Siretü’l-Kur’an 14. ders metni

Siretü’l-Kur’an 14. ders metni


Siretü’l-Kur’an 14. ders metni

İçerik İndeksi [göster]

SİRETÜ’L-KUR’AN – 14. DERS – KUR’AN’IN ÖZÜ FATİHA:
ELEŞTİREL AKLI FARZ KILAN SURE – 14.04.2019

Değerli dostlar, hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum. Selamun aleyküm, sabahu’l-hayr, sabah bi hayr, roj baş, pari rui, good morning, guten morgen, huten morgen, bonjour, bonjorna, dobro utro, cindobre, yoraget selamat pagi, ohayoou gozaimasu, haberi… Dünyanın neresinde insanlar birbirlerini ne ile selamlıyorlarsa, ben de buradan insanlığı ve insanları onunla selamlıyorum.

KUR’AN’IN ÖZÜ FATİHA: ELEŞTİREL AKLI FARZ KILAN SURE

Bugün Siretü’l-Kur’an: Kur’an’ın Hayat Yolculuğu dersimizin 14.sünde yine beraberiz. Ve bugünkü dersimiz Kur’an’ın önsözü. Kur’an’ın özeti, hayatın özeti “Fatiha”.

Eleştirel aklı farz kılan süre Fatiha suresi. Onun için bu derse özgü sizden bir istirhamım olacak. Hayatınızda okuduğunuz Fatihaların yaklaşık olarak şu anda aklınızdan hesabınızı yapmanızı rica ediyorum. Kaç Fatiha okumuş olabilirsiniz bir ömür boyu, kaç kez Fatiha okumuş olabilirsiniz? Bin, beş bin, on bin, elli bin, yüz bin. Bu kadar çok okuduğunuz Fatiha’nın anlamıyla ne kadar buluştunuz? Yani Fatiha’yı on bin kez, elli bin kez, yüz bin kez okuyan insanımız Fatiha’nın anlamıyla ne kadar tanıştı? Fatiha’yı ne kadar okudu daha doğrusu?

Okumak seslendirmek değil. Cep telefonunuzun okuduğu gibi okuyorsanız, cep telefonunuz ne kadar istifade ediyorsa o kadar istifade edersiniz. Bilgisayarınızın okuduğu gibi okuyorsanız, bilgisayarınız Fatiha’yı okumakla ne kazandıysa siz de onu kazanırsınız. Flash belleğinizin okuduğu gibi okuyorsanız, Fatiha’yı okuyan Flash belleğinize ne yazılırsa size de o yazılır. Daha fazla bir şey beklemeyin.

Ama Fatiha’yı okumak, Fatiha’yla tanış olmak, biliş olmak. Fatiha’yla iletişime geçmek. Fatiha’yla buluşmak… Ne kadar buluştunuz? Ne kadar tanıştınız? Ne kadar iletişime geçtiniz? Ne kadar ilişki kurabildiniz Fatiha’yla? İşte bu. Bunun ölçüsünü, bunun ölçümünü yapmak için bu dersi kendi kendinizi sınava girer gibi hissedin ve Fatiha sınavında sınıf geçer veya sınıfta kalır bir not alıp almadığınıza lütfen kendiniz karar verin. Yani bir muhasebe dersi olsun Fatiha üzerinden.

Fatiha üzerinden aynı zamanda Kur’an’la olan ilişkimizi sorgulayalım. Unutmayalım; “Efelâ yetedebberûne’l-Qur’ân: Onlar, Kur’an’ı tedebbür etmezler mi?” emri var. Yani bu ne demektir? Kur’an’ın anlamı üzerinde yoğunlaşmazlar mı? Kur’an’ın anlamı üzerinde yoğunlaşmazlar mı? Eğer Kur’an’dan bir şeyler okuyor veya okuduğunuzu iddia ediyor ama anlamıyla buluşmuyorsanız bu şuna benziyor: Mafya adamı öldürüp ondan sonra çelenk yolluyor, değil mi? Aynen buna benzer. Öldürdüğü adama çelenk yollayan mafyanın yaptığını yaparsın. Veyahut da önce öldürdüğümüzün başına sonra türbe dikip onu sevdiğimizi söylemeye benzer. Hem katili hem tapıcısı oluyoruz! Dolayısıyla böyle bir çelişki, bu çelişkiyle nereye kadar gideceğiz? İşte bu sorunun cevabını sizin vicdanlarınıza bırakarak derse giriyorum.

Önceki dersten kalan bir soru var. Uyanık bir talebe, hocanın sadakasıdır. Bir hoca için en büyük nimet uyanık bir talebedir. Geçen dersten çıktım, tam dört kişi yukarı çıkıncaya kadar bunu sordu. Neydi o? ‘Bakara 272’nin verdiği ders’ dedim. ‘Hidayet senin elinde değildir’ diyen bir ayet. İyilikte hasbilik esastır. Dine adam kazanma niyeti bile hesabiliktir, hasbilik değil. Saf iyilik sıfır beklentiyle yapılandır.

Soru şu: Müellefe-i kulûb/kalbi ısındırılacaklara hazine desteği verilmesi bu ayetle çelişmiyor mu? Soru bu. Cevap: Hayır. Bu ayetle çelişmiyor. Yani kalbi ısındırılacak olanlara, devlet hazinesine giren sadakadan -ki ismi ayette öyle- sekizde bir pay (verilir). Sekiz sınıf sayılıyor orada. Onlardan bir sınıf da müellefe-i kulûb/kalbi İslam’a ısındırılacaklar, aslında kalbi ısındırılacaklar. ‘İslam’ (lafzı) yok orada kalbi neye ısındırılacaklar? Aslında onu biz koyuyoruz oraya. Kalbi neye ısındırılacak? Belki Kur’an’a ısındırılacak. Belki oraya onu koymamız lazım. Veya kalbi belki insanlığa ısındırılacaklar. Çünkü insanlıkla aralarındaki bağı koparmışlar. Belki kalbi vicdanına ısındırılacaklar. Belki kalbi aklına ısındırılacaklar. Belki kalbi hakikate, hakka ısındırılacaklar. Onun için neye, yani mefulü yok. Dolayısıyla “kalbi ısındırılacaklar”. Ama neye ısındırılacak? O belli değil. Onu biz koyuyoruz ortaya, oraya.

Onun için bu sorunun cevabı: hayır! İlki bireysel ve ahlaki bir ilke. İlki dediğim ne? Müddessir suresinde ne diyordu? “We lâ temnun testeksiru: Yaptığın iyiliği çok görme.” Yaptığın iyiliği kazanç kapısı haline getirme, bir başka anlamıyla. Dolayısıyla bu ayet ahlaki bir ilke. İkincisi ise yani kalbi İslam’a ısındırılacak veya kalbi Kur’an’a, kalbi hakikate ısındırılacak olanlara sadakadan, devlet hazinesinden sekizde bir pay verilmesini emreden ayet ise, nedir bu? Kamusal bir teşvik. İlki Müddesir 5, vahyin ilk yılı. İkincisi Tevbe 60, vahyin son yılları, hatta son yılı. Arada 22 yıl var. Dolayısıyla bunu dikkate almazsak eğer, yanlış anlamalar olur. Böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim.

Evet, Kur’an’ın önsözü. Onun için surenin tamamını burada aldım.

Bismillahirrahmanirrahim. Rahman rahim Allah adına, Allah’ın adıyla. Besmele demek bir şeye besmele ile başlamak, merhametle başlamaktır. Şefkatle başlamaktır. Her şeyin başı besmeledir demek her şeyin başı merhamettir anlamına geliyor. Evet okumaya da merhametle başlayalım.

El-hamdu lillâhi rabbilâlemîn.” Hamdolsun veya Türkçesiyle övgülerin tamamı alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Er-rahmâni’r-rahîm.” O Allah kimdir? Yani o Allah, Allah deyince aklımıza ilk gelen ne olmalıdır sorusudur bu aslında. Allah deyince aklınıza ilk gelen ne? Güç mü, kudret mi, ezme mi, rızık mı, nimet mi? Ne? 99 şey gelebilir. Ama Allah deyince aklımıza ilk gelmesi gereken şeyler şunlardır diyor Fatiha: Er-Rahman, er-Rahim. Yani özünde merhametli, işinde merhametli. Merhameti sonsuz ve sınırsız olan. Varlığın tamamına merhametli, kendisiyle iletişim ve ilişki kuranlara daha özel merhametle muamele eden.

Mâliki yewmi’d-dîn.” Yine o Allah kimdir? Allah’ı tanıma konusunda, Allah kimdir sorusunun cevabı “Mâliki yewmi’d-dîn.” Din günü yani hesap gününün Malik’idir, sahibidir, kralıdır, melikidir, hükümdarıdır, padişahıdır. Bu ne demek geleceğiz.

İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în.” Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Sure burada direk duaya geçti. Ve yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz ayeti aynı zamanda bir tevhid ayeti ve burada senden yardım dilerken ilk istediğimiz yardım ne olmalı sorusunun cevabı geliyor. Yani Allah’tan bir yardım isteyeceksiniz. Ne isteyeceksiniz? Bir liste hazırladınız listenin en başında ne olmalı?

Ey insanlar Allah’tan istemeyi de Allah’tan öğreniyorsunuz. Allah size kendisinden ilk neyi istemeniz gerektiği veya en çok neyi istemeniz gerektiğini öğretiyor. Nedir? “İhdina’s-sırâta’l-mustaqîm.” Bizi dosdoğru yola ilet değil, Allah’ın dolmuşu yok. Allah dolmuşçuluk yapmıyor. Otobüs çalıştırmıyor. ‘Haydi haydi bir iki’ demiyor. Ne diyor: yönelt. Yönelt. Niye? Çünkü siz yürüyeceksiniz, siz varacaksınız. Gayretinizle, tercihinizle, azminizle siz o yolu yürüyeceksiniz Allah dolmuşa bindirip de Cennet’in kapısına falan götürmüyor. Böyle yok. Size irade verdi. Size akıl verdi. Size enerji verdi. Size yürüyecek ayak verdi. Düşünecek akıl verdi. Vicdan verdi. Onun için bütün bunları kullanarak o yolu siz alacaksınız.

We’t-tîni we’z-zeytûn we tûri Sînîn we hâze’l-beledi’l-emîn. Leqad halaqne’l-insâne fî ahseni taqwîm.” “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık.” “Summe radednâhu esfele sâfilîn.” Sonra yolun başına getirdik start noktasına bıraktık ve hadi yolu al dedik. Evet bu.

Sırâta’l-lezîne en’amte aleyhim.” Peki yolu nasıl tanıyacağız? Yolun doğru olduğunu nasıl tanıyacağız? Bir sürü yol var. Onun da cevabı geliyor. Kendilerine nimet verilenlerin yoluna ilet, sadece yoluna iletilecek yani pozitif olan tarafıyla tanıtmıyor yolu. Kimlerin yoluna iletmeyeceğimizi de öğretiyor. Yani negatifini de gösteriyor. Yani yanlış yolun da ne olduğunu gösteriyor.

Ğayri’l-mağdûbi aleyhim welâ’d-dâllîn.” Kendilerine gazaplanılanlar, yani gazabı hak edenlerin yoluna değil, sapıtanların ve sapanların yoluna değil. Evet. Böyle bir meallendirme ihtiyacı hissettim mücmel olarak. Şimdi içine giriyorum.

I. HAMD ALLAH’A MAHSUSTUR (1): ÖVGÜ PROBLEMİNİN ÇÖZÜMÜ

El-hamdu lillâhi rabbilâlemîn.” Fatiha 1. Neden Fatiha 1 dedim buna? Elinizdeki Mushaflarda Fatiha 1 olarak besmele kodlanmış. İmam-ı Azam buna şiddetle karşı çıkar. Bu benim de doğru bulmadığım bir şey. Elinizdeki Mushaflar Aliyyu’l-Kâri mushafından kopyalanmış. Onun için Diyanet güya Hanefi bir topluma hitap ediyor ama Büyük İmam Ebu Hanife’nin bu konuda müdellel olan haklı olarak Fatiha’nın birinci ayeti “el-hamdu lillâhi rabbilâlemîn”dir. Fatiha yine 7 ayettir. Son ayet tek ayet değil iki ayettir, şeklindeki görüşünü nedense esas almamış. Onun için evet tatlı suyun her şeyi var tatlı suyun Hanefileri de var. Tatlı su Hanefileri. Demek ki o da o kadar oluyor. Ben buradan Hanefi veya Haneficilik yapma taraftarı değilim. Dediğim gibi bizim dinimiz İslam’dır. Allah İslam olarak isimlendirdi. Fakat bu görüşü tüm görüşler içinde en doğru bulduğum için müdellel bulduğum için bu görüşün doğru olduğuna inanıyorum.

El-hamdu lillâhi rabbilâlemîn.” Fatiha 1. Hamd Allah’a mahsustur. Övgü probleminin çözümü. Evet. Bu ayet Fatiha 1 yani Kur’an’ın önsözü ve Kur’an’ın ilk ayeti. Bir problemi dile getirerek başlıyor. Problemin adı övgü problemi. Mesela konunun kendisi psikolojik bir konu. Yani psikoloji ilmini ilgilendiren bir konuyla karşı karşıyayız. Övgü problemi diye bir problemi var insanoğlunun. Bu problem ilk insandan son insana kadar sürecek bir problem. Peki övgü problemi ne zarar verebilir ki Fatiha’nın başında böyle bir problem ele alındı. Kur’an’ın önsözünün ilk ayeti övgü problemine ayrıldı.

Ne kadar önemli bir problem ki bu, bu en başa geldi ve kuruldu. Bu soru önemli. Hamd ne demektir? Türkçesi var hamd kelimesinin. Eskiden şöyle şeyler yazardım Allah beni affetsin. Şimdi onların yanlış olduğuna inanıyorum. Yani bu söz hiçbir dile tercüme edilemez, bu sözün hiçbir dilde tek bir karşılığı falan yoktur. Hayır yanlış. Eğer bir sözü tercüme edemiyorsanız o sözü bir başka dilde anlatamazsınız. O zaman o insanlardan o sözü anlamasını da bekleyemezsiniz. O zaman Fatiha’nın 1. ayetini o insanların kendi dilinde anlamayacaklarını söylemiş olursunuz. Bu doğru değil. Onun için hamdin Türkçe bir karşılığı var. Hem de tek kelime. Övgü. Budur. “Senâ’ (ثناء); yine Arap dilinde karşılığı ‘övgü’.

Hamd neden Allah’a özgüdür? Neden hamdlerin yani övgülerin tamamı “el-hamdu” başta gelmiş olması, cümlenin başında gelmiş olması tahsis vurgusu katar. Ne demek bu? Övgülerin tamamı Allah’a mahsustur. Mahsustur. Nereden çıkıyor bu? Allah’a özgüleyen lâmlara lâm-ı tevhid adını veriyorum. Lâm var ya orada, “lillâhi”deki lâm, o lâm çok önemli. Ben ona ‘tevhid lâmı’ dedim. Aslında lâm-ı tahsistir onun adı Arap dilinde. Lâm-ı milk de denir. Ne demek bu? Övgü Allah’ın mülküdür, demektir. Övgü Allah’a mahsustur, demektir. Hani eskiden devlete mahsus arabalar vardı, üzerinde “resmî hizmete mahsustur” yazardı ya. Bu ne demek? Şu demek bu: Başkası özel hizmetinde kullanamaz. Yani bu arabanın üstüne biniyorsa oğlunu okula götürüp getirmek için kullanamaz, bu araba ile pazara gidemez, bu araba ile düğüne gidemez, bu araba ile özel işini yapamaz. Sildiler dimi o yazıları. Evet sadece o yazıları silmediler. Haram helal hassasiyetini de sildiler. Onun için evet lâm-ı tevhid. El-hamdu lillâhi rabbilâlemîn. O lâm çok önemli. Lâm-ı tevhid dedim ona.

Olumlayan anlamı: Allah’a özgüdür, Allah’a hastır, Allah’a mahsustur, Allah’ın mülküdür övgülerin tamamı. Bu demektir. Allah’ın mülküdür, Allah’a hastır, Allah’a özgüdür.

Olumsuzlayan dolaylı anlamı: İnsana emanettir. Bir şey Allah’a mahsussa ve size onu yapmanız isteniyorsa insana da emanettir. Evet. Başka mutlak mülk edinilemez, bir. Mutlak mülk edinilemez övgü. İnsan insanı övebilir. İnsan eşyayı övebilir. İnsan kendisini de övebilir. Ama bu anlamdaki övgülerin tamamı emanettir. Emanete nasıl muamele ediyorsanız o övgülere de öyle muamele edin. Dolayısıyla onun üstünde de emanet durur. O bu övgüye bugün layık olmuş olabilir yarın olmayabilir. Dün layık olmamış olabilir yarın olacak olabilir emanettir. Ama o emanetlerin, övgülerin tamamının kaynağı da Allah’tır. Zira en güzel isimler Allah’a aittir, en güzel övgülerin kaynağı da odur. Zimmete geçirilemez, hiçbir övgü zimmete geçirilemez. Çünkü insan değişken bir varlık. Allah’sa değişmeyen bir varlık. Sabit bir varlık. Onun için Allah için olan övgülerde değişme olmaz.

Hamd özelinde övüldüğünüz şey size emanettir. Emanet ya sadakat ister ya da ihanet edersiniz. Yani emanet iki şey karşılanır. Ya sadakatlisinizdir ya ihanet etmişsinizdir.

Lâm-ı tevhid. Bu önemli bir konu dostlar. Onun için de can kulağıyla dinlemenizi rica ediyorum. Kur’an’da lâm-ı tevhidleri çıkardım. Yani tahsis lamı, milk lâmı örneklerini. Lehu’l-esmâu’l-husnâ: 4 kez geçer, Taha suresi başta olmak üzere. Kur’an’da sadece 4 yerde geçer. Hepsinde bu lâm vardır. Nedir? Güzel ve iyileri putlaştırma! Ey insan, güzel ve iyi olanları putlaştırma, demektir bu. Çünkü “lehu’l-esmâu’l-husnâ”; aklınıza gelen en güzellik ve en iyiliklerin tamamı Allah’a mahsustur demek. O zaman güzelleri putlaştırma, iyileri putlaştırma. İnsanların iyileri vardır ama iyidir diye putlaştırma!

İyi putlaştırmasının en tipik örneği nedir? Hz. İsa. İsa, İsa nebi. İsa iyiydi. Ama putlaştırıldı. İyi putlaştırılınca putlaştırma meşrulaşmıyor. Üzeyr Nebi putlaştırıldı. Yahudilerin bir mezhebi, şu anda kaybolmuş olan bir mezhebi tarafından putlaştırıldı. Venüs. Venüs nedir Yunan’da? Güzellik tanrıçası, öyle değil mi? Güzellik putlaştırıldığı zaman neye dönüşüyor, aslında tipik bir örnektir. Güzelliği putlaştırma! Güzelliği takdir et, iyiliği takdir et fakat putlaştırma. Aslında övgü probleminin en tipik örneği biliyor musunuz? Zaten kimse çirkinliği putlaştırmaz ki. Öyle değil mi? Kimse kötülüğü putlaştırmaz ki. Kötülüğe tapılmaz kimse diyorum da bakmayın şeytana bile tapanlar çıkıyorsa onun kötülüğünden emin olayım diye şeytana bile tapanlar çıkabiliyor. Onun için yani genel itibari ile putlaştırmaz. Onun için güzeldir diye birini put yapma. İyidir diye, peygamberdir diye birini put yapma. Bu önemli. “Lehu’l-esmâu’l-husnâ”nın verdiği mesaj bu.

Lehu’l-hamd: Hamdin tamamı, övgülerin tamamı Allah’a mahsustur. Kişileri putlaştırma demektir bu. Kişileri putlaştırma. 30 yerde geliyor. Azizleri putlaştırma, ermiş diye putlaştırma, aziz diye putlaştırma, Hristiyanlar gibi “Sen” (Saint) diye putlaştırma, veli diye putlaştırma, gavs diye putlaştırma, kutub diye putlaştırma, şeyh diye putlaştırma, bu insanları putlaştırma!

Lehu’l-mulk: Allah Allah, niye öyle olmuş? Lehu’l-hamd, lehu’l-mulk. Serveti putlaştırma! Evet, deminki “hamd” idi. Lehu’l-mulk; serveti putlaştırma! Mülk Allah’a mahsustur. Mülk Allah’a mahsustur. Neden deriz bunu? 100 yerde geliyor biliyor musunuz? Bu ilginç. Bu yoğunluk ilginç. Çünkü serveti putlaştırma putlaştırmaların en yoğunu. İnsanın elinde serveti gördüğünüz zaman onun karşısında çözülüyorsunuz, savunmasız kalıyorsunuz. Çünkü servet güç. Biliyorsunuz maddenin çekim gücü vardır. Madde yoğunlaştıkça, büyüdükçe çekim gücü de büyür. İnsan bu çekim gücüne karşı direnebildiği kadar insandır. Direndiğiniz kadar insandır. Onun için lehu’l mülk: serveti putlaştırma.

Menat ve Hades örnekler. Menat işte manat para servetin putlaşması. Yani cahiliye Araplarının taptığı putlardan biri Lat, Menat, Uzza. Menat, aslında Menat putu serveti temsil ediyordu. Adamlar serveti putlaştırmış, parayı putlaştırmış, paraya put diye tapıyorlar. Evet. İlginçtir. Bir de Yunan’da örneği var; Hades. Hades, Yeraltı Tanrısı ama aynı zamanda servet tanrısıdır. Dolayısıyla Yunanlılar servet tanrısı yapmışlar onu putlaştırmışlar ve ona taparlarmış.

Lehu’d-dînDin Allah’a mahsustur. Bunun verdiği mesaj nedir? Din babanın malı değildir. Sahibi değilsin dinin, talibisin. İslam’ın sahibi sen değilsin ey Müslüman. İslam’ın sahibi Müslüman olmaya kalkarsa ne olur biliyor musunuz? Cenneti kendi tekeline alır. Elinin birine, iyi mümin birine kâfir damgası alır. Önüne gelenin alnına basar. Bu mümin bu kâfir. Bu mümin bu kâfir. Bu cennetlik bu cehennemlik. Bu cennetlik bu cehennemlik. Dolayısıyla dini babanın malı zannedersen dini senin malın zannedersen dini elinde oyun hamuruna çevirirsin. İstediğin gibi yoğurur içine istediklerini katar, istemediklerini çıkarırsın. Din insanın elinde oyun hamuruna dönünce o din kimin dini olur? Allah’ın dini olmaz o kesin. Onu oyun hamuru gibi oynayan insanların dini olur. Ve o dinden hayır beklenir mi? O dinden güzellik beklenir mi? O dinden amacını gerçekleştirmesi beklenir mi? Beklenemez. Onun için lehu’d-dîn, din babanın malı değildir. Sahibi sen değilsin olsan olsan dinin talibisin demektir.

Lehu’l-hukm: Kur’an’da bir başka lâm-ı milk, lâm-ı tevhid. Hüküm Allah’a mahsustur. Ne demek? Bunun açılımı ne? Devleti putlaştırıp kul olma. Hüküm o demektir. Onun için yani hüküm yönetme anlamına gelir. Kur’an’da devlet aynı zamanda geçer. “Key lâ yekûne dûleten beyne’l-ağniyâi minkum.” Servet ‘devlet’ olarak geçer Kur’an’da. Zenginlerinizin elinde bir devlete dönüşmesin şeklinde gelir ayet olarak. Dolayısıyla devleti putlaştırma, kul olma. Bunun da ilginç bir örneği var cahiliye müşriklerinde: Lat. Lat, devletin yani yönetimin, yöneticinin putlaşmasının simgesiydi, sembolüydü. Otoriteyi putlaştırmak. Otoriteyi putlaştırdığında artık taparsın. Taparsın. Partin dinin olur, parti başkanı putun olur. Ondan sonra eleştiremezsin, eleştirel bakamazsın, yanlışına yanlış diyemezsin bunu diyemediğin zaman; ona da kendine de kıyarsın.

Lehu’ş-şefâ’atu: Evet. Şefaat Allah’a mahsustur. Kur’an’daki tevhid lâmlarını sıralıyoruz. Torpil yapar diye saydıklarını putlaştırma yani saydıklarını, tanzim gösterdiklerini, büyük zannettiklerini torpil yapsın bana diye putlaştırma. O da odur.

Lehû qânitûn: Hiçbir kula baş eğme sadece ona eğil. Yani yani önünde eğilmek Allah’a mahsustur. Budur.

Lehu’l-velâyetu: Velayet dostluk ona mahsustur. Ne demek bu? Fanilerin adını Allah dostu evliya koyup putlaştırma. Bu demektir.

Lehu’l-halq: Yaratma ona mahsustur. Veyahut da yaratılmışlar ona mahsustur. Ne demek bu? Mucidi, sanatkarı, icadı putlaştırma. Mutlak yaratan odur. Bunun örneği var biliyor musunuz? Dionysos, Yunan’da ve Roma’da Dionysos bir tanrı idi. Şarap tanrısı. Bunu niye tanrı etmişler biliyor musunuz? Şarabı icat eden kişiyi tanrı edinmişler. Mucit olduğu için. Yani bu demek ki mucit mucide tapılmalı. İcat yapana tapılmalı gibi bir mantık. Hermes, yazıyı icat eden tanrı olarak bilinir bu. Bizdeki karşılığı İdris’tir. Onu tanrılaştırmışlar. Yani yetenekli diye birini putlaştırma. Yeteneklere saygı duy ama yeteneği put etme anlamına geliyor.

Lehû kun feyekûn: “Ol!” deyip oluş sürecine sokmak ona mahsustur. Hiçbir yaratılmışı putlaştırma oluş yasalarını o koydu. Yani eğer saygı tanzim gösterecek birine tapacaksan o yasayı koyana tap. O yasayı bulana değil, keşfedene değil. O yasayı koyana kul ol. O yasayı Allah koydu.

Lehu’l-ğayb: Gayb ona mahsustur. Yani idraki aşan hakikatler alanı ona mahsustur. Bu ne demek? Cin, peri, ufo vesaire diyerek bilinmeyeni ve karanlığa bilinmeyene ve karanlığa kul olma. Onu putlaştırma. Karanlığı putlaştırma, bilinmeyeni putlaştırma. Karanlığa kul olma. Cin, periye kul olma. Bu demek.

Lehû kullu şey’in: Hiçbir şeyi putlaştırma, her şey O’nundur.

Lehu’r-rızk: Rızk onun mülküdür. Patronu putlaştırma. Evet. Patrona minnet duy, sevgi duy, teşekkür et ama put etme. İlginç örnekleri de var. Kibele, Anadolu tanrılarından biridir. Tanrıçalarından daha doğrusu. Dolayısıyla, göğüslerine tapılırdı bu tanrıçanın. Niye? Bereket tanrıçasıydı. Dolayısıyla o besliyor diye, o rızık veriyor diye. Demeter aynı zamanda yine doğu tanrıçalarından biridir.

İnnâ lillâh: Bu çok fazla anlaşılamamış bir Kur’ani ibaredir. İnnâ lillâh we innâ ileyhi râci’ûnİnnâ lillâh; biz Allah’a aitiz. Ne demek? Kimsenin malı, mülkü, kulu, kölesi olma. Siz Allah’a aitsiniz. Siz kula ait değilsiniz. Siz anne babanıza da ait değilsiniz. Yani anne baba malım diye muamele edemezsiniz aranızda. Siz de evlatlarınızı malınız gibi görmeyin aynı zamanda. Onun için innâ lillâh budur: Kimsenin malı, kulu, kölesi olmayın.

İnne’l-mesâcide lillâh: Cin suresinde. Mescitler Allah’a mahsustur. Burada da lâm-ı tevhid geldi. Ne demek? Mescitlerde kulları değil Allah’ı yüceltin. Bugünkü camiler bunun üzerinden bir puanlar mısınız? Evet. Camilerin bu ayete arz edilmesi halinde geçer not alıp almayacağını bir sorgular mısınız?

İnne’l-izzete lillâh: Saygınlık kazanmak için insanları yüceltme. “İnne’l-‘izzete lillâh: İzzet, şeref Allah’a mahsustur.” O zaman ben de şerefli olayım diyen bir insan Allah’a yakın olmalı. Allah’ın önünde eğilmeli. Başkalarının önünde eğilirse şerefini kaybeder. Onun için “inne’l-‘izzete lillâh.” Bu insanın şerefini korumak içindir. Bu ilke var ya… Yani izzet ve şerefin kaynağı Allah’tır ilkesi insanın insana kulluğunu, insanın insan önünde şerefini yok etmesini, iki paralık etmesini önlemek için bir tedbirdir.

Mehyâye we memâtî lillâh: Evet. Ölüm ve dirim Allah’a mahsustur. Yaşam ve ölüm hükmü Allah’a mahsustur. Hiç kimse, hiçbir insan bir insanın yaşamını ve ölümünü son hükme bağlayamaz. Eğer Allah’ın verdiği bir hüküm, bir ruhsat, bir hüküm yoksa.

Qul lillâhi’l-maşriqu we’l-mağrib: De ki; maşrik ve mağrib; doğu ve batı Allah’a mahsustur. Bu ilke çok harika. Doğu ve batıyı parsellemeyin. Ey doğuculuk yapanlar, ey doğu büyük batı küçük diyenler, büyük doğu diyenler. Doğuculuk yapmayın. Doğu Allah’ındır. Ey batıcılık yapanlar batı da Allah’ındır. Ey doğu tü kaka batı muhteşem diyenler veya tersini diyenler, ey batı muhteşem doğu tü kaka diyenler veya batı tü kaka doğu muhteşem diyenler, yapmayın. Doğu da batı da Allah’a mahsustur. Doğuculuk ve batıcılık üzerinden yeryüzünü parsellemeyin. Unutmayın doğuların da batıların da Rabbi Allah’tır.

Lâ hawle we lâ quwwete illâ billâh: Güce tapma demektir. Lâ havle; güç yoktur. We lâ quwwete; kuvvet yoktur. İllâ billâh; sadece Allah’a aittir. Evet. Yani şu: Eğer gücün ve kuvvetin varsa bunun kaynağında Allah’ı gör. Dolayısıyla bu güç ve kuvveti Allah’tan bağımsız kullanmaya, Allah’tan koparmaya, Allah’tan bağımsızlaştırmaya kalktığında gücüne yenilirsin, kuvvetine yenilirsin demektir.

Neden övgülerin tamamı Allah’a mahsustur?

Sorumuz bu. Neden? Birinci maddeye dikkat:

İnsan psikolojisi ölçüsüz övgü karşısında savunmasızdır. Katılıyor muyuz? İnsan psikolojisi ölçüsüz övgü karşısında savunmasızdır. Bakınız yergi karşısında savunmanız vardır. Sövgüye karşı savunmanız vardır. Saldırıya karşı savunmanız vardır. İftiraya karşı savunmanız vardır. Kalkanlarınızı kaldırırsınız. Silahlarınızı kuşanırsınız. Cevabınızı hazırlarsınız. Fakat en savunmasız kaldığı insanın hangi durumdur biliyor musunuz? Ölçüsüz övgü. Ölçüsüz övgü geldiği zaman çıplak hissedersiniz kendinizi. Artık tüm silahlarınız alınmıştır. Tüm silahlarınız. Çok nadir insan “deme, öyle deme şımarırım” der. Çok nadir insan “etme, bana kıyma” diye uyarır kendini ölçüsüz öveni. Ama bunu yapan çok nadirdir. Bunu yapan adamın alnından öpülür, evet alnından öpülür. Deme, şımartırsın beni, hem bana kötülük olur hem sana kötülük olur. Dolayısıyla iyilerinizi yoldan çıkarmayın. Bırakın iyi kalsınlar. Ölçüsüz övgü. Onun için savunmasızdır. Tüm silahları düşer. Ondan sonra ağzını açar. Bir inanmaz, iki inanmaz, üç inanmaz, dördüncüye inanır. Mutlaka bu kadar çok adam söylüyorsa bende bir şey vardır, der yani. Anlatabiliyor muyum? Onun için bir yalana kendinizi inandırdığınızda artık o yalan olur. Bir insanı yalana dönüştürmek nasıl bir şey?

Yoldan çıkaran övgü şeytanın sözel halidir. Değil midir? Evet şeytan söz olsun derseniz, bir insanı yoldan çıkaran övgü şeytanın sözel halidir.

Beklentiye dayalı övgü kişiyi altın mermi ile vurmaktır. Öyle değil mi? Yav beni vurdu, vurdu da arkadaş altın mermiyle vurdu ya. Onun için “altın mermiyle vursun canımı yesin” öyle mi diyorsunuz yani. “Elmas mermiyle vursun canımı yesin” öylemi diyorsunuz? Yani beni öldürsün ama iyi mermiyle öldürsün bunu mu diyorsunuz? Övgü böyle bir şeydir işte. Birini elmas mermiyle vurmak, ondan sonrada ölüsüne dönüp kıymetimi bil bu kıyağımı unutma demektir. Anlatabiliyor muyum?

İnsan yaptıklarıyla övülmeli yapmadıklarıyla değil. Evet insan övülebilir ama neyle övülmeli; yaptıklarıyla. Yapmadıklarıyla bir insanı övüyorsanız başta yalan söylüyorsunuz. İkincisi onu yoldan çıkarıyorsunuz. Üçüncüsü ondan mahrum kalıyorsunuz. Evet, ondan mahrum kalıyorsunuz. Kendinize de kötülük ediyorsunuz demektir.

Allah’a ait niteliklerle insanı övmek onu Allah ilan etmekle eş değerdir. Falan var ya insanın kalbinden geçeni biliyormuş. Buyurun. Falan var ya müridinin yatakta sağdan sola ne kadar döndüğünü biliyormuş. Falan var ya… Böyle başlayan cümleler var ya, bu cümleler şeytan imalat makinasının kodlarıdır. Evet. Şeytan imalat makinası yapsalar onun bilgisayar kodlarını ancak böyle yaparlar, bu cümlelerden yaparlar.

Soru: Bu kütle kaç cins insanını överek yoldan çıkarmıştır? Evet bu kütle kaç cins insanını överek yoldan çıkarmıştır? Bu sorunun cevabını akleden kalbinize kemali muhabbetle bırakmış olayım.

Sözün özü: Yozlaşma arttıkça övgüler ölçüsüzleşir, övgüler ölçüsüzleştikçe yozlaşma derinleşir. Onun için Fatiha, onun için Kur’an; “el-hamdu lillâhi rabbilâlemîn” ile başlar. Övgü problemiyle başlar. Övgü problemi insanlığın en yumuşak karnıdır. En ciddi problemlerinden biridir.

KUR’AN’IN DEVRİMİ VE KARŞI DEVRİM

Cahiliye şiirinde medhiye: övgü satıp karşılığını beklemek. Bir şiir biçimiydi, bir şiir türüydü medhiye. Biliyorsunuz cahiliye şiirinde üç ana şiir türü var: Medhiye. Mersiye. Hicviye. Medhiye: övgü. Mersiye: ağıt. Hicviye: yergi. Dolayısıyla medhiye en çok yapılandı. Medhiyeyi yapar şair övgüyü yapar, övgü şiirini okur ondan sonrada ulufesini beklerdi, karşılığını beklerdi. Zaten almak için övgü yapardı. Mutlaka karşılık alacaktı. Dolayısıyla övgüler aynı zamanda soymak için yapılan bir hırsızlık aletine dönüşebilir.

Kur’an’ın ‘insan elçi’ anlatısı: Çok önemli. Neden Kur’an’da iki yerde; “Qul innemâ ene beşerun mislukum: Deki; ben de sizin gibi ölümlü bir insanım.” emri vardır, neden? Bende sizin gibi ölümlü bir insanım. Kur’an’ın insan elçi anlatısı. Hatasız, günahsız kul olmaz demektir bu. Peygamberlerde dahildir buna demektir.

Allah Resulü’ne uyarılar: “‘Ben beşerim’ de ve günahına af dile.” Sekiz kez gelir, düşünebiliyor musunuz? “Westağfir lizenbik: Günahın için (Allah’tan) af dile.” Sekiz kez. Doğrudan Allah Resulü’ne gelir bu, çoğul değil tekildir. Hitap zamiriyle gelir; ‘günahın için’. Dolayısıyla, “westağfir lizenbik”. Oradaki “k” var ya, ‘sen günahın için Allah’tan af dile’ (demektir).

Evet. Allah resulünden, şimdi herhangi bir şeyhe varsan da günahın için Allah’tan af dile desen, oradaki müritler adamı ne yaparlar?

Allah resulünden ümmetine kendisini yüceltmeme uyarıları. Evet hadis okumuyor diyenlere gelsin. Şimdi ben hadis okuyacağım da bazıları diyecek ki “hani hadislerin hepsi yalandı?” Onu sen dedin, yalancı! Ben demedim ki hiç. Cici çomarım. Sana düşen şunu söylemek bak: Haaa, ben bu zata iftira etmişim. Ben bu zata haksızlık etmişim. Ben yanlış biliyormuşum. Bak cici çomarım, sana düşen bu. Bunu yapacaksın: ‘Demek ki ben iftira etmişim. Allah’tan af diliyorum, kendisinden de bir helallik alayım’ demektir. Yoksa ikinci yalanı söylemek değil. Haydi girelim bakalım:

Lâ tutrûnî kemâ etrati’n-nasârâ ‘Îse’bne Meryem. Fe innemâ ene ‘abduhû fe qûlû abdullâhi we resûlih.” “ Beni uçurup kaçırmayın, beni yüceltmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için deyin ki: Allah’ın kulu ve elçisi.” Nasıl? Harika, değil mi?

Sen ne kötü bir hatipsin” diyor. Bir adam geriden geliyor, “sen ve rabbin, siz ikiniz”… “Küma” zamirini kullanıyor, ikil zamiri. “Olmasaydınız şu işim olmazdı” diyor adam. Allah Resulü’nün de direk verdiği cevap: “Sen kötü hatipsin. Allah’la beni aynı zamir içinde nasıl kullanırsın?” Hassasiyete bakar mısınız? “Küma” zamiri, sen ve o, ikiniz. Allah’la ben aynı varlık değiliz ki, o Halık ben mahlukum, o yaratan ben yaratılanım. Sen nasıl ikili zamir içinde ikimizi aynı kullanıyorsun? Hassasiyete bakar mısınız? Allah Resulü’nün hassasiyetine.

Üçüncüsü: Hanginiz Muhammed? diyor, dışarıdan bedevinin bir tanesi geliyor, kalabalık halinde tanıyamıyor çünkü, çünkü alamet-i farikası yok. Evet. Kırmızı sorguçlu başlık yok. Anlatabiliyor muyum? Taç yok. Sarık yok, çünkü sarık hepsinde var. Bir tane onda yok, hepsinde var. Müşriklerde de var. Onun için Ebu Leheb de, Ebu Cehil de sarıklı. Sakal, ötekilerden ayrıyım diye öyle tumturaklı bir kucak sakal bırakmamış yani. Onlar neyse oda o. Tanıyamıyor. Sırtında özel bir peygamberlik cübbesi yok. Bir renk takayım da beni tanısınlar da yok. Aksine tanınmasın, tanımasınlar, yani ayrıcalıklı olmayayım hassasiyeti var. Hanginiz Muhammed, diyor. Hanginiz Muhammed?

Düşünsenize, bugün mangalda kül bırakmayan, Allah Resulü’nün varisi olduğu iddiasını güden insanların meclisine varın. Hanginiz şeyh diye sorduğunuz, soracağınız bir meclis olabilir mi? Olabilir mi? Tasavvur edebilir misiniz? Tahayyül edebilir misiniz? Bu ilginç değil mi? Peki siz hangi sünnetten bahsediyorsunuz. Hani sünnet deyince mangalda kül bırakmıyorsunuz ya, hani ‘sünnet’çisiniz ya, hani sünnetiniz? Siz hangi şeytanın sünnetini işliyorsunuz? Allah Resulü’nün sünneti bu. Bulunduğunuz yerde hanginiz şeyh diye sorulan bir şeyh olmuş mudur bugüne kadar?

Evet. Allah Resulü’nden, âlimlerden bir tanesi saymış, tüm hadis külliyatı içinde “Ene uhti’u ve usîb” geçen hadis sayısı 60 tane diyor; “Ben hata da ederim, isabet de ederim” cümlesinin geçtiği hadis sayısı 60 tane diyor. Anlatabiliyor muyum? Bunun bir kısmı uydurmadır, bir kısmı zayıftır, bir kısmını muhtemelen Allah Resulü söylemiyor, muhtemelen değil. Kur’an’a arz ettiğimizde kesinlikle söylemiştir. Söyler, çünkü; ben de bir kulum, ben de bir beşerim, ölümlü bir insanım, hata da ederim, isabet de ederim, çünkü “ben bir beşerim, de” diyor zaten, Kur’an bunu emrediyor. O da onu diyor. Demiş olamaz mı? Yani demesi kesindir. Demiş olması kesindir, çünkü Allah’ın emri bu. Onun için; “ben de sizin gibi bir beşerim” diyor, insanım diyor, hata da ederim, isabet de ederim, diyor. Eyvallah.

Nisa suresinin 105. ayetinde geçen olay aslında bunun en güzel örneği. Niye hüküm verdi, hatalı hüküm verdi. Tam ayet indi ve Allah Resulü’nün hükmünü iptal etti ve düzeltti. “Welâ tekun li’l-hâinîne hasîmâ: Sakın hainlere arka çıkma.” Bir Yahudi’ye karşı bir Müslümandan yana olmuştu Allah Resulü, Müslümandan yana. Oysaki Müslüman haksızdı. Müslüman hırsızlık yapmıştı, suçsuz bir Yahudi’ye iftira ederek ona atmıştı suçu. Onun için evet, Nisa 105 çok önemli.

Sen bizim efendimizsin” diyor, bir tanesi geliyor yine dışardan, “sen bizim efendimizsin” diyor. Cevaba bakar mısınız? “Efendi Allah’tır.” Bitti. Bu. Yani demin söyledim ya, överek sizi çözmeye çalışan, överek sizi savunmasız bırakana karşı alacağınız en harika tavır bu, bu, bu aslında.

“Bu topluluğun efendisi kim?”, diyor bir tanesi. Geliyor yine, bu toplumun efendisi kim, tanımıyor. Muhtemelen yine bir bedevidir. O anda bir tanesi, efendim, Allah Resulü sanırım veya bir başkası hizmet ediyor, “Seyyidikum hâdimukumSizin efendiniz size hizmet edendir.” Evet. Onun için Allah Resulü, herhangi bir kalabalık geldiğinde hizmeti kendisi yapardı. Anlatabiliyor muyum? Bu küçüklük değildir. Bu ezilmek değildir. Aksine bu büyüklüktür. Aksine efendiliktir bu. ‘Efendi ol’ diyoruz ya, efendi ol. Efendi ol, misafirine çayı tut. Efendi öyle olunuyor çünkü. ‘Efendi hazretleri’ dedin mi oturan Buda! Hindistan’ın ineği! Bu değil efendilik. Efendi oymuş. Efendi nasıl olunur, Allah Resulü onu tarif ediyor burada.

Adamın bir tanesi geliyor, Allah Resulü’nün son dönemleri. Arabistan yarım adasının tamamı onun elinde. Krallar bile diz çökmüş. Ve titriyor. Adam titriyor. Adamın titrediğine bakıyor ve Allah Resulü aynen şöyle uyarıyor: “Ne titriyorsun be adam, ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir ananın oğluyum.” Nasıl? Evet. Sünnet bu değilse ne? Örneklik bu değilse ne?

Ey Abdulmuttalib’in oğlu”, (Buhari, Kitabu’l-İlm, 57) diyor bir tanesi. Bunun kaynağını verdim, çünkü bu çok bilinmiyor. Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Dikkat eder misiniz? Övüş(!). Abdulmuttalib kim? Dede. Baba (niye)? Aslında yetim olduğunu da söylüyor. Yani bir tür, babasını atlıyor. Abdullah’ın oğlu o oysaki, Abdulmuttalib’in oğlu değil ki. Abdullah’ın oğlu. Ama Abdullah nerdeyse çocuğunu görmeden ölmüş. Dolayısıyla ey Abdulmuttalib’in (oğlu diyerek), dedeye atlıyor. Birkaç açıdan da tahfif var. Ama Allah Resulü hiç takılmamış oraya. Cevaba bakar mısın? “Buyur, seni dinliyorum.” Gerek yok. Evet. Gerek yok. Anlatabildim mi? Özgüvenin var mı? Ne oluğunu biliyor musun? Seni kınayanlar, olduğun değerden daha aşağıya düşüremezler. Ama o kadar yüksek değilsen, havaya göklere uçursalar da seni kaldıramazlar, yok böyle bir şey. Öven var birini, göklere yükseltemez, seven var da, birini yerin altına geçiremezler. Neysen osun. Onun için başkalarının ağzına bakan aslında kendi şahsiyetini satar. Yani toplumun ağzına bakarak kendinize değer biçmeyin, diyor bütün bunlar.

‘Allah’ deyip geçebilirsin ama ‘şeyh’ deyip geçemezsin!

‘Allah’ diyoruz zaten bakınız. Kur’an’da 2700 küsür kez Allah geçiyor. Önünde, arkasında Esmau’l-Hüsna dışında hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok, hiçbir şey. “Celle celâluh” da mı yok, Allah’ın Mustafa kulu? Vallahi o uydurma, yok. Peygamber hiç celle celâluh demedi. Sahabe hiç celle celâluh demedi. İkinci nesil hiç bilmezdi. Üçüncü nesil hiç bilmezdi. İmamlar da bilmezdi. Ebu Hanife hiç celle celâluhdemedi. Nerden çıktı diyeceksiniz bu? Allah aşkına şu bidatleri kullanmayın. Bunu kullanan ekstra Allah’a yakın zannediliyor. Anlatabiliyor muyum?

Kullanmayın bu bidatleri. Çünkü her bidat gerçek bir sünnetin katilidir. O zaman, o zaman her ismin önüne, arkasına bir şey koymanız gerekiyor. Yani isimleri yalın haliyle kullanamaz hale geliyorsunuz, kekeme hale geliyorsunuz. O zaman o isimlerin müsemmaları, yani o isimlerin temsil ettiği, sembolize ettiği zâtlar, şahıslar veya varlık hakkında düşüneceğinize o isme nasıl ek bir ilave yaparım da oradan bir şeyler tırtıklarım, onun derdine düşüyorsunuz.

Orada kalmıyor. Allah’a bir celle celâluh yolluyorsunuz. Ama öbürüne geliyor “qaddesallâhu sırrahu’l-azîz”! Ne ya, sırrı ne ya? Sırrı ne ki? Neyi Allah takdis edecek? “Allah, aziz olan sırrını tasdik etsin” demek. Veya Allah’a gidiyorsa o ‘aziz’, “Aziz Allah onun sırrını tasdik etsin”. Sırrı ne ki, neyi takdis edecek? Takdisi kim eder? Papazlar eder. Çalındığı nasıl belli değil mi? Çalındığı kültürde nasıl çıktı ortaya? Kutsamak demektir. Papaz kutsar. Biliyorsunuz önüne çocuk getirilir, elini başına koyar kutsar. Önüne yemek getirilir, hahamlar da yapar bunu. Rabaylar yapar, rabbiler yapar. Kutsar; mahalleyi kutsar, suyu kutsar, ‘koşerleme’ denir buna, koşerleme. Karpuzu kutsuyor adam, karpuzu koşerliyor. Sokağı koşerliyor. Düşünebiliyor musunuz, suyu koşerliyor. Bu helalciler var ya helalciler. Helalci, haramcılar. Yani parayı ver, parayı kutsayayım. Parayı helal sertifikalıyayım. Parayı ver. Bu helal sertifikası verenler var ya onların yatacak yeri yok. Onlar var ya bu dini Yahudileştirenler. Onlar var ya. Evet. Yatacak yeri yok onların. Hiçbir şey anlamamışlar bu dinden. Onun için tıpkı hahamlar gibiler. Mahalleyi kutsayan, stadı kutsayan, evi kutsayan, üzümü kutsayan, koşerleyen. Okunmuş şeker var ya okunmuş şeker, koşerli şeker aslında o. Bu okunmuş hikâyesi var ya, ne okunmuşsa o helal değildir almayın onu. Evet. Okunmuş olandan uzak dur. Koşerlidir o.

Seyyidu’s-sâdât: efendilerin efendisi. Gavsu’l-evtâd: orduların imdadına yetişen. Gavsu’s-sakaleyn: iki cihanda imdada yetişen. Kutbu’l-aktâb: zirvelerin en zirvesi. Kutbu’l-medâr: tüm zaman ve mekânların en zirvesi. Vâhidu’z-zamân: zamanın tek ve biri. Bedîu’z-zamân: zamanın yoktan var edeni, eşsizi, benzeri. Efendim, nasıl bir şey? Ferîdü’l-asr: asrın biriciği, eşsizi. Hâdi’l-enâm: tüm yaratılmışları hidayete erdiren.

Peygamberler kul, şeyhler ilah olmuş oluyor dostlar! Bu! Buradan bu çıkıyor. Evet.

Bu kadar unvanı bir adama verdiniz mi o adam insan olamaz, adam olamaz. Anlatabiliyor muyum? O adamı adamlıktan çıkarırsınız. Savunmasız bırakmışsınız zaten, buyurmuşsunuz. Şimdi bir insana ‘tanrı’ dediniz mi o tanrı olmaz ama insanlıktan garantidir çıkması. Evet, garanti. Bir şey garantidir. Tanrı olmaz ama insanlıktan çıkar. Evet.

Soru: Bunları kullananlar Fatiha’ya inanıyorlar mı?

Çok sade bir soru sordum dostlar. Bunları kullanan gelenek Fatiha’ya iman ediyor mu? Sorum bu zannediyor. Zan ile iman olmuyor ki: “İnne’z zanne lâ yuğnî mine’l-haqqi şey’â: Zan hakikatten hiçbir şey içermez.” Kaç kere gelir Kur’an’da? Zan hakikatten hiçbir şey içermez.

Ölçüsüz övgüler, unvanlar, medihler, senalar…

‘Allah’ der geçebilirsin, ‘padişah’ deyip geçemezsin. Manalarını vermeyeceğim, zaman öldürmeyeceğim.

Sultân-ı muzaffer-i kâmkâr, hâkân-ı meeyyed-i zaferşiar, pâdişâh-ı gerdunşükûh, şehinşâh-ı encümgürûh, tâc-ı fark-ı hüsrevî, sâye-i perverdigârî, netice-i mukaddeme-i şehr-i yâri, bihar’i celadet, bahr-i ihsan-ı mürüvvet, maden-i cevher-i semâhat, masdar-ı asâr-ı celâdet, mazhar-ı envâr-ı saadet, anâsıb-ı râyâti’l-İslâm, rakîmu alâ safahâti’l-eyyâm, sultânu’l-berri’l-cerîn, hâkânu’l-maşrıkayni ve’l-mağribeyn.

Bir kişiye verilen unvan bu. Münşeat-ı Feridun Bey’den aldım. Nasıl? Vay be der adam yıkılır oraya, inanın yıkılır. ‘Allah’ diyorsun yetiyor. Ama padişah diyemiyorsun. Yetmiyor. Çok ilginç de örnekleri var, eserleri var. Bir iki tane örneğini söyleyeyim. Adudüddîn el-Îcî var. Kelâm âlimidir. Onun kitabı Medreselerde de okutulur. Eserini ona ithaf etmiş, ona hediye etmiş. Allah aşkına yukarıdan aşağıya saymakla, okumakla baş edemiyorsunuz ya! Ya, dedim ya bir kez ‘Allah’ diyorsunuz o tamam da, bir kez ‘padişah’ diyemiyorsunuz, otuza yakın unvan saymış! Kurtulamıyorsunuz. Bide Gazali’nin var, Bâtıniye Reddiyesi. Zamanın hükümdarının, halifesinin siparişi üzerine yazmış. Ona dizdiği bir methiye var. Okuyorsunuz şaşırıyorsunuz. Bir kul bir kula bunları söylerse o kulu vurmuş olur, altın kurşunla vurmuş olur, diyorsunuz. Bitiyor.

İki din var. Kula ‘mevlânâ’ diyenler, Allah’a ‘mevlânâ’ diyenler. Allah’a ‘mevlânâ’ diyor muyuz? Nerede diyoruz? Bakara 286’da diyoruz, değil mi? “Ente mevlânâ: Sen mevlamızsın, sen mevlânâsın.”, “Fensurnâ ale’l-qawmi’l-kâfirîn: Hakikati inkâr edenlere karşı bizi destekle, bize yardım et.” Peki bir mümin Allah’a ‘Mevlâ’ demişken kula nasıl ‘Mevlâ’ der? “Lâ mewlâ illallah.” Ben bu laf kula söylendiğinde önce ne’ûzubillah diyorum, Allah’a sığınıyorum, sonrada “lâ mewlâ illallah” diyorum.

‘Kime ne zararı var canım’ mı dediniz?

Övene zararı var, övülene zararı var, dine zararı var, insana zararı var, topluma zararı var, hakka ve hakikate zararı var. “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (Zümer 39:67). Evet. Allah’ı hakkıyla takdir edemediler, insanı da takdir edemediler.

Haddini aşan zıddına döner. “Men câweze haddehû inqalebe dıddehû. Mâ câweze haddehû inqalebe dıddehû.” Haddi aşan her şey zıddına döner. Bir insanın haddini aşırdığınız zaman zıddına döner. Onun için tanrılaştırmaya çalıştığınız her insan şeytana dönüşür. Veya sizin zihninizde şeytanın size verdiği zararı verir o tanrılaştırma teşebbüsünüz. Hz. İsa’yı tanrılaştıran Hz. İsa’ya zarar vermiş olmaz. Ama Hz. İsa’yı tanrılaştırması üzerinden kendisine zarar verir. En büyük zulmü işler. “İnne’ş-şirke lezulmun azîm: Şirk en büyük zulümdür.” (Lokman 31:13).

Bir kulu tanrılaştırmak onu ortadan kaldırmaktır dostlar. Evet onu öldürmektir.

Bu zat vefat etti. (Videoda):

“Ali evvel Ali ahir. Ali batın Ali zahir.”: Bunlar Allah’ın dört tane ismi. Devamında “Ali candır Ali canan. Ali dindir Ali iman. Ali rahim Ali rahman. Ali göründü gözüme.”! Bu zat Muzaffer Özak. Bir tarikat şeyhiydi. Vefat etti. Allah taksiratını affetsin. Amerikalarda, stantlarda ayin yaptırırdı müritlerine. Yani bu zat İranlı bir Şii değil. Şii mezhebinden de değil. Ama “Ali rahman Ali rahim” diyor. “Ali evvel Ali ahir” diyor. “Ali zahir, Ali batın” diyor. Baştan başa Hz. Ali’ye en büyük hakaret olan bu şirk destanı, Hz. Ali’nin önünde söylense eğer ‘yıkıl karşımdan Allah’ın düşmanı’ diyeceği bu lafları Hz. Ali’nin karşısında söyleyemezdi. Zaten o öldükten sonra ancak söyleyebilirdi. Fakat işin ilginci şu: Ben bu şirk destanını, baştan sona şirknameyi, İmam-Hatiplerin sosyal medyadaki en ünlü sitesinde gördüm. Altını özellikle açtım, yorumları. Bir tane uyarı var mı diye. Heyhat! İmam-Hatiplerde siz tevhidi ve şirki öğretmiyorsanız neyi öğretiyorsunuz? Neyi öğretiyorsunuz? Allah’tan utanmıyor musunuz?

II. ALEMLERİN RABBİ (1)

Rabbu’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi.

Yaratılış murad-ı ilahidir. Sudur, taşma, köpük değildir.

Evet. Rabbu’l-âlemîn. Cümle içindeki konumu gereği Rabbil alemin diye okuyoruz ama bağımsız okunduğunda irabı budur: Rabbu’l-âlemîn: Âlemlerin Rabbi. Terkiptir. Neden âlemlerin Rabbi? Bu çok önemli. Neden âlemlerin ilahı değil, Allah’ı değil de neden “âlemlerin Rabbi”?

İki evrendoğumu arasında fark var: ‘Sudur’cu evrendoğumu vardır, kozmogoni denir buna. Evrendoğum; kozmogoni. Kur’an’ın evrendoğum anlayışı şudur: Allah irade etti evren var oldu. Allah’ın muradıdır. Allah iradesini kullanmıştır evreni yaratırken. Fakat bunu karşısında Yeni Eflatuncu bir kozmogoni vardır evrendoğum. Oda ne der: Hayır Allah irade etmedi. Allah içi taştı, taştı evren Allah’ın içinin taşması sonucudur. Buna sudur diyorlar. Buna sudur teorisi diyorlar.

Yeni Eflatuncu, İbni Arabi’ci sudur teorisi, iradeli bir Allah’ı reddir.

Kur’an’ın murad-ı ilahi ve insandan iradeli bir katılım istiyor. Sudur teorisi İbni Arabi’nin kabul ettiği Yeni Eflatuncu teoridir, Yunan’dan aldığı teoridir. Roma’dan aldığı teoridir. Nedir bu? Allah’ın iradesini red üzerine dayanır. Kulun da iradesini reddediyor İbn-i Arabi. Çünkü kadercidir, fatalisttir. İradeyi mutlak reddeder İbn-i Arabi. Allah’ın iradesini reddediyor kulun iradesini niye kabul etsin ki adam. Sudur taşma anlayışına inanıyor. Böyle bir felsefesi var, böyle bir felsefesi var. Bu felsefe özünde nedir biliyor musunuz? Bu alem Allah’ın bilinçli bir tercihi değil, bilinçsiz olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla aslında en sonunda geldiği yer ne oluyor? Alemin kendisi Allah’tır. Panteizme gelip dayanıyor. ‘Vahdet-i vücut’culuk bir tık ötesi panteizm oluyor.

Kur’an’ın “murad-ı ilahi”dir ve insandan iradeli bir katılım istiyor. ‘Kulum, istersen Allah tarihi yaparken sen de bu sürece katılabilirsin’. Bu çok önemli. Nasıl anlıyorsunuz bu ayetleri?

Wa’lemû ennallâhe ma’a’l-mutteqîn: İyi bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.” (Bakara 2:194). “İnnallâhe ma’a’s-sâbirîn: Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2:153). “Ennallâhe meal mü’minîn: Allah müminlerle beraberdir.” (Enfal 8:19). Evet. Nasıl anlıyorsunuz bunları? Allah nasıl beraber olur? Beraberlik ne demek burada? Allah neden doğru dürüst insanlarla beraberdir? Aslında bundan şunu anlıyorum: ‘Kulum, tarihi yaparken sen de bu yapışa katıl. Sen de müdahil ol. Sen de tercihinle, Allah tarihi yaparken sen de orada bu yapışa karış, katıl’, şeklinde anlıyorum.

Vahdet-i vücutculuk hem ilahi iradeyi hem insani iradeyi inkâr eder, diyerek nokta koyayım.

Allah varlığın RabbidirRabbulâlemîn. Ama önemli olan arkadan gelen: Allah mülk edinilemez. Diyeceksiniz ki Allah’ı mülk edinen de var mı? Yok mu? Yok mu? Allah’ı nüfusuna geçiren yok mu? Hıı? ‘Allah bizimdir.’, ‘Onların falanı varsa bizim de Allah’ımız var.’ Allah’ı nüfusuna geçirmeye kalkan herkese: Haddinizi bilin! Yahudilerin “Yahve”si ve “Yahve’nin çocukları”(!) meselesini hatırlayın. “Nahnu ebnâullahi we ehibbâuhu: Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” diyorlardı, -Kur’an’dan öğreniyoruz bunu- Yahudiler. Allah’ın oğulları ve sevgilileri! Bakınız peygamberin oğulları olmaktan bir tık daha (yukarı) atladılar Allah’ın oğulları oldular. Kendilerini peygamberin oğulları olarak tebşir ediyorlardı, müjdeliyorlardı. İsrail kim? Yakup. Hz. Yakup’un mahlasıdır, evet. Dolayısıyla İsrailoğulları Hz. Yakup oğulları demektir, ‘Yakup oğulları’ demektir.

Şimdi çok ilginç. “Seyyid” ve “şerif” unvanları var ya. Aslında onlardan iktibas edilmiştir, onlardan alınmıştır. Peygamber torunları olmak insanı kafadan bir sıfır üstün mü yapıyor? Böyle bir şey var mı? Böyle bir ayrıcalık var mı? Olmadığını Kur’an Yahudileşmeyi reddederek zaten ortaya koymuş olmuyor muydu? Neyse. Ama bir tık daha üste gitmişler, “biz Allah’ın oğullarıyız” diyorlar!

Tanrıyı takımına almak nasıl bir şey. Şu: Biz size istediğiniz zulmü yapabiliriz çünkü Allah bizim takımda! Allah’ı takımınıza almışsanız her zulmü yapmayı kendinize hak bilirsiniz. Ve zulmünüzü de Allah’a nispet edersiniz. ‘Ben yapmadım O yaptı, O yaptırdı’!

Muaviye aynen böyle yapmıştı. Yezit aynen böyle yapmıştı. “Onu Allah öldürdü” diyordu, Hüseyin’in kafasına elindeki kamçıyla –dudaklarıyla- oynuyor, “onu Allah öldürdü” diyordu Zeyneb’e. Anlatabiliyor muyum? Öyle yaparsınız…

Örnek: “Tanrı bizimledir” afişi astıran Hitler. Afişi koymuştum (slayta) da geri kaldırdım. Evet. Hitler Almanya’yı ve işgal ettiği yerleri afişlerle donatıyor, afişin üzerinde “Tanrı bizimledir” yazıyor. Demek ki tanrıyı nüfusuna geçiren dünyayı işgal etme hakkını elinde buluyor! Bu ilginç.

III. RAHMAN VE RAHİM ALLAH (2)

Er-Rahmân, er-Rahîm. Fatiha’daki “er-Rahmâni’r-Rahîm” ne demek? Rahman ve Rahim Allah. Bu, tanrı algısında bir devrimdir dostlar. Çok önemli. İnsanlık tarihinde bir devrimdir “er-Rahmân, er-Rahîm”. Onun için Mekke müşrikleri özellikle ‘Rahmân’a itiraz ettiler. “Rahmân da neymiş” dediler1 Rahman suresi bunu üzerine indi. “Er-Rahmânu ‘alleme’l-qur’ân.” Evet, o Rahman var ya Rahmeti sonsuz olan var ya, “Alleme’l-qur’ân”. Buradaki “kur’an”ı isim olarak değil vasıf ve sıfat olarak anlamak lazım. Ne demek? “Okumayı öğretti”. Evet, o Rahman var ya, okumayı öğreten zattır. “Halaqa’l-insân”. İnsanı yaratan zattır, “Allemehu’l-beyân”. Ona kendinin ifade etmeyi yeteneğini veren zattır. Tamam, harika.

Neden müşrikler “er-Rahmân”a itiraz ettiler? Allah Resulü Hudeybiye Barış Anlaşması’nın girişinde Hz. Ali’ye besmeleyi yazdırınca; “Besmeleyi sil oradan, ‘Bismikâllâhumme’ yaz, ama Rahman ve Rahim yazma” dediler. “Neydi bu adamların Rahman isminden bu kadar gocunması? Oysaki bakınız yerine teklif ettikleri de fena bir şey değil; “Bismikâllâhumme: Ey Allah’ım senin adınla” demektir. Ama Rahman ve Rahim’e itiraz ediyorlar müşrikler. Sildiriyorlar onu. Neden? İşte burada Kur’an’ın devrimi akla geliyor.

Kur’an, tanrı algısında bir devrim yaptı. Kur’an’a kadar insanlık tarihinde tüm paganizmlerin tanrıları, baş tanrıları; erkektir. Mısır’da Horus erkektir. Yunan’da Zeus erkektir, hem de güçlü kuvvetli bir erkek. Zeus’un fotoğraflarına ve heykellerine bakabilirsiniz. Roma’da Apollo erkektir, Sümer’de Anu erkektir. Hint’te Şiva erkektir. Tüm dünyada baş tanrılar erkektir.

Peki neden Kur’an Allah’ın kartvizitine “Rahman ve Rahim” yazıyor? İşte bu, erkeği tanrılaştıran, erkeği putlaştıran anlayışa bir reddiyedir. Nedir? Kahhar yazabilirdi kartvizite, Cebbar yazabilirdi kartvizite, el-Kaviy yazabilirdi kartvizite. Ne yazdı? Er-Rahman, er-Rahim. Neden?

Rahim; biliyorsunuz hepimizin kendisinden doğduğumuz, gerçekten de Allah’ın rahmetinin tecelligâhı olan anne organı. Anlatabiliyor muyum? Neden böyle bir isim alır Allah, kartvizitine yazar? Yönetmenin merkezi Kur’an’a kadar güçtü, Kur’an bunu değiştirdi ve dedi ki yönetmenin merkezine şefkati ve merhameti al. Şefkat ve merhametle gücü değiştir. Yani Allah’ı güç ilahı olarak değil merhamet Allah’ı olarak tanıyın. Yani yeryüzünü merhametin hâkim olduğu bir dünyaya değiştirme gonguydu bu, emriydi bu. Bu muhteşem bir devrimdi.

Peki ne oldu bu “Bismillahirrahmanirrahim”e? Her işin başı besmeledir, her işin başı merhamettir. Onu daha önce söyledim. Sonradan ne oldu biliyor musunuz? Güç ilahına geri dönüştürüldü, eski pagan geleneklerinin güce tapıcı güç ilahına… Müslümanlar ilerleyen yüzyıllarda güce taptılar, adına Allah koydular, maalesef.

Mâliki yewmiddîn: Hesap günün maliki”. Şefaatçilerin reddi. Bu ayet ne geziyor Fatiha’da dostlar? Neden her gün onlarca kez okuyoruz? Her gün onlarca kez okumamız Fatiha’yı, nakarat değildir, boş bir tekrar değildir. Onlarca kez ihlal edeceğimiz ilkeler olduğunun vurgulanmasıdır. Bu kadar ihlal ediyorsunuz bu ilkeleri, bu ilkeleri de size ben bu kadar hatırlatacağım… Dinin amacı bu. Çok ihlal ettiğiniz için sık hatırlatacağım. O ilkelerden biri bu.

IV. HESAP GÜNÜNÜN MALİKİ (3)

Evet, “Mâliki yewmiddîn: Hesap günün maliki”. Şefaatçilerin reddidir.

Ahirette rol çalamayanlar kabir hayatı uydurdular. Nasıl oldu? Nasıl ki Kur’an’a bir ilave yapamayınca hadis uydurdular, ahirete bir ilave yapamayınca kabir hayatı uydurdular. Niye? Allah, din gününün maliki değil mi, hesap günün? Şimdi, oranın maliki var, ora boş değil, boşluk yok orada ama bunlara maliki olacakları bir hayat lazım! Öldükten sonra bir hayat olacak o, yani bizim bilemeyeceğimiz bir hayat olacak, bize hikâyelerle, masallarla, yalanlarla aldatacakları bir hayat olacak! Ahirete uzanamıyorlar, dünyada da görüyoruz ne halde olduklarını. Kabir hayatı diye bir yalan uydurdular ve oranın maliki de kendileri oldular! Anlatabildim mi? Onun için uydurdular. Yani “madem “Mâliki yewmiddîn: Hesap gününün maliki sensin, kabrin de maliki biziz ey Allah”, demeye getirdiler! Oranın sorgu sualini biz belirleriz. Allah oku diye emir ediyor, oku diye başladı Kur’an ahirette de ondan hesap soracak. Okudun mu diyecek ve Kur’an dan hesaba çekileceği… Yani ders kitabımız belli. Ama kabirdeki sual Kur’an dan değil farkında mısınız? Onu da uydurdular.

Evet, Allah’a meydan okuyorlar! ‘Ahiretin maliki sensen, kabrin maliki de biziz! Kabri istediğimize cennet yapar, istemediğimize cehennem yaparız!’ Onu da uydurdular mı? Uydurdular: “El-qabru imma rawdatun min riyâdi’l-cenneti ew hufretun min huferi’n-nîrân: Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya cehennem çukurlarından bir çukur” dediler. Bunu da Allah Resulü’nün ağızına utanmadan, Allah’tan korkmadan koydular ve ondan sonra bunu bir din haline getirdiler!

Evet, Soru: Hesap gününe inanmayan uydurulmuş din Müslümanını, uydurulmuş dinci Müslümanı nasıl tanırız? Cevabı aşağıda:

İlahi kameradan değil kul kamerasından korkmasından tanırız. Anlatabiliyor muyum? Bakıyorum bazıları, kameraya yediği haltı çekilince, bunu görünce çılgına dönüyor. Allah’ın kamerası var ya, Allah’ın kamerası var. Demek ki sen onu hiç kaale almıyorsun, hiç dikkate almıyorsun, ondan hiç tedirgin olmuyorsun. Oysa Allah’ın kamerası… Bu kamera üç boyutluysa, Allah’ın kamarası üç bin boyutlu. Zihinden geçenleri alıyor, kalbinden geçenleri alıyor, bilinçaltını alıyor, damarından geçenleri alıyor, kırkıncı odanı alıyor. Ee, ondan korkmuyorsun, dünyadaki kameradan korkuyorsan eğer, aslında ne yaptığının hiçbir önemi yok, nasıl göründüğün önemli! Evet, olmak değil görünmekle ilgileniyorsun.

V. KULLUKTA TEVHİD, YARDIM İSTEMEDE TEVHİD (4)

İyyâke na’budu we iyyâke neste’în”: Kullukta tevhit, yardım istemede tevhit. İslam ibadet dini mi ubudiyet dini mi? İbadetle ubudiyet arasında fark var arkadaşlar. İbadet; ayin, ritüel vs. Ubudiyet ise; kulluk.

İbadet belli mekânlarda belli zamanlara hasredilir, kulluğun hasredildiği bir zaman ve mekân yoktur. Kulluk yirmi dört saattir. Anlatabiliyor muyum? İbadet belli saatlerde belli mekânlarda, kulluk ise yirmi dört saat yedi yirmi dörttür. İkisi farklıdır ve Kur’an kullukla emreder.

Kur’an’ın devrimi ubudiyet, kulluk diniydi.

Salât/namaz emrinin amacı. Nedir salâtın amacı? Aslında kendine destek -salât, destek demek- ve başkalarına destek. Kötülükten kaçıp iyiliğe desteğe koşmaktır, namazın amacı. Kötülükten kaçmak; “İnne’s-salâte tenhâ ‘ani’l-fahşâ’i we’l-munker: Namaz kötülüklerden alı koyar.” Mâ’ûn suresinde ise, namaz yetimin başını okşamayı, açı doyurmayı, düşmüşü kaldırmayı, yoksulu görmeyi ve gözetmeyi emrederdir, bu destek yani.

Peki savm/oruç emrinin amacı nedir? Sorumluluk bilincini geliştirmek. Evet, “Yâ eyyuhellezîne âmenu kutibe ‘aleykumu’s-sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min qablikum le’allekum tetteqûn.” Amaç burada, amaç açıkça yazılmış. Sorumluluk bilincine ulaşırsınız diye.

Kurban ibadetinin amacı nedir? Varlık hiyerarşisini bozmamak. Yani hayvanı hayvan yerinde tutmak, insanı insan yerinde. Hayvanı ilahlaştırmamak. Araplar da yapıyorlardı, Hindular da yapıyorlardı bunu. Hindular ineği ilahlaştırıyorlar. Araplarsa o hani aslında bu kesilen deve var ya kesilen deve ilahlaştırılmış deveydi. Anlatabiliyor muyum? Araplarda da böyle beş türlü ilahlaştırma vardı. Onun için Mâide suresinde ayet var. Beş tane adı var bunun. Üst üste beşiz doğuran hayvanı ilahlaştırıyorlardı. Üst üste iki kez ikiz doğuran hayvanı ilahlaştırıyor, kulağına veya kuyruğuna bir bel koyuyorlar, yarıyorlar, diyorlardı ki; “bu Allah’ın devesi.” Ee, Allah’ın devesi ne olacak? Farkı ne öbür deveden? Fark şu: Allah’ın devesini Allah beslesin. Nasıl? Nasıl? Çok ilginç, ben günümüze çok benzetiyorum. Allah’ın devesine Allah su versin. Bir de Semud kavminde su az. Az su manasına geliyor ‘Semud’ zaten, az su. Su o kadar kıymetli ki Allah’ın devesine Allah su versin, Allah’ın devesini Allah beslesin, bize ne… Yani deve ölünce bağışlayacaksın, Allah’ın devesi ilan edeceksin, ondan sonra da aç susuz öldüreceksin. Bir hayvana işkence ettiği için bir kavmin helaki aslında hayvanların bize nasıl emanet olduğunu göstermiyor mu?

Arabasının arkasına Maşallah yazıp da köpeği sürükleyen uydurulmuş dinciye ne diyorsunuz? Bu memlekette görüyorsunuz değil mi hayvanlara yapılanları? Benim burada yüzüm kızarır söylemeye, yüzüm kızarır. Dolayısıyla bunu geçiyoruz.

Kurban ibadetinin amacı nedir? Varlık hiyerarşisine dikkat çekmek. Çünkü hayvanları Allah insanoğlunun emrine müsahhar kıldı, ama insanoğluna emanet etti.

‘Hayvanları ilahlaştırmayın ama işkence de etmeyin, acı da çektirmeyin, aç susuz da bırakmayın’, bu.

Hac ibadetinin amacı nedir? Sembolleri (şe’âiri) put yapmamak için. Hac ibadetinin diğer ibadetlerden farklı olarak (sembolleri var). Kur’an’da; “inne şe’âirallah” bir tek bu ibadet içindir, özgüdür buna. Allah’ın şiarları, Allah’ın sembolleri demektir. Sembolikmiş, hac ibadeti sembolikmiş.

Sembolleri put yapmayın yani. Ne demek? Yani bu Kâbe bir semboldür. Sembol olan Kâbe’yi puta çevirmeyin. Ne yapıyor? Puta çeviriyor, Kâbe put oluyor. Haceru’l-Esved put oluyor. Anlatabiliyor muyum? Puta dönüşüyor. Bakıyorsunuz, adam tapmaya başlıyor. Hani öyle diyorum ya her zaman. Namazla kulluk etmiyor, namaza kulluk ediyor! Namazla tapmıyor, namaza tapıyor! Hacca ibadet için gitmiyor, Kâbe’ye tapmaya gidiyor! Bu ilginç. Niye? Sembol olduğunu kimse söylememiş ki ona.

KUR’AN’A KARŞI DEVRİM: İBADET DİNİ

İbadetleri amaç ve anlamından kopararak adet, ritüel ve ayinleştirmek. Yasakları anlam ve amacından kopararak işlevsizleştirmek. İşte Kur’an’a karşı, karşı devrim böyle yapıldı. Üç tane örnek vereceğim dostlar, çok ilginç örnekler, daha önce de vermiş olabilirim.

1- Şirk yasağı: Putçuluğu heykel yasağına indirgeyen putperestleri düşünün. Evet, Müslüman putperestler görüyorum, putçuluğu heykel yasağına indirmiş. Müslüman putperest nasıl oluyor? Nasıl oluyorsa bilmiyorum ben, nasıl oluyorsa oluyor işte. Adamın içi put hane, putalanı olmuş, içinde putlar geziyor ama dışında heykel gördü mü put görmüş gibi çıldırıyor. Oysa her put heykel değil, her heykel put değil. Onun için eğer siz putu heykele indirgerseniz, heykelin yok olduğu yerde şirkten arınmış kabul edersiniz kendinizi. Yani falan adamın şirkle hiç alakası var mı yok mu? Yok, ben hiç put görmedim, şey, hiç heykel görmedim. Heykel görmemişseniz şirkle alakasız, şirkten uzak olduğunu düşünmeye başlarsınız yani böyle saptırırsınız işi!

2- Domuz yasağı: Domuz yasağının fiziki olan boyutu domuz etti yasağı ama ahlaki boyutu var bu yasağın. Domuz sınırsızlığı temsil eder yemek yemede sınırsızdır. Çiftleşmede sınırsızdır, doğurmada neredeyse sınırsızdır.

Domuz yasağıyla verilen ahlaki ilke şudur; dilini domuzlaştırma, her diline geleni söyleme. Gözünü domuzlaştırma, sınırsızlaştırma her bakılacak şeye bakma, her şeye bakma, seç yani. Diline gelen sözü seç, gözüne gelen görüntüyü seç, kulağına gelen sözü seç. Her şeye inanma. Her şeye inanma. Her şeye inanmak sana bela olarak yeter zaten. Aklına geleni yapma, her aklına eseni yapma, seç, seç, seç. Domuz yasağının ahlaki anlamı budur. Domuzlaşma!

3- İçki yasağı: Ağzıma damla koymadım, diyor. Vallahi doğru söylüyor. Ağzına damla koymamıştır. Fakat ömürlük sarhoş, hem de zil zurna, kör kütük sarhoş. Hatta öbür sarhoşu ayıltmak için beş litre su yetiyor. Tepesine boşaltılır, tamam, ayılıyor. Ama bizimkinin üstüne denizi boşalt, ayılmıyor. Niye? Çünkü dini uyuşturucuya dönüştürmüş. Evet, öyle uyuşmuş ki içki yasağının ahlaki anlamının -aslında uyuşukluğun, sarhoşluğun her türü haramdır, ahlaki olanı en ağır haramdır, en tehlikeli olanıdır- mesajını almamış. Niye? Çünkü anlamı üzerinde yoğunlaşmamış. “Efelâ yetedebberûne’l-Qur’ân?” Tedebbür etmemiş…

VI. ELEŞTİREL AKLI EMREDEN AYET

İhdina’s-sırâta’l-mustaqîm.” Eleştirel aklı emreden ayet. Her an öz eleştiri halinde ol. İşte bu surenin berceste ayeti, surenin kendisi berceste zaten. Bu ayet bercestenin de bercestesi. Her an öz eleştiri halinde ol. Bu ayetin manası bu, dostlar. Her an öz eleştiri halinde ol.

Kur’an’ın devrimi: ‘Biz’in ‘ben’i ayartmasına izin verme. Bu anlaşıldı mı dostlar? Bizin, beni ayartmasına izin verme. Yani içinde bulunduğunuz kitlenin sizi ayartmasına izin vermeyin. Çünkü kitle asit gibi eritici. Karşı devrim ne oldu? Sürüden ayrılanı kurt kapar. Düşünebiliyor musunuz?

Lâ teqûlû râ’inâ” dedi, ‘çobanımız’ demeyin peygambere. Niye? Peygamber çoban değil, siz de sürü değilsiniz. Sürü olmayın, peygamber çoban değil çünkü. Ama ne yaptılar? Bir laf uydurdular bu ayete karşı, bu ayeti taşlayan, üstüne de hadis yazdılar. “Kullukum râ’in we kullukum mes’ûlun an ra’iyyetih: Hepiniz çobansınız hepiniz sürünüzden mesulsünüz.” Kur’an, ‘çobanımız’, ‘çoban’ demeyin diyor. Sizse ‘hepiniz çobansınız’ dedirtiyorsunuz, Allah Resulü’ne! Allah Resulü Kur’an’la savaşan bir peygamber olur mu? Kendine indirilen bir vahiyle savaşan bir peygamber olur mu?

Evet, “ümmetim sapıklık üzere ittifak etmez” mi? Allah Resulü böyle bir şey demiş olabilir mi? Bunu hadis diye naklediyorsunuz. Özgürlük düşmanlığında bu ümmet kaç kere gitti ittifak etti? Saltanatta bu ümmet kaç yüz yıldan beri ittifak ediyor? Şûrâ karşıtlığında bu ümmet kaç yüz yıldan beri ittifak ediyor? Kölelik ve cariyelikte bu ümmet kaç yüz yıldan beri ittifak ediyor? Allah’ınızın aşkına, haksızsın Mustafa İslamoğlu diyen var mı aranızda? Evet, bu ümmet ittifak etti kölelik ve cariyelikte, Kur’an bitirmesine rağmen. “Lâ ilâhe” dediği gün Kur’an köleliği bitirdi. Niye? Allah’tan başkasına kul köle olunmaz! Bitti. Dolayısıyla, liyakat karşıtlığında kaç kere ittifak etti, Allah ile aldatmada kaç kere ittifak etti, zulümde kaç kere ittifak etti, şirkte çok ittifak etti. Tarih bununla dolu, günümüz de öyle.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat: Çok ilginç. Niye cemaat? Tamam, sünnetini haydi anlamaya çalışalım da niye cemaat? Cemaat ne ya? Sürü cemaat mi? Yani, hani Kur’an’la Sünnet idi? Yani Ehl-i Kur’an’a karşı çıkardığınız argüman. Biz Kur’an’la Sünnet diyoruz. O zaman dürüstseniz eğer Ehl-i Kur’an ve Sünnet’deniz desenize kendinize. Öyle demeniz gerekmiyor mu? Ehl-i Kur’an ve Sünnet demeniz gerekmiyor mu? Niye yine Kur’an yok orada? Çünkü siz Kur’an’ı aksesuar olarak kullanıyorsunuz, yalan söylüyorsunuz. Kur’an yok sizde! Kur’an’ı kapatmışsınız ve sünnet dediğiniz uydurmalarınızı da Kur’an’a karşı alternatif olarak, paralel olarak koymuşsunuz, onun için…

Sevâd-ı A’zam ne? Bu kitap ismini biliyor musunuz? Büyük Karartı demek. Hani o cemaat var ya Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, onun bir ismi de “Sevâd-ı A’zam”dır. Büyük karartı, büyük karartı. Karartı büyük olsun efendim, büyük olsun. Ne kadar? Ne olursa olsun büyük olsun. Hayır, kaliteli olsun diyoruz. Evet, ve insanın dediği gibi diyoruz, küçük güzeldir. Bunun için mi kargaları beslerler, kartalları öldürürler diye sordum. Bunun için mi kargaları beslerler kartalları öldürürler? Kargalar çöplük ararlar, kartallar ise kendi rızkını yerler, alınlarının teriyle. Kartallar tek, kartal sürüsü diye bir sürü olmaz, biliyor musunuz? Ama kargalar hep sürüdür.

İhdina’s-sırâta’l-mustaqîm”. Sırat-ı müstakim nedir, ne değildir?

Nedir? Kendisine nimet verilenlerin yoludur (6. ayet). Onlar kimdir? Nisa 69’da: Bir; Nebilerdir. İki; doğru dürüst davrananlardır, sıddıklar, doğru dürüst davrananlar. Üç; şühedadır, tanıklığı her riske rağmen tam yerine getirenlerdir. Dört; ıslahat yapıp ifsada karşı çıkanlardır, sâlihîn; salihlerdir.

“Müslüman; ‘doğruyu arayan’dır.” (Cin 14).

Allah da “dosdoğru yol”dadır. (Hûd 56). Bunu tekrar ediyorum. Allah doğru yoldadır. “İnne rabbî ‘alâ sıratin mustaqîm: Benim Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir”. Demek ki Allah sadece kulunu doğru yola davet etmiyor, kendisi de doğru yolda olandır. Bu çok önemli.

Ne değildir peki?

1- Gazaba uğrayanların yolu değildir (7). Musa’nın mesajının Yahudileşmesi surecini hatırlayın. Musa’nın mesajı nasıl Yahudileşti? Müslüman İsrail oğullarının “gazaba uğrama” (Yahudileşme) süreci.

Firavun, Haman, Bel’am sembolleri üzerinden uyarı. Firavun; gücün tanrılaşması. Haman; bürokrasinin tanrılaşması. Bel’am ise; ruhban sınıfın tanrılaşması, din adamları sınıfının tanrılaşması.

Müslümanların Samirileri ve buzağıları kimler ve neler? Şunu diyebilir misiniz? İsrailoğulların Samirileri ve buzağıları vardı ama bizim Samirimiz ve buzağımız yok. Bizim buzağımız yok mu gerçekten? Buzağı ne? Evet, “We uşribû fî qulûbihimu’l-‘icl: Onların kalplerine buzağı içirildi.” ‘Sevgisi’ bile yok orada, ayette, metinde. ‘Buzağı içirildi’ diyor. Ne demek bu? Buzağı kalbe nasıl içirilir? Buzağı niye? İnek niye değil? Mısırlılar, efendileri öküze tapıyorlardı; Apis. Niye o yok? Toprak tanrısı, Hotor tanrısıydı inek. Niye buzağı? İneğin danasına tapıyorlar da anası yok? Zira kendilerini öyle küçük görmüşler, efendilerini öyle büyük görmüşler ki Mısırlıları… ‘Anasına efendilerimiz tapar, biz olsa olsa danasına taparız’ demişler. Altından bir buzağı yapmışlar ve başlamışlar tapmaya, Hz. Musa vahiy almaya Tûru Sina’ya gidince. İşte İsrail oğullarının durumu bu. Aslında İsrail oğulları neye tapıyorlardı biliyor musunuz? Servete, altına, güce tapıyorlardı. Çünkü buzağı altından yapılmıştı. Onun için bugün buzağı yok diyebilir misiniz bana? Evet, biz de onunla imtihan olunuyoruz bakın. “Bir avuçtan fazla içmeyin” dedi, yine İsrailoğullarının sınavı bu, öyle değil mi? Bir avuçtan fazla, Talut ve Calut kıssası diye. Yine aynı surede bakara suresinde. Peki ne oldu? Ağızlarını öyle bir yapıştırdılar ki ırmağı içecekler, ırmağı içecekler, evet, ve çatlayacaklar. Irmağı içmeye kalkan her nesil çatlar. Onun için bunlar eskinin masalları değildi, bize, bize söylüyordu.

Müslümanların Samirileri, buzağıları dedim: İsrailiyat; uydurulmuş dinin içine kaçmış Yahudiliktir. “Gazaba uğramak” budur işte.

2- Sapıtanların yolu değildir: İsa’nın mesajının Hıristiyanlaşma süreci. Pavlus’un misyonu. İslam’ın Pavlus’ları, bunu da siz düşünün. Pavlus, Hz. İsa’yı öldürmek ve yakalamak için yola çıkmıştı, çıktığı yolda Şam yakınlarında Hz. İsa’nın kendisine göründüğünü söyledi. Yalan söyledi tabii ki. Ve döndü Hz .İsa’yı öldürmek için yola çıkan adam İsa adına yepyeni bir din icat etti! Hristiyanlığı icat etti. Alın buyurun… İslam’ın Pavlus’larının kim olduğunun tespitini size bırakıyorum.

Ey Müslüman, kendi İslam’ını sorgula. Neleri sorgulayın? Kur’an diyor ki; sorgula ey Müslüman! Neleri sorgulayın? Kendi İslam’ını sorgula (Cin 14).

Gittiğin yolu sorgula (Fatiha 5).

‘Sâdât’ ve ‘ulu’ dediklerini sorgula. Aynen kelime orada geçtiği için burada söylüyorum, ayette “sâdât” geçiyor da ondan. (Ahzab suresi, evet; “sâdetenâ we kuberâ’enâ”, 67).

Sana ahiret kurtuluşu vaad eden herkesi sorgula. (Furkan suresi, 26-27).

Atalarının inancını sorgula (Bakara suresi, 170).

‘Doğru yol benimkidir’ diyeni sorgula (Alak suresi, 11-12).

‘Bu bana Allah’tan geldi’ diyenlere ve yazdıklarını sorgula (En’âm 6:121).

Soru: Kur’an tüm insanlığı tek bir potada eritmeyi mi hedefliyor? Yani herkes tek bir şeye inansın mı diyor?

Cevap: Kur’an tüm insanlığı doğru yola çağırıyor. Fakat insanlığının çoğunluğun farklı inatça olmasının toplumsal bir ilahi yasa olduğunu da söylüyor. Bakmak isterseniz, Yunus suresinin 99. ayetine yönlendireyim.

EKLER

En neşeli bölümü diyeceğim ama yine de çok neşeli değil. Arkaplanda da ayetler, Kur’an var.

Video… Bence yeter. Her sureti put diye takdim eden hadislere vahiy diye inanan zihniyet Musul’da üç bin yıllık Asur eserlerini parçalamayı tevhid ve cihad zannediyor. Burası Musul’du parçalanan eserler de Asur eserleriydi.

Musul Sahabe tarafından fethedildi. Hz. Ömer döneminde. Musul’daki bu heykeller o gün de vardı. Sahabe bilememiş, sahabenin demek ki hassasiyeti yokmuş! Sahabe tarafından fethedildi Mısır. Mısır’daki piramitlerin tek taşına dokunmadılar. Mısır’daki ‘Sfenk’sin tek bir tarafına dokunmadılar. Mısır’daki Firavun heykellerine dokunmadılar. Afganistan Sahabe döneminde fethedildi, hicri 60’larda. Bamyan’da bombalanan iki Buda heykeli onlar döneminde de vardı, bir tek tarafına dokunmadılar. Peki bu hangi İslam? He, peki asıl şu: Kur’an diyor ki sekiz yerde; “qul sîrû…” emri var, “dolaşın, gezin yeryüzünü”… Ama o her biri değişik. Kimi diyor ki “yaratılış nasıl başlamış inceleyin”, kimi de diyor ki “günahkârların akıbetini görün, sahtekârların sonunu görün, kâfirlerin sonunu görün.” Günahkârların akıbetini eğer bunları yok edeceksek nasıl göreceğiz, hı?

Kur’an’ı tedebbür etmezseniz, anlamı üzerinde yoğunlaşmazsanız böyle Kur’an’la zıtlaşırsınız, savaşırsınız, arka planda da Kur’an’ı seslendiren bir ses koyarsınız!

Evet, eğer 3 bin yıl önce Süleyman Nebi’nin konağına girselerdi bunlar, -bu, burası gol, işte tam gollük-, eğer Süleyman Nebi’nin konağına girselerdi Kudüs’teki, oradaki -Kur’an’ın haber verdiği- temesili de parçalarlar mıydı dersiniz? “Temâsîl”; Hz. Süleyman’ın, Süleyman Nebi’nin konağında heykeller varmış, Kur’an haber veriyor. Bunu haber verirken de kınamıyor, azarlamıyor, herhangi olumsuz bir şey kullanmıyor. Kur’an’la ne kadar, ne kadar kopmuş bu ‘Müslüman kültürü’ dediğimiz kültür! Ne kadar yabancılaşmış Kur’an’a! Ama aynı zihniyet hadislerde geçen Allah gibi kulun da haram koyacağına, Allah’ın Elçi’yi, arşa, arşta sağ yanına oturttuğuna, Allah’ın gökte bir yerde tahtına kurulduğuna, gökten bir merdivenden iner gibi yeryüzüne indiğine, ayağını cehenneme basıp homurtusunu kestiğine ve daha tevhide aykırı nice hadislere vahiy diye inanıyor! Ne deyim şimdi ben buna?

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-‘azîm, değil mi…

Evet, uydurulmuş din, ‘zai’ olur mu? Ben uydurdum; ‘dinzai’, bonzaiden mülhemdir. Burası Güney Afrika bir kilesinin çimenleri, gördüğünüz yer. Bunlar da kilesinin müminleri, müdavimleri efendim, gördüğünüz manzara bu. Kilisenin Rahibi hastalara kilise bahçesindeki otlara hayvan gibi yayılırsanız iyileşirsiniz, kutsanırsınız demiş. Kutsal otlar çünkü! Yani ‘aklınızı kullanıp insan olmayın, ağzınızı kullanın sürü olun’ demek istemiş, onlar da bunu yapıyorlar! Gördüğünüz gibi uydurulmuş dinlerin kardeşliği diye bir kardeşlik vardır herhalde dünyada.

Evet, görsel tavsiyeme geldik. Çok hoşunuza gidecek. Hani sorgulamak ya, Fatiha sorgulama suresiydi ya, hayatı sorgula. Ne diyordu Sokrat, ne diyordu o büyük üstat? “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” Hakikaten sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez. 100 metre. 2016 yapımı, İspanya yapımı bir film. İzleyin, teşekkür edeceksiniz.

Benim kahramanlarım bölümünde İsveçli öğrenci. Yani İsveççe bilmiyorum, yani İrem diye okusak, bilmiyorum. Elim Ersson diye okuyayım ben. Afgan mültecisinin sınır dışı edilmesini protesto ediyor, Türk Hava Yolları uçağında. Video

Bu kişi uçaktan atılırsa, uçaktan atılmaması için ben protesto ediyorum, diyor. Eğer uçaktan indirilecekse, ‘Afgan mültecisinin Afganistan’a geri gönderilmemesi için protesto yapıyorum’ diyor. Evet, Afganistan’a geri gönderiliyor, deport ediliyor, sınır dışı ediliyor. Evet, bunu da kendisi canlı yayınlıyor. Evet, kabin görevlisi şu anda konuşuyor, uyarıyor, bunu yapmayın diyor. Evet, ‘ben bir insanın hayatını kurtarmak için ne gerekiyorsa onu yapıyorum’ diyor. Evet, ‘insanlar ayakta olduğu sürece pilot havalanamaz, dolayısıyla bu insanı da deport edemezler’ diyor. ‘Yaptığım yasal’ diyor, ‘suç işlemiyorum’. Bu bir İngiliz yolcu, ‘buradaki herkesin canını sıkıyorsunuz, rahatsız ediyorsunuz’, diyor, ‘çocukları korkutuyorsun’ diyor, telefonunu almaya çalışıyor. ‘Bir İngiliz adam az önce bana müdahale etti, telefonumu aldı’ diyor. Yani kendini de çok güzel ifade ediyor, bu bir öğrenci. ‘Ülkenin kurallarını değiştirmeye çalışıyorum, ben bir insanım’ diyor. Yani kuralların kulu değilim diyor. ‘Orası Afganistan ve bu insan cehenneme gönderiliyor’ diyor -ki doğru. Evet ‘bir Türk erkeği de beni destekliyor’ diyor. Evet göz yaşı döküyor, ağlıyor, yolcunun çantalarını o anda çıkarmaya başlıyorlar. Yani o anlık. Alkışı hak ediyor, gönlümüzle alkışlıyoruz kızımızı, tebrik ediyoruz.

Asıl acı olan ne biliyor musunuz? Bu kızımızın bu yiğit tavrını alkışlıyoruz. Bu kızımız İsveçli, muhtemelen bir Hristiyan, ateist de olabilir, bilmiyoruz inancını. Oraya gelen Afgan mülteci ülkesine geri gönderilmemek için çırpınıyor. Niye gitmiş Afganistan’dan İşveç’e, bir bunu soruyoruz. Neden? Ülkenizi bırakıp da niye gidersiniz? Ananızın babanızın yurdunu yuvasını, eşinizi, ekmeğinizi, aşınızı, konunuzu, komşunuzu, akrabanızı bırakarak gurbet ellere niye gidersiniz? Bir soru bu. Sizi kim mecbur etti, bir tane bu aile değil, milyonlar öyle. Niye gittiniz? Vatanınızda neler oldu da size orayı dar ettiler? Ekmek yok, açlık bol, anarşi bol, özgürlük yok, adalet yok, insanca yaşama yok, cennet gibi ülkelerinizi cehenneme çevirmişler ve siz kalkıp Batı’ya sığınıyorsunuz, İskandinavya’ya sığınıyorsunuz ve orada sizi sizden olmayan bir kız savunuyor. Evet, bu, işin bir başka garip yanı. Aynı manzarayı ben şöyle Türkiye’de düşünüyorum şimdi, tersine şöyle bir şey olsa… Efendim, bizde böyle bir protesto olsa uçakta. Şimdi bunu alkışlayanlara, altına ‘helal olsun’ falan yazan çomarlara diyorum. Türkiye’de benzer bir şeyi yapsa ve ‘Türkiye devletinin yanlış bir politikasını protesto ediyorum, düzeltesinler kanunları’ dese ne yazarlardı? Evet, budur. Başka söyleyeceğim bir şey yoktur sayın hâkim bey.

Efendim, bugün dersimiz bu kadardı. Kendinize afiyet olsun, aklınıza hikmet olsun, gelecek derste buluşmak üzere hoşça kalın, sağlıkla kalın. Allah’a emanet olun.

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp