mu!? Yani tevhidi verelim, Bayezit’i alalım. Değil mi? Bayezit verilir mi? Tevhidi satarız kolayca! Tevhidi verelim, şirki satın alalım! Şirki yıkar, üstüne bir elbise geçiririz nasıl olsa, truva atına döndürürüz! Nasıl edelim? Buna diyelim ki: Manevi sarhoşluk halinde söyledi, cezbe halinde söyledi. Şatahat vs. diyelim. Yani tumturaklı isimler koyalım. Şirke bir elbise giydirelim. Yani Müslüman edelim şirki! Şirke şehadet getirtelim ama yine içerde şirk olsun canım! Şirk temizlenir mi? Şirk kirlenmenin sonucu değil ki. Şirk kirin kendisidir, pisin kendisidir. “İnneme’l-müşrikûne necesun.”

IV. KARŞI DEVRİMİN İSLAM ZANNEDİLDİĞİ KUR’AN’SIZ ZAMANLAR

Karşı devrimin İslam zannedildiği Kur’an’sız zamanlardayız.

Soru

Uydurulmuş dincilerin ekonomi algısı hangisine daha yakın? Cahiliyye müşriklerine mi yoksa Kur’an’a mı?

Cevabı herkes kendi vicdanında versin dostlar. Geçiyoruz.

Sana da selam ekonomik krizde lüksünden en ufak taviz vermediği halde konkordato yasasını da bahane ederek ilk tasarruf tedbiri olarak işçisinin ekmeğine göz koyan hacı, sana da selam!  

Allah’ın çalışıp üretsin diye verdiği elleri tesbih adını verdiği boncuğa kiralayıp, hiçbir şey üretmediği halde Karun gibi yaşayan ama Harun pozu kesen küflü çıkı rantçı derviş, sana da selam!  

Torunu yaşındaki sevgilisinin -rivayete göre imam nikahlıymış- gönlünü etmek için 5 çocuğunun anası ve 35 yıllık eşini yüzüstü bırakan ağniyâ-i şâkirîn, size de selam!  

Uzak Doğu’da uçkur turizminden döndükten sonra, “birkaç gündür nerelerdeydin, buralarda yoktun…” diyen iş yeri komşusuna hurma tutup, “Allah kabul ederse umredeydim” diyen muhafazakâr, muhafaza-kar patron, sana da selam!

Kazanırken hiçbir insani, ahlaki, dinî standarda uymayıp zekâta gelince 40’ta 1 standardını milim geçirmeyen sofu, sana da selam!  

40 yıllık karısını 20 yaşındaki metresiyle aldatan, yakalanıp ta “sana hakkım helal olsun” diyen emektar eşine, “zaten onunla evlenecektim, çok eşlilik Resulullah’ın sünnetidir, bir sünneti ihya edene 100 şehit sevabı vardır” diyen mürit, sana da selam!  

İçinde hayvan barınmaz izbe yeri gariban bir mülteciye iki katına kiralayan alnı secdeli, sana da selam!  

İnternette tanıştığı kıza ‘bekârım’ deyip sözde imam nikahı kıyan, 4 çocuklu evli bir sahtekâr olduğu anlaşılınca boşanmak isteyen kıza; “Seni boşamayacağım, sürüm sürüm süründüreceğim. Ben boş ol demeden şeriata göre boşanmış olamazsın. Yani ben boşamadıkça sen benden boşanamazsın!” diyerek müşrik atalarının köleci dinini bu çağa taşıyan Anadolu irfanının süper çocuğu, sana da selam!  

En iyisini yiyip giydiği halde iş vermeye gelince en kötüsünü veren Kabil’in uyanık torunu, sana da selam!

Selamlarımızı verdik umarım yerine gitmiştir.

Şimdi, “ver 1.800 lirayı sildir bir aylık namaz borcunu” dersine geleceğiz. O dersimiz şu anda. Bir aylık namazın fiyatı nedir? Daha doğrusu namazın fiyatı nedir?

Şimdi borsalar var biliyorsunuz. Brent petrol borsasında varil fiyatı tespit edilir, değil mi? Londra’da var. Amerika’da var. Ve bu borsalarda malların, altının, gümüşün, değerli taşların, doların, euronun, dünyada konvertibıl paraların fiyatları…  

Peki namazın borsası nerede? Burada. Namaz borsası Türkiye’de. Bakınız. Bu borsada namazın fiyatı tespit ediliyor.

We izâ nâdeytum ile’s-salâti’ttehazûhâ huzuwen we leibâ, zâlike bi ennehum qawmun lâ ya’qilûn: Onlar salâta çağırıldıklarında, salâtı oyun ve eğlenceye dönüştürürler. Oyun ve eğlenceye. Zira onlar aklını kullanmayan bir toplumdurlar!” (Mâide 5:58).

Gıda sahteciliğiyle savaşanlar din sahteciliğine niçin çanak tutarlar? Sahte bal daha mı tehlikeli sahte dinden? Sahte balla mücadele ettikleri kadar, sahte dinle niye mücadele etmezler? Neden acaba?

Gıda sahteciliği dünyanı ifsad eder, din sahteciliği dünya ve ahireti ifsad eder.

Tavsiye görselim bu. Human. İnsan kibrini yen ve insan olduğunu hatırla. Bu bir belgesel. Gerçekten muhteşem bir belgesel. Herkese ama herkese bu belgeseli izlemesini ısrarla tavsiye ediyorum. Yani insanız ama insan olduğumuzu unuttuğumuzda ne hale geldiğimizi de görüyoruz. Human belgeselini hepinize önümüzdeki iki haftanın görseli olarak tavsiye ediyorum. Benim kahramanlarım… Bu yavru, şu sahne, Nijerya’da. Nijerya’da bir yavru açlıktan ölmek üzere, aile yok, anne yok, baba yok… Varsa da yoklar ortada. Orada bir gazeteci var. Ve gazeteci bu yavruyu evlat ediniyor. Ve bu yavruyu alıyor götürüyor…

Evet, sosyal medya hesaplarımızı unutmuyorsunuz arkadaşlar. Twitter hesabımız; Mustafa İslamoğlu, ‘u’su yok. Efendim, yine instagram hesabımız; Mustafa İslamoğlu, onda da ‘u’su yok. Kim çaldı bu ‘u’ları?

Yine facebook hesabımız; onda ‘u’ var ama, Mustafa İslamoğlu, şükür bir tanesinde bulduk. Web sitemiz adresi; www.mustafaislamoglu.com

Siretü’l Kur’an sitesi de var orayı da unutmayın: https://twitter.com/siretulkuran

Ders takipçilerinin dikkatine bu sunum not alacaklar için ekrana dönecektir. Hepinize teşekkür ediyorum.

Akleden kalbinize afiyet olsun.

İki hafta sonra görüşmek üzere.

 

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp