Siretü’l-Kur’an 12. ders metni

Siretü’l-Kur’an 12. ders metni


Siretü’l-Kur’an 12. ders metni

İçerik İndeksi [göster]

Siretü’l-Kur’an – 12. Ders – Nasıl Okuyayım? – 17.03.2019

Değerli dostlar, hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum. Selamun aleyküm, sabahu’l-hayr, sabah bi hayr, roj baş, pari rui, good morming, guten morgen, huten morgen, bonjour, bonjorna, dobro utro, cindobre, selamat pagi, ohayoou gozaimasu, zaoen, haberi. Dünyanın neresinde insanlar birbirlerine nasıl selamlıyorlarsa, ben de öyle selamlıyorum.

Selam İslam’ın parolasıdır. İslam “silm” kökünden gelir. “Silm” barış demektir. İslam ilahi barış projesidir. Allah’ın yeryüzündeki barış projesini gerçekleştirmeye gönüllü olan insanın adı ‘Müslüman’dır. Kendi kendisiyle barışı, kâinatla barışı, yerle, gökle barışı; toprakla, suyla barışı, insanla barışı, her şeyle barışı ama hepsinden öte Rabbiyle barışı temsil eden, bunun yer yüzündeki büyük elçileri olan insanlardır, olmaları gereken insanlardır, Müslümanlar.

İki gün önce elim bir hadise yaşandı. Yeni Zelanda’da iki cami biri tarafından silahla tarandı. İçinde ibadet etmekte olan insanlar hunharca katledildi! Terör bir insanlık suçudur. Masum bir insana sıkılmış bir kurşun, tüm insanlığa sıkılmıştır. Masum bir insanın öldürülmesi, hepimizin biraz biraz öldürülmesidir. Teröre karşı olmak, dinine, milliyetine, ulusuna, rengine, ideolojisine, bakmaksızın teröre karşı olmak bir insanlık gereğidir.

Dolayısıyla insana yönelik her saldırı, saldıranın kimliğine bakmaksızın; dinî, mezhebî, ırksal, etnik, ideolojik kimliğine bakmaksızın şiddetle reddedilmeli, lanetlenmelidir. Zira herhangi bir insana yönelik saldırı, hepimize yönelik saldırıdır. Bu anlamda acılar birbiriyle yarıştırılmamalı. Bu anlamda herhangi bir saldırıda bir tek ilkemiz olmalı, o da şu olmalı: Kim olursa olsun zalime karşı, mazlumdan yana… Ama kim olursa olsun.

İşte bu çerçevede, ben iki gün önce gerçekleşen o terör saldırısını, o korkunç kıyım ve katliamı lanetliyor, tel’in ediyor ve bundan hepimizin ama hepimizin dersler çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Bu derslerin başında da; bu terörü, bu saldırıyı, bu lanetli katliamı gerçekleştiren tiplerin; hangi dinde, dünyanın neresinde olursa olsun, ister 93’te Oklahoma katili Timothy McVeigh’de olduğu gibi… İster Norveç’te Breivik gibi 70 küsur kişinin katili… İster önceki senelerde İstanbul havaalanında, Atatürk Havaalanı’nda yapılan katliamda, tam bir ramazan günü hem de iftar saatinde, dini bizim dinimizden olan birinin yaptığı katliamda olduğu gibi… İster Mısır’da Şarm eş-Şeyh’te bir camiyi tarayan, bombalayan ve o camide yaklaşık 260 kişinin, kendi dindaşının canına kıyan katilin yaptığı gibi. İster Pakistan’da, Irak’ta; Şiilerin Sünnilerin camilerine, Sünnilerin Şiilerin camilerine yaptığı gibi. Hangisi olursa olsun hiç fark etmiyor. İster Mısır’da, İskenderiye’de; yine Müslümanların oradaki Hristiyanların kiliselerine düzenledikleri baskın ve yaptıkları katliam gibi.

‘Benim katliamım iyidir, senin ki kötüdür. Benim teröristim iyidir, seninki kötüdür’ demeden amasız, fakatsız her birine lanet olsun. Teröre lanet olsun. İnsan kıyanların elli kurusun. Cana kıyanların eli kurusun, demek lazım. Eğer bunu demezsek marufta birleşmeyeceğiz. Marufta birleşmezsek Kur’an’ın haber verdiği lanet bizi de gelip bulacak. İşte bu çerçevede bir girizgâhla bugünkü dersime başlayayım.

I. NASIL OKUYAYIM?

Bugün dersimizin ana başlığı: Nasıl okuyayım? Bir önceki dersimizin başlığını hatırladınız mı? Oku. Yani ilk inen vahiy bir emirle başlamıştı; oku. İkinci inen vahiy, ‘nasıl okuyayım?’ konusunu ele alıyor.

Bir emir veriliyor. Bu emir verilmekle kalınmıyor, oku emri. ‘Peki nasıl okuyayım ya Rabbi? Nasıl okumamı istersin?’ İşte o sorunun cevabını alacağız bugün. Nasıl okuyayım? Ancak derse girmeden önce, önceki dersten kalanlar var, onlara bir göz atalım.

Kur’an’ın devrimiydi oku. Dedim ya bendenize göre, bana göre; Kur’an’ın İlahi vahiy oluşunun delili içeriğinde aranmalı. O içerikten bir tanesi de, bir kitap ki oku ile başlıyor. Bu altı çizilmesi gereken bir şey. Buna şöyle itiraz eden arkadaşlar olmuş. Ya eğer içeriğinde bu söylediğiniz şeylerin olması bir kitabın ilahi vahiy olması için delilse, buna romanları da getirebiliriz. 1400 yıl evvel yazılmış bir romanı getirin de göreyim, bunları söyleyen… O otuz dokuz maddeyi içeren. Ondan evvel yazılmış tüm din kitaplarını getirin de göreyim, gösterin bana neresindeymiş? “Aklını kullanmayanı pisliğe mahkûm eder. Kimse Allah ile aldatmasın, aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın. Biz insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Canlılar içerisinde en şerlisi aklını kullanmayanlardır. Yaşayan bir delil ile yaşasın, mahvolan helak olan bir delil ile helak olsun.” gibi onlarca -insanı daha iyi insan, insanı daha donanımlı insan, hayatı daha da güzelleştiren- böyle ilkeler koyan bir kitabı getirin de göreyim. Yok. Öyle konuşmak kolay.

Kur’an’ın Devrimi: Oku

Evet, bir devrimdi, oku. Oku ile başlayan. Adı cahiliye olan bir topluma, oku ile başlayan bir kitap. Deveyi oku (Ğaşiye 17). Göğü oku (Ğaşiye 18). Dağları oku (Ğaşiye 19). Gerçekten de dağları okumadan nasıl bilebileceksiniz depremin tabiatını? Nasıl bilebileceksiniz jeolojik verileri? Nasıl bilebileceksiniz dağların birer su deposu olduğunu? Aynı zamanda yeryüzünün balansını ayarlayan muhteşem bir direk olduğunu? Nasıl bileceksiniz; dağların, özellikle jeolojik oluşum süreçlerinde yeryüzünün tektonik hareketlerinin bir sonucu olduğunu, plaka hareketlerinin bir sonucu olduğunu ve her bir dağın aslında yeryüzünün hikâyesini anlatan bir destan olduğunu nasıl bileceksiniz? Yerleri oku (Ğaşiye 20). Jeoloji ilmini emrediyor bu ayet. Yaratılışın nasıl başladığını oku (Ankebut 20). Yine bu ayet de hem fizik hem kimya hem biyoloji ilmini emrediyor. Yaratılışın nasıl başladığını… İnsan ayetini oku (Rum 20). Evet, bu da insan ayetini yani sadece bu ilimleri değil, bu ilimlerin üzerine sosyoloji ilmini, antropoloji ilmini ve daha başka beşerî ilimleri, bilimleri koyun. Kadın erkek her şey zıddıyla kaimdir; oku (Rum 21). Yine dillerin ve renklerin farklılığını oku (Rum 22). Gördüğünüz gibi, oku.

Kur’an’a Karşı Devrim: Öldür

Peki, buna karşı bir devrim yapıldı, karşı devrim. Birçok yapıldı da, bir tanesini size vermek istedim. Kur’an’a karşı devrim yapıldı. Kur’an bir devrim yaptı müşrik cahiliyeye ve Kur’an’a karşı bir devrim yapıldı, Kur’an indikten sonra. İşte o karşı devrim, ‘öldür dini’! ‘Oku dini’nden, ‘öldür dini’ne!

‘Dinden döneni öldür!’ Delili Kur’an’da yoktur. Dinden dönen hakkında en az üç ayet vardır. Ama dinden dönenin dünyada cezası yoktur Kur’an’da. Fakat hadis diye bir şey uydurup da Allah Resulü’nün diline koyduğunuz zaman, onu dinin içine koyup onunla Kur’an’ı taşlamak mümkün olabiliyor. ‘Zina edeni öldür.’ Kur’an’da zinanın cezası var (Nur 24:2). Ama o din başka bir din, o taraftaki din, o basamaklardaki din başka bir din. Bu din de başka bir din. Bu din Allah’ın indirdiği din, kitabı olan bir din. O din ise uydurulan din. ‘Namaz kılmayanı öldür.’ Namaz kılmayana; ‘öldüreceğim, namaz kıl’ derseniz o ibadet olur mu? Öleceği korkusuyla namaz kılan adamın namazı namaz mıdır? Bu namazdan ne çıkar? Nur topu gibi münafık çıkar. Toplumu münafık olmaya böylesine teşvik eden başka bir şey bulunabilir mi?

‘Beş kez içeni öldür.’, ‘Kara köpekleri öldür.’ Aman Allah’ım kara köpeklerden ne istediniz ya? Çok ilginç. Geleceğim oraya, geri döneceğim. Kertenkeleyi öldür, yüz sevap kap! ‘Yılanı öldür.’ Bunların hepsi hakkında hadis var, cümlenin karşısına yazmaya ihtiyaç duymadım. Artık kaynakları yazmaya ihtiyaç duymuyoruz, bir tıkla görebiliyorsunuz.

‘Müslüman olmayanı öldür.’ Evet, adam diyordu ya -getireceğim belki buraya-, Müslüman olmayanın iki hakkı vardır; ya kılıç, ya cizye. Bitti! Böyle bir din! Dolayısıyla; “Lâ ikrâhe fi’d-dîn” ayetini eğer üzerinde hadis yazan bir taşla, üzerinde fıkıh yazan bir taşla taşlayacaksanız böyle bir ilke koyarsınız. “Dinde zorlama yoktur.” Zorlamanın hiçbir türü dinde yoktur. Zorlama varsa orada din yoktur. Çünkü zorla seçtiğiniz din sizin dininiz değil, sizi zorlayanın dinidir.

“Kara Köpekleri Öldür” (Ebu Davud, İbn Hanbel, İbn Mace)

Bu yavrudan ne istiyorsunuz ya? Bir yazı okudum da onun için bu resmi aldım. Yazıda şöyle diyordu: Peygamberimiz, bir köpek hastalanmış, mikrop saçıyormuş, hastalık saçıyormuş, onu öldür demiş… Nerede yazıyor bu? Hangi kaynakta yazıyor? Hangi şarihiniz yazıyor? Var mı böyle bir şey? Yok, yok yok yok! Peki bir yalanı aklamak için bin iki yüz yıl sonra başka bir yalan uyduran iyi niyetli tevilcilere ne demeli? Bu yaptığınız yanlış. Daha büyük bir cinayet işliyorsunuz. O cinayette şu: Bir yalanı aklamak için hakikati öldürüyorsunuz, hakikati! Hak ve hakikat diye bir derdiniz olmalı. Onun için böyle masum durmuyor bu yorum, böyle masum kalmıyor. Yani ‘bunlarla amel eden var mıdır?’ diyorsanız eğer deve sidiği içerek o hadisle amel eden insanları görmek istiyorsanız gidin… Ben gözlerimle gördüm. Hastaneye kaldırılanları da biliyorum.

Okuma ve Yazı Düşmanlığının Tarihi

Evet, okuma ve yazı düşmanlığını tarihi. Evet, “oku” dedi Kur’an. Ama tarihte okumaya dair bir düşmanlık da var. Müşriklerin okuma düşmanlığı çok ilginç.

Müşriklerin Okuma Düşmanlığı: Abdullah B. Mesud Örneği

Abdullah İbni Mesud’a Kâbe’de Kur’an okuduğunda, nasıl tepki gösterdiklerini biliyorsunuz. Yani ‘gürültü yapın, bastırın.’ Abdullah İbni Mesud’u Ebu Cehil dövmüştü, ağzını burnunu dağıtmıştı. Abdullah İbni Mesud’un ondan hemen sonra söylediği bir söz var: “Ben hiç müşrikleri o günkü kadar çaresiz ve aciz görmedim.” Bu bakışa ben hayranım, bu bakışa ben kurbanım. Çaresizlik ve acziyetin tanımının güzelliğine bakar mısınız? Fikre, söze karşı şiddet! Onun sözü var, onun sözü yok. Söze karşı söz söyle, teze karşı tez getir ama söze karşı şiddet, söze karşı kaba kuvvet… Kaba kuvvet, gösterenin çaresizliğidir. Sözün olsaydı kaba kuvvete başvurmazdın. Sözün olsaydı silaha başvurmazdın. Biz söze iman ettik. Kur’an sözdür. Eğer sözün gücü olmasaydı Allah konuşmazdı. Onun için biz gücün sözüne iman etmedik, sözün gücüne iman ettik. Sözde değer buluyoruz, sözle değer buluyoruz. Onun için biz de söz sarayının bir taşı olmak, söz ülkesinin bir ferdi olmak istiyoruz. Sözlerin şahı Allah’ın sözüdür.

Kilisenin Kitap Düşmanlığı ve Engizisyon

Evet, kilisenin kitap düşmanlığı ve engizisyon. Bunu Endülüs’te gördük. Ve maalesef Endülüs’te meydanlarda kitaplar toplanarak yakıldı. Ama bu sadece Hristiyanların, Katoliklerin Müslüman kitaplarına yaptığı bir şey olmadı, bu orada kalamadı. Engizisyon Avrupa’da bitti. Ama engizisyon Doğu’da, Müslüman Şark’ta devam ediyor!

Kilisenin yasak kitap listesi (kara liste): INDEX (1966’da 4.000 kitap)

Kilisenin yasak kitap listesi var, bilir misiniz? Kara liste. İndeks denir buna, meşhurdur. Bu index iki bin yıldır, takriben, yaklaşık bin sekiz yüz yıldır çoğalarak 1966 yılına kadar geldi. Kilise her dönem tazelerdi bu indeksi, yasak kitaplar listesini.

Bu indeks 1966 yılında Kilise tarafından, Papa tarafından iptal edildi. İptal edildiğinde listede yasak kitap sayısı dört bin adetti. Evet, baktılar ki kitap yasaklayarak olmuyor. Yasakladığınız kitap daha fazla ilgi cezbediyor. Fikri yasaklayamazsınız, düşünceyi yasaklayamazsınız. Düşünceyle mücadele edecekseniz daha iyi bir düşünce ortaya koyun. Bunun başka bir yolu yok. Sopayla, kötekle, tehditle düşünceyi alt edemezsiniz. Eğer bir düşünceye karşı sopa, tehdit, silah kullanıyorsanız siz o düşünce karşısında yenilmişsiniz, bitmiştir iş.

Kur’an’ın Devrimi: Oku (Cahiliye Çağını Kapat)

Evet, Kur’an’ın devrimi; oku. Cahiliye çağını kapat. Aslında emir buydu. Yani cahiliye çağı bitsin. Cahiliyeye nokta koy ve bilgi çağı başlasın, ilim çağı başlasın.

Kur’an’a Karşı Devrim: Okuma

Kur’an’a karşı devrim: Okuma. Cahiliyeyi rivayetler üzerinden kalenin içine taşı, rivayetleri Truva atı olarak kullan, cahiliyeyi yıka; akla, alla, pulla, içeri taşı.

Hadis: “Kadınlarınıza okuma-yazma öğretmeyin, aşığına mektup yazar.”

Hadise bakar mısınız? Râmûzu’l-Ehâdîs hadislerinden. “Kadınlarınıza okuma yazma öğretmeyin, aşığına mektup yazar.” Hanımlar kusura bakmayın.

Mutezile kitaplarına uygulanan Sünni engizisyon

Mutezile kitaplarına uygulanılan Sünni engizisyona ne demeli?

Kader Risalesi’nin kara kaderi (!)

Kader Risalesi’ni bendeniz tozlu raflardan buldum, çıkardım, tercüme ettim, açıkladım ve neşrettim. Benden evvel bir adam gelmiş, 1933’te. Bu risaleyi Süleymaniye Kütüphanesi’nde birçok risaleden oluşan mecmuanın arasında saklı halde bulmuş. Hellmut Ritter, Alman bir oryantalist. Bulmuş, sadece bulmuş. Fotokopilerini çekmiş, otuz üç, tarih. Almanya’da Der-İslam dergisinde sadece ‘bu risaleyi buldum’ diye fotokopisini yayınlamış, başka yaptığı bir şey yok.

Dolayısıyla bu risaleyi yüzyıllarca önce biri istinsah etmiş yani oraya kopyalamış. Önüne arkasına şiir risaleleri yazmış. Hiç alakası olmayan bir mecmua, araya koymuş. Neden? Bu Kader Risalesi, şiirle ne alakası var? Adam saklamış. Allah ondan razı olsun, saklamış. Yani -yedi yüz evvel takriben- adam saklamış. Peki ne olmuş? Ne gelmiş başına? Hasan el-Basri hicrî 110’da vefat etmiş bir âlimimiz, bir aydınımız, bir mütefekkirimiz. Gerçek bir mütefekkir. Yani ikinci nesilden, Hz. Ömer’in hilafetinin ikinci yılında doğmuş biri Hasan el-Basri. Ve ikinci neslin üstatlarından, önderlerinden, liderlerinden. Gerçek bir düşünür, gerçek bir aydın, âlim. Bu zât yazmış. Abdülmelik bin Mervan’a mektup olarak yazmış Kader Risalesi’ni. İçinde yüz küsur ayetle Kur’an’ın kader görüşünü, müşriklerin kaderci anlayışlarını nasıl devirdiğini ispat etmiş. Çünkü Abdülmelik’in kafası da müşrikler gibi çalışıyormuş. O da ona itiraz olarak Emevi kaderciliğine karşı, Kur’an’ın anlayışını sunmuş. Ne olmuş? Yok olmuş. Bu kitaptan h. 2. yüzyılda, 3. yüzyılda, 4. ve 5. yüzyılda söz eden, alıntı yapan, bunlardan paragraflar alan kitaplar görüyoruz.

Cüşemi’nin, Malati’nin, Kâ’bi’nin ve daha başkalarının, Kadı Abdürrezak’ın kitapları gibi eserlerde bu kitaba atıflar var, alıntı yapmışlar. Fakat yüzyıllar boyunca alıntı yapılan bu kitap, ortadan kaybolmuş. İslam dünyasında ikinci bir nüshası daha yok. Kaybedilmiş. Yani soykırım uygulanmış. Evet, sadece Kader Risalesi’ne mi yapılmış bu?

Vâsıl ve Amr b. Ubeyd’in külliyatı

Hayır, Vâsıl B. Atâ ve Amr b. Ubeyd külliyatları ortada yok. Vâsıl’dan bir hutbe var sadece, bir de bir kitabın içinde çok küçük bir risalesi aktarılmış. O da kitabın içinde İbnu Abdilberr aktarmış. Onun dışında hiçbir şey gelmemiş. İki bin cüzdü diyor bize bazı kaynaklar, Vâsıl’ın yazdıkları. Amr b. Ubeyd, onun da eserleri yok. Böyle yüzlerce muhalif mezhep kitabını kaybetmişiz.

Mezhep içi sansür: Şafii’nin reddiyeleri

Mezhep için sansür de uygulamışız, oku diyen kitabın müminleri olarak. Şafii’nin reddiyeleri: Şafii, hocası İmam Malik’e üç tane reddiye yapmış. Ve bu reddiyeler kitaplaşmış. Ama yok, ortada yok. Şafii yine öbür hocası, İmam Azam’ın iki talebesinden biri olarak meşhur olan ama aslında öyle değil- İmam Muhammed eş-Şeybani’ye iki reddiye yapmış. Yani bakınız Şafii’ye, iki hocasına reddiyeler yapmış biri. Biz de Şafii gibi yapsak, Şafi’ye bir reddiye yapsak ne olur? Yani Şafii’nin yaptığını yapsak ne olur? Taşlarlar, değil mi? Ama Şafii yapmış, bakınız. Onlar yok ortada, kaybetmişler ortadan. Niye? Çünkü yüzyıllar sonra Sünnilik diye bir Abbasi projesi ortaya çıkmış. Abbasi projesinde eğer falanla filanı yan yana aynı hizaya koyacaksanız falanın yaptığı reddiyeyi yok etmeniz lazım. Yok etmeniz lazım ki aynı şemsiyenin altına yerleştirebilesiniz. Malik ile Şafii’yi aynı şemsiyenin altına, aynı çuvalın içine koyacaksanız; Şafii’nin Maliki’ye yaptığı reddiyeyi yok edeceksiniz. Şafii’nin Muhammed eş-Şeybani’ye ye yaptığı reddiyeyi yok edeceksiniz, böyle yapmışız. Biz iyi beceririz bu işleri!

Yok Edemiyorsan Tahrif Et!

Keşşaf’ın ilk cümlesi: “Elhamdü lillâhillezî haleqa’l-Qur’ân.

Yok edemiyorsan tahrif et! Keşşaf’ın ilk cümlesi; “Elhamdü lillâhillezî haleqa’l-Qur’ân.” Gayet doğal. Keşşaf sahibi Zemahşeri. Harezm’in gülü bir Mutezili. Mutezilenin inancı bu. Çünkü Kur’an Allah’ın fillidir. Kelam Allah’ın fiilidir ve doğrudur da.

1966 Kahire, Sünni baskısı: “Elhamdü lillâhillezî enzele’l- Qur’ân.

Ama 1966 Kahire Sünni baskısında ne yapmışlar? “Elhamdü lillâhillezî enzele’l-Qur’ân” yani kitabın içinde tahrif yapıyor. O öyle yazmış, onun kitabı. Onun kitabında sen nasıl bozup da tahrif yapıyorsun? Yani zihniyet bu.

Yüzyıllar sonra sansürle! Marifetname’nin yazımından 231 yıl sonra evrimi haklı çıkaran pasajların sansürlenmesi… Evrimi haklı çıkaran pasajlar vardı Marifetname’de, sansürlemişler.

Said-i Nursi Risalelerinin Nurcular tarafından sansürlenmesi çok meşhurdur, çok. Kaç kere sansür yedi, kaç kere değiştirildi, kendileri de unuttu.

Rumi’nin kitaplarının Mevleviler tarafından sansürlenmesi gibi. Bunlar üzerinde aslında üç, beş, on doktora tezi yapılır ama akademimiz başka işlerle meşgul.

Evet bu girizgâhtan sonra ana dersimize dönebiliriz.

II. MÜZZEMMİL SURESİ YA DA KİŞİLİĞİN İNŞASI

Müzzemmil suresi ya da kişiliğin inşası. Evet, Müzzemmil suresinin bana iki kelimeyle konusunu söyle deseniz bunu söylerim. Müzzemmil suresi kişilik inşa eden bir süredir. Kişilik inşa eder. Malumunuz, kimlik bugün, bugünkü dünyanın baş belasıdır. İslam ve iman bir kimlik değil, bir kişilikti. İman bir kişilik olduğu zaman güven halinde tezahür eder. Ama imanı bir kimliğe dönüştürürseniz, o kimlik üzerinden karşıdakini döversiniz. O kimlik üzerinden karşıdakini küfürle suçlama hakkınız doğar. O kimlik üzerinden kimliği gösterip geçeceğiniz, cennet kapısından geçeceğiniz bir belge olarak taşırsınız. Dolayısıyla o kimlik sizin kurtuluş belgeniz olur. Yok böyle bir şey! Cebinizden nüfus cüzdanınızı çıkarıp din hanesini göstererek Allah’a ben Müslümanım diye ispat edemezsiniz. Yok böyle bir şey! Onun için kişilik inşa eden sure… Nasıl inşa ediyormuş, haydin bakalım. Bismillah diyelim, o mübarek surenin içine bir girelim.

Bir Sure Dokuz Emir

Bir sure, dokuz emir. Nasıl okuyayım? Evet, asıl bu. Oku denmişti, şimdi bir soruyoruz. Nasıl okuyayım? Nasıl okuyalım? Dokuz emir. Teker teker gideceğim inşallah.

Oku Emri ve Nasıl Okuyayım Sorusunun Cevabı

Anlamın vakti, vaktin anlamı.

Surenin ilk ayetlerinde; “Yâ eyyuhe’l-muzzemmil. Qumilleyle illâ qalîlen.”

Sen ey yük yüklenen, üstüne sorumluluk yüklenen, sorumluluk alan, kalk. Alın, bu da bir emirle başladı. ‘Oku’ydu, ‘kalk’ oldu… ‘Qum’ ‘el-leyl’; geceleyin kalk. Ancak bir kısmı hariç, “nısfehû”; yarısı, “ewinqus” ya da daha azı, “minhu” onda, “qalîlâ” biraz daha az, “ew zid aleyh” ya da biraz fazlası.

Evet, bakınız, ne dedi şimdi bu? Geceleyin kalk ve oku. Namaz yok burada. Dikkatinizi çekerim, salât yok. Salât 20. ayette, bir yıl, dokuz yıl sonra ya da Medine’de indiğini savunanlar çok. Bence Medine’de inmedi. Bir müddet sonra geliyor, en az bir sene sonra geliyor 20. ayet. Ama bu ayetlerin hiçbirinde, 19 ayetin hiçbirinde salât yok. Oku var oku. Peki gece? İlla gece olmalı mı? Hayır. Burada bize söylediği asıl maksat gece değil, maksat; ‘en iyi, en kaliteli, en dingin zamanlarınızı okumaya ayırın’, bu. En iyi, en kaliteli, en dingin, zamanlarınızı. Eğer diyorsanız ki benim en iyi, en kaliteli, en dingin zamanım gecedir, o zaman gecenizi ayırın. Çünkü yeryüzünde iklimler farklı, yeryüzünde sıcaklıklar farklı.

Arabistan’da en dingin zaman, güneşin olmadığı, gece serinliğinin olduğu bir zamandır. Onun için Arabistan’da insanlar geceden daha çok gündüzün bir vakti uyurlar. Niye? İklim onu gerektiriyor. Burada, ‘en kaliteli zamanınızı, en kaliteli eyleme ayırın’. En kaliteli eylem; düşünme, tefekkür etme, okuma, varlığı okuma eylemi. Dolayısıyla ‘bunu en kaliteli zamanda yapın’ demektir.

1- Sorumluluk yüklenen, sorumsuz davranamaz. Birinci ayette. Evet, “Yâ eyyuhe’l-muzzemmil: Ey Müzzemmil”. Müzzemmil ne demek? “Tezemmele” üstüne bir şey aldı, “tedessere” altına bir şey aldı demek. Müddessir de oradan geliyor. Müzzemmil ve müddessir birbirinin zıddıdır. Biri üstüne bir şey alan, diğeri altına bir şey alan. Üstüne bir şey alan anlamını nasıl yapmışlar ulemamız? Sırtına bir şeyler büründü, sırtına battaniye attı, sırtına şal attı, sırtına çarşaf attı! Bu mu yani, bu mu Allah aşkına? İtiraz ediyorum, bu kadar mı basit? Sırtına şal, battaniye attı mı mesele, yani? Bu mu? Hayır, sorumluluk yüklendi sorumluluk. Sırtına yük yüklendi. Çünkü vahiy sorumluluktur. Ne dedi? İkra dedi, oku. Dolayısıyla sorumluluk yüklendi. Onun için sorumlulukla kalkması lazım.

Yükün niteliği: “Senin üzerine ağır bir söz indireceğiz.” Beşinci ayette geliyor zaten. “İnnâ se nulqî aleyke qawlen seqîlen: Biz senin üzerine ağır bir söz indireceğiz. “Qawlen seqîlâkelâmen” demektir. Kelam ağır söz anlamına gelir çünkü. “Kavl” hafif söz anlamına gelir ama “kavlen sekil” ağır söz, eşittir kelam anlamına gelir. Kelam etkili söz demektir. Ağır bir söz indireceğiz. Evet, kitap, Kur’an, ağır bir söz. Niye ağır? Kilosu mu ağır? Okkası mı ağır? Batmanı mı ağır? Terazide mi ağır geliyor? Bu mu ağır söz?

Eskiden yazarlar padişahlardan sundukları eserin karşılığını alırlarmış, karşılığını da altın olarak alırlarmış. Ne kadar kalın kâğıt kullanırlarsa o kadar altın alırlarmış. Ne kadar ağır mürekkep kullanırlarsa o kadar da ağırlaşırmış. Bu mu yani Kur’an’ın ağırlığı? Hayır. Kur’an’ın ağırlığı sözünün ağırlığı, sorumluluğunun ağırlığı. Aynen Cuma suresindeki “hummilu’t-tevrate” diyordu ya. Yani Tevrat’ı yüklendiler. Ama ne yapmadılar? “Sümme lem yahmilûhâ.” Yani onu taşımadılar. Hamletmediler. Yani onun için, aynı, benzer bir şey burada…

2- Eylem ahlakının inşası: İkinci surenin ilk emri, kalk, qum. Evet, “Yâ eyyuhe’l-muzzemmilQumi’l-leyle: Sen ey sorumluluk yüklenen, kalk. ‘Kalk’ önemli. Okuyan kalkmalı. Evet, okumaktan murat neymiş? Harekete geçmekmiş. Eğer okuyor ama hiç harekete geçmiyorsa okumayı aslında yatmanın bir türevi olarak kullanıyor demektir. Okuduğunuz şey sizi harekete geçirmeli. Okuduğunuz şey sizde eyleme dönüşmeli. Çünkü okuduğunuz şey gözünüzde fer, gönlünüzde ferman, dizinizde derman olmuyorsa ne olacak? Beyin taşı, böbrek taşı gibi. Dolayısıyla okuduğunuz şey sizi harekete geçirmeli. Kalk diyor.

3- Oku ve kalk emirleri arasında neden sonuç ilişkisi var mı? Elbette var. Okuyan kalkar, okuyan harekete geçer. Okuyup da harekete geçilmiyorsa okuduğunuza roman muamelesi yapıyorsunuz, hikâye muamelesi yapıyorsunuz, masal muamelesi yapıyorsunuz, mitoloji muamelesi yapıyorsunuz demektir. Kur’an’ın amacı inşadır. İnsanı inşa, insanın yıkılan yerlerini tamir etmektir, dökülen yerlerini toplamaktır, dağılan yerlerini toplamaktır, zedelenen yerlerini onarmaktır, yaralanan yerlerini sarmaktır. Vahyin amacı budur.

4- En dingin ve sükûnetli zamanları okumaya ayırmak. 1 ve 4. ayetler arasında, biraz önce okudum ayetleri. Yani biraz az, biraz çok. İslam zamanında gece on iki saattir. Yani bu biraz da vahinin indiği coğrafyanın zamanından kaynaklanır. Vahinin indiği coğrafya ekvatora yakın bir coğrafyadır. Kuzeydedir ama ekvatora nispeten yakındır. Yıl içerisindeki gece gündüz farkı bir buçuk saati geçmez. On üç buçuk saat. Bizdeki gibi değil, bizde daha çok fark, orada öyle, o kadarcıktır. Bir buçuk saattir, oynar böyle. Niye? Ekvatora yakın olduğu için. Dolayısıyla bu çok büyük bir fark değil. Bazı yerlerde fark o kadardır ki beş saate kadar, yedi saate kadar çıkabiliyor. Onun için… On saate çıkabiliyor hatta. Bu, mana. Hatta bazı yerlerde iki ay hiç güneşin doğmadığı, iki ay hiç güneşin batmadığı yerler oluyor. Yani gün, gündüz iki ay sürebiliyor. Gece iki ay sürebiliyor. Dolayısıyla dünyanın ekvatora olan konumuna göre değişen zaman çizelgesi var. Bu anlamda o bölgede, orada aslında ‘en dingin ve sükûnetli zamanları okumaya ayırmak’ anlamında almak durumundayız. Yani bundan çıkaracağımız ders bu.

5- “Nâşiete’l-leyl”. Niçin? En dingin zaman. Aslında sadece gece değil bu. Bir Eskimo için değişebilir, bir kutup insanı için değişebilir, kuzey insanı için değişebilir. Dolayısıyla yani 75 enlemin kuzeyi çok daha farklı bir iklimde yaşar. Dolayısıyla nasıl olacak? “Nâşiete’l-leyl” gece neşvesi. Neş’e değil neşve. Neşve yani nedir bu? Aslında ‘neşea; bitmek’ demek. Bir bitkinin çıkmasına, büyümesine de aynı kelime kullanılır. Geceyi bir bitki ekmek gibi kullanmak. Geceyi akıl tarlanıza bilgi ekmek için kullanmak. Geceyi akleden kalbinizin için de okumak için kullanmak. Yani akıl tarlanıza diktiğiniz fideler, fidanlar ektiğiniz tohumlar olarak görün. En verimli zaman neyse sizin için o ‘nâşiete’l-leyl’dir.

Eşeddu wat’ ne demek bu? Wat’ aslında girmek, sokmak demek. Eşeddu wat’ en şiddetli sokmak. En şiddetli girmek. Ne demek bu? İnsanın aklına bir şey nasıl girer? Ve insanın aklında nasıl kalıcı olur, akılda kalıcılık… Nasıl akıldan çıkmaz, nasıl etkili olur? İnsanın alt beyninde hipokampus diye bir birim var. Hipokampus. Daha önce de söz etmiştim, öğrenmenin nörobiyolojisinden söz ederken. Hipokampus aslında hafıza dediğimiz yer. Yani bizim bütün arşivimizin içinde bulunduğu yer. Arşivimizin içinde bulunduğu yeri şöyle tahayyül edin. Yok böyle bir şey ama ben sadece anlaşılması kolay olsun diye söylüyorum. Kat kat tahayyül edin. Bunların üzerinde arşivlenmiş olsun. Kırmızı arşiv, kırmızı fişler, sarı fişler, yeşil fişler. Yangında ilk kurtarılacak olanlar, yangında ikinci kurtarılacak olanlar, yangında üçüncü kurtarılacak olanlar. Bilgiyi fişlemiş olalım. Bilgiyi tasnif etmiş olalım. En değerli bilgi yangında ilk kurtarılacak olanlar. Ve hiç unutulmaması gerekenler. Bunu hipokampüsünüz eğer iman ile birlikte alırsa bu bilgiyi, yani inandığınız bir kaynaktan bu bilgiyi alırsa bunu arşivlediği yer farklı oluyor. Farklı bir yere koyuyor. Yani şunu; “doğru ol” var ya, bu dünyanın her tarafında aklı selim her insan için geçerli bir şeydir. Doğruluk iyidir, zulüm kötüdür, adalet iyidir değil mi? Bu dünyanın her tarafında geçerli. Bunun için Müslüman olmaya gerek yok, bunun için Kur’an’a inanmaya da gerek yok. Zaten içinizdeki Kur’an… İnsan yaratılırken her insanın içine konulmuş olan vicdan diye bir Kur’an var, fıtrat diye bir Kur’an var. Bu orada da yazılı aslında.

Peki bunu Kur’an’dan okunmanın ayrıcalığı nedir, farkı nedir? İman ettiğiniz bir kaynaktan duyarsanız o bilgiyi daha farklı kodlarsınız. Daha kalıcı kodlarsınız. Sizdeki yaptırım gücü daha güçlü olur. Sizdeki yaptırım gücü daha yüksek olur. Daha büyük olur. Aynı şey tersi için de geçerli. İman, adamı daha adam eder, eşeği de daha eşek eder, affedersiniz. Onun için din-iman öyle masum şeyler değil. Nedir? Eğer din adına katliam yapacaksanız hiçbir ateistin aklına gelmeyecek kadar azılı bir katil olabilirsiniz. Niye? Ucunda din var, ucunda iman var, inanç var.

Din, inanç diyerek her şeyi, gözünü karartır. Değil mi ki ucunda cennet elde edeceksiniz… Bir akşam vakti, bir ramazan iftarında çoluk çocuk, genç, ihtiyar, yaşlı, masum demeden bombalar atarsınız. Veyahut da Meryem Ana hürmetine yeni bir camiyi tararsınız. Onlarca masumu katledersiniz. Veyahut da gelir bir başka şey yaparsınız. Reina’yı tararsınız, bataklıları tararsınız, öyle değil mi? Fark etmiyor. Charlie Hebdo’yu tararsınız. Tararsınız… Yani ama söylediğim gibi bilgiyi imanla birlikte aldığınızda doğru bilgiyi ama, doğru bilgiyi imanla birlikte alındığında insandaki yaptırım gücü çok yüksek olur, bu onun örneği: eşeddu wat’en.

6- “We aqwemu qîlâ: 6. ayetten bahsediyoruz, Müzzemmil. Aqwemu qîl ne demek? Akvem, en kıvamında aslında. En kıvamında. Kavim de oradan gelir. Takva da oradan gelir. En kıvamında söz. Sözün kıvamı. Sözün kıvamı varmış demek ki. Sözün zamanının da kıvamı varmış. En kıvamında zaman. Onun için sözü kıvamında işitmek lazım. Demek ki bir nasihati bir güzelliği, bir doğru sözü, en kıvamlı vakitte, en etkili olarak ve en etkin biçimde almak lazım.

Sözün özü: En değerli zamanları en değerli eyleme, anlama ver.

7- Dikkat! Aylar-yıllar sonra inen 20. ayete dek salâttan söz edilmiyor. Yani bu ayetlerde, Müzzemmil ayetlerinde emredilen şey; namaz kılmak değildir. Okumaktır. Bunun altını bir kez daha çiziyorum. O-ku-mak. Bu ümmet içini boşalttı. Okumak; namazın canıydı, ruhuydu. Namazsa okumanın kabıydı. Kabını altın yaptılar, içini boşalttılar! Onun için kabı da işe yaramaz oldu. Oysaki okumaktı maksat.

Tertil: Nasıl okuyayım? Dördüncü ayet: “We rattili’l-Qur’âne tertîlâ.” Bu surenin tümünün mihenk noktası budur. Bu surenin tümü içerisinde bir pik noktası varsa o da bu ayettir. Tertil ile oku. Kur’an’ı tertil ile oku. Peki, tertil ne demek?

Ratelu: Her şeyin en kalitelisi anlamına gelir. Bir şeyin hakkını vermek anlamına gelir. Ezcümle. Okumada ‘hakkı verilmiş okuma’ anlamına gelir, “We rattili’l-Qur’ân”; Kur’an’ı tertil üzerine oku.

Tertîlâ: Bu bir kalıptır aslında. Bu kalıp geldiği zaman, ‘Kur’an’ı tertilin en güzeli, tertilin en ideal biçimiyle oku’ demektir bu kalıp. Adı Kur’an/okunan olan ilahi kelamda tertil hakkını vererek okumaktır. Hakkını vermekten kasıt telaffuz değil, teğanni değil… Telaffuz yani; “Yâ eyyuhâ’l-muzzemmil! Qumi’l-leyle illâ qalîlâ. Nısfehu ew inqus minhu qalîlâ…” Bu mu yani? Şimdi bu bir telaffuz. Benim bu söylediğim ‘telaffuz’u söylemek için insan olmak gerekmez dostlar, öyle değil mi? Cep telefonlarınızın hepsi hafız değil mi? Hafızı cebinizde taşıyorsunuz, farkında mısınız? Siz uyuyun o okusun. Bu mu okumak? Bu mu tertil? Hiçbir cep telefonu tertil üzerine Kur’an okuyamaz. Her cep telefonu tecvidin maksimumunu okur. Hiçbir bilgisayar tertil üzerine Kur’an okuyamaz ama tecvid üzerine okur. Hiçbir flaş bellek tertil üzerine Kur’an okuyamaz ama tecvid üzerine okur.

Kur’an’a göre tertil lafızla değil anlamla alakalıdır. Nereden varıyoruz bu sonuca? Bu sonuç çok önemli yalnız. İyi bir delilimiz lazım. Eğer büyük bir iddia ileri sürüyorsak büyük bir delil lazım. Yani delilimiz iddiamızla orantılı olacak.

Anlamıyla buluşmak, anlamını akleden kalbe sindirmek, vicdana yedirmek, evet, budur tertil. Kur’an ayetlerini vicdana yedirmek nasıl bir şey olur? Yediğiniz gıdalar şu anda sizde kulakta dinlemeye dönüşüyor, gözde görmeye dönüşüyor. Farkında mısınız, beyinde de anlamaya dönüşüyor. Sabah kahvaltıda aldığınız karbonhidratlar veya glikozlar direkt beyne… Ve şu anda onlarla beyniniz çalışıyor. Beyninizin aküsünde sabahki kahvaltı yanıyor şu anda. İki saat geçti, on beş dakikada gidiyor zaten beyne. Şu anda sabahki gıdanız, kahvaltıda aldığınız gıda, şu anda yakıt olarak kullanıyorsunuz onu. Ama düşünceye çevriliyor, bakışa, görüşe çevriliyor, duyuşa çevriliyor.

Evet, peki ayetler vicdanda yenilince neye çevrilir? Evet. Allah’ın kelamıyla görür, bakar, Allah’ın kelamıyla duyar, Allah’ın kelamıyla konuşursunuz. Yani doğru bakar, doğru duyar, doğru düşünür, doğru konuşursun. Bu değil mi zaten maksat? Bu değil mi? Yani GDO’suz bir gıda, genetiği değiştirilmemiş organizmalar olması lazım. Genetiği değiştirilmemiş bir din alırsanız bu doğru. Ya gıdada kanserojen madde varsa? Ya sizi kanser ederse? Ya genetiğiyle oynanmışsa? Ya sizi kanser eden bir gıda alırsanız ne olur? Yavaş yavaş ölürsünüz.

Bozuk din, uydurulmuş din de genetiği değiştirilmiş kanserojen madde içeren bir gıda gibidir. İkisi ayrı şeyler, karıştırmayayım genetiği değiştirilmiş organizmayla kanserojen madde ayrı ayrı şeyler, katkılı maddeler değil mi? Katkı maddeleri. Özellikle bazıları kanserojendir bunların. Dinin içine katkı maddesi katarsanız, Allah’ın gönderdiği kitapta olmayan şeyler ilave ederseniz, imanınız kanser olur. Ur olur içinizde. Din bir ura dönüşür ve din ölüm üretir. Yani yaşatmak için indirilen din, öldürmeye dönüşür! Hayatı var etmek, hayatı güzelleştirmek, hayatı donatmak için var olan din; hayatı yok etmeye dönüşür.

Aklı güçlendirmek, aklı doğru çalıştırmak, aklı takviye etmek için indirilen vahiy, bu sefer aklı mahvetmek için yorumlanmaya başlar. Aklın önünü tıkamak için, aklı dumura uğratmak için, içmeden sarhoş etmek için, hepimizi uyuşturucu müptelası etmek için; bir uyuşturucuya dönüştürür. Yine ahlakı güçlendirmek için var olan ibadetler, ahlaksızlığımızın bir bahanesi olmaya başlar. Kıl namazı ye her haltı! Tut orucu ye her haltı! Git hacca ye her haltı! Bekle ‘kadir’i ye her haltı! Çık Arafat’a, dur biraz vakfeye, ye her haltı! Kim tutar seni? Olur… Onun için, din eğer içine kanserojen maddeler girer, genetiğiyle oynanırsa, genetiği bozulursa dinin, dışarıdan katma, karma şeylerle… din bir şifa olmaktan çıkar bir zehre dönüşür. İnsanı ve hayatı savunmaktan çıkar, insanın ve hayatın savunma mekanizmasını, immün sistemini yok eder. Bir AIDS virüsü gibi gelir, bünyeyi sarar ve savunma mekanizmasını çökertir.

Evet, bu yorum değil, bizzat Kur’an’ın kendi açıklaması. Kur’an’da tertil iki ayrı yerde geçer. Biri Müzzemmil suresinin 4. ayeti, ikincisi Furkan suresinin 32. ayeti.

Geldi ikinci ayet: “we qâle-llezîne keferû lewlâ nuzzile ‘aleyhi-l Qurânu cumleten wâhideten: Hakikati örtenler, hakikatin üstünü kapatanlar dediler ki; bu Kur’an onun üzerine bir tek seferde inmeli değil miydi?” “Kezâlike linusebbite bihî fuâdeke we rattelnâhu tertîlâ.” ‘Biz bu Kur’an’ı yirmi üç yılda neden peyderpey indirdik, biliyor musunuz? Bunu kalbinde, akleden kalbinde, -Kur’an kalp derken burayı (yüreği) kastetmez burayı (kafayı) kasteder, bunu artık anlayalım. Kur’an’da kalp akıl yerine geçer. Onun için İmam-ı Azam’a kalp nerededir diye sorulunca başını göstermiştir.

Evet. Dolayısıyla, neden “linusebbite bihî fuâdek”? Onu kalbinde tespit etmek, sabit tutmak için. Yani bir yerde bir röper taşı olsun diye. İçinde bir röper taşı olsun; her şeyleri ölçecekken, kadastro yapacakken, arazi ölçecekken; o taştan, o değişmemiş taştan ölç. Röper taşına göre ölçerseniz ağaç kesilir, takırtı tükenir, niza biter. Değil mi? Ama röper taşının yerini değiştirmişseniz ne olur? Herkesin hakkı birbirine geçer. İşte röper taşının yerini değiştirmemek lazım; “linusebbite bihî fuâdek.” Neymiş tertil? Onu akleden kalpte iyice oturtmak. Akleden kalbe bir çivi gibi çakmak. “We rattelnâhu tertîlâ”, işte biz onu tertil üzere öğrettik. İşte ikinci geldiği ayet burası.

Tertilin amacı neymiş? Kur’an’ın anlamının insanın akleden kalbine, gönlüne, vicdanına iyice yerleşmesi.

Tertil devrimini, tecvid karşı devrimine kurban etmek: Hemen söyleyeyim tecvide karşı değilim. Kimsenin kaf çatlatmasıyla da ilgilenmiyorum. Burada bambaşka bir şey söylüyorum. Tertili emretti Kur’an. Tertilden hiç söz etmeyen gelenek, tertilin üstünü tecvid ile örttü.

Tecvid bir karşı devrime dönüştü. Tertili katleden kurşunun üzerinde tecvid yazıyordu.

Kur’an “we rattili-l Qur’âne tertîlâ,” dedi, değil mi? Yani Kur’an’ı tertil üzere, yani anlaya anlaya, üzerinde dura dura, sindire sindire, anlamını kavraya kavraya okuyun dedi. Uydurulmuş din bunu “we cewwidi’l- Qur’âne tecwîdâ”ya dönüştürdü; ‘Kur’an’ı tecvid üzere oku’!

Bu kelime, Allah Resulü’nün dilinde hiç olmayan bir kelime, biliyor musunuz? Allah Resulü bu kelimeyle hiç konuşmadı. Kur’an zaten konuşmadı. Bu kelime sonradan, dedim ya, tertilin bağrına saplanmış bir hançere dönüştürüldü. Bir kelime ki din kültüründe, eğer Allah Resulü’nün dilinde hiç yer almamış, Kur’an’ın dilinde hiç yer almamış, ilk neslin dilinde hiç yer almamışsa, mutlaka ve mutlaka onun arkasında bir şey arayın. Onun arkasında bir, bir şey arayın. Bir cinlik var, bir şeytanlık var orada.

Fatiha’nın anlamını bilmeyenlere idğâm-ı bilâ ğunne veya kaf çatlatmayı öğretmek nasıl bir şey? Hı?

Adam elli sene namaz kılmış. Bilmem kaç yüz bin kere Fatiha okumuş. Ama Fatiha nedir diye soruyorsunuz, bilmiyor. Peki niye okuyor, ne okuyor? Fatiha’da ne diyor Rabbine, ne istiyor, neyi arzu ediyor, hangi duayı ediyor, neden Allah’a sığınıyor? Bilmiyor. Evet. Ama idğâm-ı bilâ ğunneyi biliyor veya öğretmeye kalkıyorlar. Fatiha’yı öğretmeyeneler idğâm-ı bilâ ğunneyi öğretiyorlar. Kaf çatlatmayı, kaf! De bakayım: -Ka. Bu mu? Bu mu? ‘Kak’lıycaz mı yani, ‘kak’layınca bir şey mi oluyor? Sahabenin içinde ‘ra’yı söylemeyen ‘ra özürlüler’ vardı, ‘se’yi söyleyemeyen ‘se özürlüler’ vardı. Bunların başında da Bilal geliyordu Bilal se’yi söyleyemez sse derdi, anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla ne oldu yuvesvisu yerine yuvessvisu diyordu. Şimdi olmadı mı? Bilal’in namazı olmadı mı, Bilal’in namazı olmadıysa kimin namazı oldu? Evet, dolayısıyla, dert o değil, dert başka…

‘Tertil’in zıttı ‘tehcir’dir. Hatırladınız değil mi, Furkan suresinin 30. ayetindeki “mehcur bırakma”yı? Tertilin zıttı tehcirdir. Kur’an’dan uzaklaşmak, Kur’an’a küsmek, Kur’an’ı yalnız bırakmak, Kur’an’ı yetim bırakmak. Tehcir budur. Mehcur bırakmak Kur’an’ı yetim bırakmaktır. Tecvid Kur’an’ı mehcur bırakmanın Truva atı yapılmıştır. Yapılmıştır. Tecvide karşı değilim ama tertilsiz bir tecvid Kur’an’a karşı bir tuzaktır. Tecvid ile okumak için insan olmaya gerek yok. Papağan da, cep telefonu da bunu yapar. Yapar, değil mi? Daha önce hatırlayacaksınız.

Video

Tecvid üzere okuyor orada. Ne biçim bir “dâllîn”dir Allah’ım! Bunu siz yapamazsınız. Görüyorsunuz değil mi? Bunun için insan olmaya gerek yok. İnsan olmaya ne için gerek var biliyor musunuz? Tertil için gerek var. Anlayarak, anlamıyla buluşarak, üzerinde düşünerek; Rabbim sen ne demek istedin bana, buradan ne hisse çıkaracağım, bu kıssadan ne hisse çıkaracağım, bu ayetten ne işaret çıkaracağım, bu parmak bana neyi gösterdi, kâinatta, neyi görmemi, neye nasıl bakmamı istiyorsun ya Rabbi diyeceksin. O zaman belli olur. Bunu ne için yaparlar?

Buradan güç devşirip onu sıradan insanları dövecek bir sopa olarak kullanmak için. Dine ilave, dine dincilerin ve ruhban sınıfının ilave ettiği her şey aslında kendileri dışındakileri dövmek için kullanılan bir sopadır. Evet. Neden? O güç devşirir orada. O ilave bir güçtür. Anlatabiliyor muyum? Yani bu ilave cübbe de olabilir, sarık da olabilir, sakal da olabilir. Bu ilave gittiği hac sayısı, gittiği umre sayısı olabilir. Bu ilave, -hatta- dilinden düşürmediği Allah, inşallah, maşallah olabilir. Bu ilave bazen selam olabilir. Onunla seni döver, onunla döver. Oradan bir güç üretir. Oradan bir çekim alanı üretir, o ürettiği gücü senin üzerinde kullanır. Tahakküm aracı, seni sindirmenin aracı olarak kullanır. Senin üzerine sanki bir üstünlüğü varmış gibi kullanır. Gerçekte bir üstünlüğü var mı? Allah’a göre bunların herhangi birisi üstünlük müdür? Cübbeli insanın cübbesize göre, sakallı insanın sakalsıza göre, sarıklı insanın sarıksıza göre bir üstünlüğü var mıdır? Ağzında inşallah maşallahı bol olan inşallahı maşallahı olmayana üstün müdür? Böyle bir üstünlük var mıdır? Bir tane üstünlük biliyoruz biz: “İnne ekrameküm indallahi etqâkum”; sorumluluk bilinci. Ne kadar sorumluluğunuz var, o kadarsınız. İnsanların birbirine üstünlüğünün tek ölçütü sorumluluk bilinci üzerindendir. Budur.

Kur’an’ın anlamından bihaber insanları Kur’an’ın lafzıyla oyalamak için.

Kur’an’ın göğsünden emecek akılların ağzına naylon emzikler vermek için. Evet Kur’an’ın mübarek göğsünden hikmet sütü emmek isteyen insanları bundan mahrum etmenin daha tumturaklı bir yolu yok ki. Öyle değil mi? Çocuk pedagojisinde bilinen bir şeydir. Bir bebeğin elindekini alamazsınız. Ancak almanın en güzel yolu şudur; ona bir başka şey verirsiniz o zaman onu alırsınız. Elinizdekileri almanın en kolay yolu budur. Sonuç ne mi olur? Seyredelim.

Video: Bir tane getirdim, çoktu da… Bu insanların kusuru yok. Lütfen bu insanları suçlamayalım. Namaz kılanları kılıyor, kılmayanları haftada bir cumaya geliyor. Cuma da kılmayanları yılda iki kere bayrama geliyor. On yılda 20 tane bayrama geliyor. Bir yılda 52 tane cumaya geliyor. 10 yılda 520 Cuma eder bu. Yani hadi namaz kılmıyor deyin. Peki bir de televizyonlarda, okullarda, derslerde, toplumda, düğünde, cenazede ne konuşuyorsunuz siz? Bu milletin cebinden para alıp da ne konuşuyorsunuz? Allah’tan korkmuyor musunuz?

“İyiliğe Adanmış İnsan Ol!” (8)

Evet, devam ediyor, nasıl okuyalım, Müzzemmil suresi. İyiliğe adanmış insan ol. Bir emir daha. Evet “ve tebettel ileyhi tebtila.” 8. ayet. İyiliğe adanmış insan ol. Betül olmak. Betül Türkçede isim olarak koyuluyor, anlamı pek bilinmiyor, adanmış demektir. Adayış. İki tür adayış var Kur’an’da: Biri nezr adayışı, biri tebettül adayışı. Nezr adayışı Âl-i İmran suresinin 33. ayetiyle başlayan, Hanne’nin adayışı, Meryem’i adamıştı ya, henüz karnında doğurmamış olduğu yavrusunu adamıştı ya: “innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran”; ben karnımda olanı, rahmimde olanı hür olarak, toplumsal hiçbir kayıt ve kuyuda takılmayarak, tamamen hür irademle, kocamın isteğiyle değil, hocamın isteğiyle değil, mürşidimin isteğiyle değil, falanın filanın telkiniyle değil tamamen hür irademle sana adıyorum Ya Rabbi demişti ya. O, nezr adaması. Nezr adaması kurumsal adamadır. Onun için Meryem ne oldu? Mabedin içinde kurumsal olarak, adanmış olarak kaldı.

Ama asıl tebettül adamasıdır. Bu nedir? Bu aslında kendinizi iyiliğe vakfetmek. Hani burası bir vakıf. Vakıf binasındasınız ama gerçek vakıflar binalarda açılmazlar. Gerçek vakıflar insanlarda açılır. İnsanlar gerçekte vakıftırlar, vakfederler. Neye vakfederler? Kendinizi barışa vakfedersiniz, kendinizi güvenin yaygınlaşmasına, kendinizi iyiliğin yaygınlaşmasına, kendinizi insanlığın saadetine vakfedersiniz, kendinizi etrafınıza huzur dağıtmaya vakfedersiniz. İşte asıl vakıf budur. Bu tebettüldür. Bu surede, 8. ayette bu geçer ve Allah Resulü’ne: kendini adanmış bil. Ada. Neye ada? İnsanlığın saadetine ada.

Rabbin adı ve adanmak arasındaki ilişki. Çok ilginç “Yâ eyyuhe’l muzzemmil qumi’l-leyle illâ qalîlâ” diye başlıyor. Evet, burada ne diyor? “We tebettel ileyhi tebtîlâ” aslında Rabbin adı. Niye Rabbin adı geliyor, Allah’ın adı gelmiyor? Bismillah değil de bismi rabbik, Alak suresinde? Terbiyeyle alakalı, eğitimle alakalı. Eğitimci Allah. Allah’ın eğitimi. Allah’ın eğitimi ile adanma arasında doğrudan ilişki var. Niye? Nasıl? Niye adanacaksınız? Çünkü Allah’ın eğitimine gireceksiniz. İlahi eğitim altına gireceksiniz. Onun için, eğiten Allah ismi değil, eğiten Rab ismidir. Rab ismi eğiten isimdir. Allah’ın eğitimci boyutunu, Allah’ın eğiten sıfatını ifade eder. İşte onun için Rab ismi.

Terbiye iyilik için çekilen acıları hocalarımız kılmaktır. Evet, acılarımız eğer ondan ibret ve ders almıyorsak gerçekten acıdır. Ondan ibret ve ders alıyorsak hocadır, hocalarımızdır.

Bir tevhid emri: Bu surede 9. ayet, “lâ ilâhe illâ huwe fettehizhu wekîlâ”. “Lâ ilâhe illâ hu”, bakınız, Kur’an’da bir tek yerde la ilahe illallah gelir. Başka yerlerde la ilahe illa hu olarak zamirle gelir. Hu, o. Burada da öyle gelmiş ve ilk geldiği yer, ama la ile başlamış. Bunu söylemek nedir biliyor musunuz? O gün la ilahe illa hula ilahe illallah demek ölüm de dahil her şeyi göze almak demek.

Düşünün atalarınızın, dedelerinizin taptığı ve içinde bulunduğunuz toplumun da taptığı putlar var. Onlara Allah’a yaklaştıran aracılar olarak bakıyorlar. Allah’ın vasıflarını onlara dağıtmışlar. Evliyalarını put edinmişler. Böyle bir toplum. İşte aslında sadece Lat, Menat, Uzza, Hubel yok. Menat serveti temsil ediyor. Lat otoriteyi temsil ediyor. Menat manat işte bugün para olarak kullanılıyor. Uzza gücü temsil ediyor. Güce tapıyorlar, paraya tapıyorlar, otoriteye tapıyorlar. Ve Allah’a taptıklarını söylüyorlar. Tanıdık geliyor mu? Evet. Ve çok ilginç. O ortamda Mekke’nin evladı, bir evladı çıkıyor diyor ki; “La ilahe illa hu”; tüm ilahlarınızı reddediyorum. Bugün “La ilahe illallah” demek doğruyu söylemek değildir. O gün “La ilahe illallah” doğruyu söylemekti. Bugün La ilahe illallahı doğruyu söylemek olarak nasıl söylersiniz, biliyor musunuz? Ey Müslümanlar, taptığınız putları terk edin, demektir. Tamam mı? Bugün doğruyu söylemek budur.

Eğer, o gün Allah Resulü’nün yaptığını yapmak istiyor, onun sünnetini takip etmek istiyor, onun izinden gitmek istiyorsan; bugünkü toplumun putlarını, toplumun yüzüne beraber ‘’ diyebiliyor musun? ‘Sizin putlarınıza hayır!’ diyebiliyor musun? Haydi bakalım! Peygamberi putlaştırırsanız putlaştırmanıza , âlimlerinizi putlaştırırsanız putlaştırmanıza hayır, hocalarınızı putlaştırırsanız putlaştırmanıza hayır, şeyhlerinizi putlaştırırsanız putlaştırmanıza hayır, siyaset adamlarını putlaştırırsanız putlaştırmanıza hayır, önderlerinizi, liderlerinizi putlaştırırsanız putlaştırmanıza hayır diyebiliyor musunuz? O gün Allah Resulü’nün yaptığını bugün yapıyorsunuz demektir. İşte budur. Parrhesia. İşte budur parrhestes olmak, işte budur doğruyu söylemek.

Allah’ın vekili olmaz, o vekil edinilir. Çünkü Allah vekalet bırakmaz, öyle değil mi? Peygamber Allah’ın vekili değildir. Peki piyasadaki bu kadar sahte vekil nereden çıktı? İnsan Allah’ın vekili, halifesi değildir. Kur’an’ın hiçbir tarafında insan Allah’ın halifesi olarak geçmez. İnsanın neyin halifesi olduğunu biliyor musunuz? Yeryüzüne nispet edilir: “halâife’l-ardi”; yeryüzünün halifesidir. Allah’ın halifesi olmaz. Niye? Halifelik bir yetki devridir. Allah yetkisini hiçbir kula devretmez. Eğer bir kul Allah’ın yetkisini kullanıyorum diyorsa o şirk koşuyordur. O, ben Allah’ım demiş oluyor. Hiçbir kul Allah’ın yeryüzünde ne asli, ne vekaleten, ne de gölgesidir. Allah vekil tutmaz. Evet.

‘Allah’ın halifesi’, ‘Allah’ın gölgesi’, ‘Allah’ın oğlu’ aynı kibrin farklı dereceleridir.

11.“Sabret ve onlardan güzelce hicret et.” 10. ayet, efendim. Evet. Bu gerçekten de üzerinde durulması gereken harika bir ayet. “Wasbir alâ mâ yeqûlûne wehcurhum hecran cemîlâ: Sabret ve onlardan güzelce hicret et.” Sabır nedir? Mesela bazı insanlar şunu sabır zannediyorlar. Yat, hareketsiz kal, hiçbir hareket etme, sabret, dur, bekle, sabret… Yok değil. Kalk ve sabreti yan yana koyun. Daha surenin başında “Yâ eyyuhe’l-muzzemmil, qum!: Sen ey sırtına sorumluluk alan, kalk” kalkarak nasıl sabredeceksin? Ha? Kalkarak nasıl sabredeceksin? Demek ki sabretmekle kalkmak, aslında birbirinden ayrılmayan şeyler. ‘Diren’ demektir. Diren. ‘Lâ’, hayır, de ve sabret. Bir önceki ayet ‘lâ’ diyordu, değil mi? La ilahe illa hu. Hayır, güçlü bir hayır söyle. Onun için neydi o sabredilecek sözler? Bir sözler var ortada, bir saldırı var. Allah Resulü’ne bir direniş başlamış. ‘’ dediği anda…  dediğiniz anda eğer ’nız etkiliyse, gerçekten çağınızın putlarına dokunuyorsa mutlaka üstünüze gelirler. Mutlaka, mutlaka iftiralar ederler, yalanlar söylerler, algı operasyonu yaparlar. Onun için neydi o sabredilecek sözler?

‘Dünkü küçük yetim bu. Kalkmış bize din öğretiyor! Atalarımızın dinini reddediyor. Bizi bölüyor. Biz bundan mı öğreneceğiz? Kendinin ataları da bizim dinimizdeydi. Bu cinlenmiş, mecnun. Bu kafayı oynatmış. Bu sapmış. Sapıtmış bu. Sapık!’ diyorlar, -direkt Kur’an’ın şehadetiyle- Allah Resulü’ne! Evet, saptı, kavminin şirkinden saptı. Evet, her mümin şirkle dolu bir toplumda bir sapıktır. Evet, şirk toplumunda her samimi mümin bir sapıktır. Niye? Çünkü sapmıştır.

Evet, hakkı haykırmayan, sabredecek sözlere niçin muhatap olsun ki. Öyle değil mi? Hakkı haykırmayan sabredilecek duruma niye düşsün ki? Düşmez ki. Cebinizde boncuk çok. Sen de haklısın, sen de haklısın, sen de haklısın. Dağıt her birine… Ne olacak?

Ve 12- 18. ayetlerdeki ağır tehditler: Onları okumayacağım. Onlar zaten hepsi de ağır tehdit içeren, müşrik, aslında kendini bilmez tiplerin, dünya durdukça duracak, var olacak olan kendini bilmez tiplere, hakikat karşısında kendini bir şey zanneden tiplere hitap eden ayetler onlar. Tehditler, sözünü sakınanın işi mi Allah aşkına? O ayetleri bir okuyun. 12. ve 18. ayet arasındaki ayetleri bir okuyun. Onlar sözünü sakınanın işi mi? Yaa, biraz alttan alsaydın… Şimdilik bu hakikatleri söylemeseydin. Gizleseydin biraz. Yani reel politiği gözetseydin efendim… Değil mi? Bunlar şimdi üstüne gelecek. Saldıracaklar. Peki ne yapmalı, ne yapmalı? Hakikati nereye koymalı? Omuzlarındaki hakikati söyleme yükünü nasıl atmalı? Nasıl kaçmalı? Nöbetçisi olduğun tepeyi nasıl terk etmeli? Nöbetten nasıl kaçmalı? Yangın var diye nasıl bağırmamalı? Kendini nasıl tutmalı yangını görüp de? Yangını görüp de bir nöbetçi yangın var diye bağırmıyorsa o görevine ihanet etmiyor da ne yapıyor?

Güzel hicret. Hakkı gizlemek mi? “Hecran cemîlâ; güzel hicret”. Hakkı gizlemek güzel hicret değil. Bu sureden onu öğreniyoruz zaten. Neymiş? Güzel hicretin tanımı bir sonraki ayette.

11.ayet. Evet. Bana bırak; “we zernî.” Çok güzel. “We zernî we’l-mukezzibîne: Yalancıları bana bırak.” Bu “we zernî” üzerinde durmam lazım. Bu muhteşem bir strateji veriyor. “Yalancıları bana bırak.” Yalan ve iftirayla kul baş edebilir mi? Nasıl baş eder? Ben bir kulun Allah’sız yalanla ve iftirayla baş edebileceğine inanmıyorum. Şimdi, meşru müdafaa olarak -sana saldırdıklarında- sen de kendini savunursun değil mi? Ama meşru müdafaa olarak sen de ona iftira edemezsin. Anlatabiliyor muyum? Edemezsin! Yani senin kitabında, defterinde, ahlakında iftira etmek gibi bir savunma mekanizması yok. Elin kolun döküldü kaldı. O ediyor ama… Onun kitabında var. Onun dini müsait. Uydurulmuş din müsait. Hiçbir şey bulamıyorsa neyi mi bulur? “El-harbu hud’atun: Harp hiledir.” Seninle harp halinde! Sen zaten sapıksın! Dolayısıyla onun için sana iftira etmek ibadete dönüşür! Onun bulamayacağı bir mazeret yok ki. Yediği her halta mutlaka bir delili vardır. Ama sen yapamazsın. Ancak Allah’a bırakacaksın. Başka çaresi yok. Sen yapamıyorsun, sen iftira, bırak iftirayı gıybet edemiyorsun. Yaptığı, yediği herzeleri, naneleri bile söyleyemiyorsun… Evet.

Alçalmanın bir limiti var mıdır? Yoktur. Birinin cebinden bir alçaklık çıkmışsa ondan daha ağır alçaklıklar öbür ceplerinde bekliyordur. Anlatabiliyor muyum? Çünkü öyledir, alçaklığın raconu. “We zernî: Bana bırak.” “We zerhum: Onları bırak bana.” Başka yerlerde de öyle gelir.

Gündemini trollerin belirlemesine izin verme, diyor. Bunlar aslında o günkü troller. Trollük o gün de var, trol sorunu. Gündemini trollerin belirlemesine izin verme.

Hak ve adalet mücadelesini kişiselleştirme. Çünkü bu bir kişisel mücadele değil ki. Yani senin, sadece senin sorunun değil bu. Bu insanlığın sorunu. Onun için kişiselleştirme.

Allah’a bırakılacak şeyleri sen üstlenme. Evet. Allah yokmuş gibi davranma. Bu.

Yine 11. ayet: “Biraz bekle”, devamı; “we mehhilhum qalîlen.” Çok ilginç. Biraz bekle. Peki buradan ne anlayacağız? Sabırdan yanlış anlayacağımız gibi burada da yanlış anlayıp ‘oturup bekleyeceğiz’ mi? ‘Mola ver’ değil, ‘işine bak’, “we zernî”, ben onu öyle anlıyorum. İşine bak, gündemini düşmanın belirlemesin. Gündemini kötüler belirlemesin. “Fea’rid anhum: Onlardan yüz çevir.” Mesela Nisa 81’de böyle gelir. Düşün, görevi ‘tebliğ’ olan bir peygambere diyor ki; onlardan yüz çevir. Böyle bir şey olur mu? Bu ters bir yanıt. Yani bu şu demektir: Senin işin ne? Mühendisim. Bundan sonra plandan, projeden, betondan, demirden ve çakıldan yüz çevir. İşini yapma, demek. Bu, işini yapma demek. Allah hem peygamber olarak atar hem de işini yapma der mi? Peki ne demiş olur o zaman? Ne demiş o zaman? Doğrusunu nasıl anlayacağız? ‘İşine bak. Onlar senin gündemini belirlemesin’ demiş olur.

Zaman-emek yasasını göz ardı etme. Ne demek bu? Ne kadar emek verirsen o kadar sonuç alırsın. Ne kadar emek verirsen demek ne kadar çok zamanı emek vermeye ayırırsan demek. Yani emek verdiğin zaman çok olursa sonuç da o kadar güzel olur, iyi olur demek. Emek veren için zaman ne kadar uzarsa emek de o kadar çoğalır.

Allah’ın kitabında bile “ol dedi oldu” yok, “oluş sürecine girdi” var, değil mi?

Toplumsal değişimin yasalarını çöz ve öğren. Evet, Allah’ın kitabında “kün fe kân” yok. “Ol dedi oldu” yok. “Kün fe yekûn” var. Ne demek? “Ol dedi o da oluş sürecine girdi”. “Yekûn” fiil-i muzaridir. Üç zamanı birden ifade eder: Şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman.

Toplumsal değişimin yasalarını çöz ve öğren. Ders al, değiş, geliş.

Kur’an bir hatırlatmadır; “hâzihi tezkira”, sopa değil. 19. ayet. “Hâzihi tezkira: bir hatırlatmadır”, ama sopa değil. Çok ilginç, aynı ayette tercih insanın seçimine kalmıştır. “Femen şâettehaze ilâ rabbihi sebîlâ.” Dileyen Allah’a uzanan bir yol tutar. Ama dileyen, isteyen, seçen… Seçmeyen? Kendine kalmış. Dolayısıyla Kur’an sopa değildir. Sen de jandarma değilsin.

Peki… “Fezekkir innema ente muzekkir: Uyar, sen sadece bir uyarıcısın.”, “Leste aleyhim bimusaytir: Sen onların üzerine polis, jandarma, bekçi değilsin.” Harika, değil mi? İşte bu.

Özet

İman bir kimlik değil bir kişiliktir. Müzzemmil suresinin özetini alıyoruz. İman bir kimlik değil. İman kimliğe dönüştüğü zaman o kimliği gösterip geçeceğiniz bir sırat kuruyorsunuz ve o kimliği taşımayanlara karşı her tür kötülüğü yapmayı kendinizde bir hak görüyorsunuz.

Peki nedir iman? Bir kişiliktir. İman sahibinin güvenini arttırıyorsa imandır, arttırdığı kadar. Yani etrafına güven verendir mümin. Güvenilendir mümin. Sen Allah’ın güvendiği adam mısın? Allah da sana iman ediyor. Mümindir Allah. Bir ismi “Mü’min’dir Allah’ın. “El-mu’minu’l- muheyminu’l- azîzu’l- cebbâru’l- mutekebbir.” Allah niye mümindir? Çünkü Allah da sana güvendi. Sen Allah’ın güvendiği adam mısın? Herkes aynaya bakıp bu soruyu sormalı. Allah’ın Mustafa kulu başta…

Kur’an imanı kişiliğe dönüştürmenin formüllerini verir. Müzzemmil özelinde işte o formüllerden bir kısmı:

Varlık bir kütüphane, hayat bir okul, sen bir okuyucusun. Merak et. Araştır. Sorgula. Oku. Anla. Öğren. Değiş. Geliş. Öğret. Çok ilginç.

Bugün gelirken Cin suresinin 14. ayetine rastladım. Vallahi şaşırdım. Çok ilgimi çekti. Bugün burada söylemeyeceğim. Müslüman olmanın, ayette Müslüman olmak tarif ediliyor. Yani Müslim olmak. Müslüman olmanın ne anlama geldiğini söylüyor. Müslüman olmak hakikati arayışmış. Aynen ‘arayış’ kelimesinin içinde geçtiği bir ayet. Yani ben Kur’an’ı tercüme etmiş bir insanım. Tefsir etmiş bir insanım. Ama bugün gelirken gördüm bir daha şaşırdım. Ayet demek ki bugün benim dünyama nazil oldu. Benim zihnime. Yani bugün kadir günümdü, Cin suresinin ilgili ayeti için.

Merak et, araştır, sorgula, oku, anla, öğren, değiş, geliş ve öğret. Okumak anlam arayışıdır. Okuduğun her şeyin anlam ve amacını ara. Ara. Arayış.

En değerli zamanlarını varlığı kendini, insanı, olayları ve vahyi okumaya ada. Öğrendiklerin seni yatırmamalı, ayağa kaldırmalı. Yükünü sırtlan ve kalk.

Ne kula kul ol ne kulları kendine kul et. Allah vekilindir. Hayır de,  de yürü.

Yürükken sana ürüyenlere karşı sabret.

Güzele doğru hicretine devam et. Güzel hicret, güzele doğru hicrettir. Şimdi anladık mı güzel hicreti? Evet, “wehcurhum hecran cemîlâ.”

Trolleri ve çomarlari, yalanları, iftiraları, hakaretleri ve tehditleriyle bana bırak. Tüm trolleri ve çomarları. İster 1400 sene öncesinin, ister 1400 sene sonrasının.

Emek bir tohumdur. Ek ve mevsimini bekle. Değil mi? Sen mevsimsiz ekesin diye Allah mevsimlerini mi değiştirsin? Sen Allah’ın sünnetine uy. Ekilen tohum bir gün yeşerir, unutma.

Evet. Hamdolsun. Tam saatinde bitirdik. Evet, değerli dostlar. Size uydurulmuş dinden bir sahne izleteyim. Arapçadır, ben özetleyeceğim.

Müneccid isimli bir Suudi molla ile karşı karşıyayız, televizyonda. Evet. Farenin şeytani olduğunu öğrenmiş olduk. Kur’an’da geçen şeytan ayetlerinin çoğunda bilinen şeytan iki ayaklılardır. Mekke’de gezip dolaşan adamlar… Tom ve Jerry’nin öldürülmesi, katli vacipmiş! Şu Miki Mouse var ya, Tom ve Jerry var ya bu efendim, televizyonda efendim, evet filmi olan çizgi film kahramanları öldürülmeliymiş! Haydi bakalım. Haydi cihada! Durmayın…

Fakih, gününün, zamanının fıkhını bilen… Bunlar mı fakih olacak? Hiçbir şeyden haberleri yok. Ama ağızları ölüm dolu. Çizgi filmdeki fareyi bile öldürme fetvası verebiliyor molla. Söyleyecek bir şey yok.

Bir tavsiye görselim var. Kesinlikle izleyin. Kalbi (hastalığı) olanlar izlemesin. Ama izleyin, kalbinizin olup olmadığını da göreceksiniz.

Sabır geçiyor ya, sabret diyor ya… Sabır ne demek? Zor yokuş nasıl tırmanılır? Akabe, nasıl tırmanılır? Alex Honnold. 03.06.2017’de dünyada ilk defa Yosemite National Park’taki El Capitan kayasına. Ben bu kayanın dibine kadar gittim, izledim, orda namaz kıldım ve orayı gördüm. Ziyaret ettim yani. İpsiz ve ekipmansız tırmanmasının hikâyesi. Mutlaka izleyin. Sabır nedir, yokuş nasıl tırmanılır görün bakalım. Onun için bu hafta size bu ders (ödevi), bu görseli ısrarla tavsiye ediyorum.

Video: Evet. Künefe cihadımız!

Benim kahramanlarım:

Video: Yemek sırasına geçip adlarıyla çağrılan köpekler. Künefe ve baklava için birbirini ezen insanların şu hayvanlardan alacağı çok şey var.

Evet. O kadar yeter. Eğitim şart.

Kur’an’da kardeş katili Kabilin kargadan kardeşini gömmeyi öğrenişi anlatılır. Sizce neden? Kardeş katilli de olsa bir insanın kargadan bile öğreneceği şeyler vardır. Okumanın bir parçası da budur. İnsanoğlu bitkilerin zehirsizini zehirlisinden ayırmayı hayvanlardan öğrenmiştir. İnsanoğlu şifalı bitkileri hayvanlardan öğrenmiştir. Kedi ve köpek ot yemezler. Sadece hastalandıklarında yerler. Kedi ve köpekleri hastalandıklarında takip edin, yediği otu yiyin, şifalı ottur. İnsanoğlu şifalı otları hayvanlardan öğrenmişlerdir.

Arının konduğu çiçeğin meyvesini yiyerek başladı insanoğlu tabiatla tanışmasına. Çünkü zehirli çiçeğe arı konmaz. Arılardan öğrendik. Kedilerden öğrendik. Köpeklerden öğrendik. Atlardan öğrendik. O dersler gelince hayvanlardan neler öğrendik, koca koca, onlarca madde sayacağım. Ama şimdilik bu kadar. Bu da tefsirin bir parçasıydı.

Günün anlam ve önemine dair

Dün paylaştığım tiwitter’da bir tweetti bu: “You don’t have to be one of them to feel the same pain. Just be human.” Burada şunu diyoruz: “Başkasının acısını duymak için onlardan olmak gerekmez. Sadece insan olmak yeter.”

Başkasının acısını duymak için onlardan olmak gerekmez. Buyurun. Yorumsuz.

Fotoğraf

Bu şahıs bir kapının yanında, elinde ne yazıyor biliyor musunuz? Bak, evet: You are my friends. Ben arkadaşınızım yazıyor. Namazınızı, duanızı bitirinceye kadar burada nöbet bekliyorum, diyor. Bu gayrimüslim.

Ve dün bir ölüm yıl dönümüydü:

‘Ben Rachel Corrie. Ben ABD vatandaşıyım. 10 Nisan 1979’da doğdum. Doğum yerim Washington. Annem babam Yahudi. Bunların hiçbirini ben seçmedim. Fakat mazluma destek zalime köstek olmayı, adalet için zulme direnmeyi, mazlumun yanında zalime karşı olmayı ben seçtim. Ve dedim ki: Zulüm bizdense ben bizden değilim. Filistinlilerin evlerini başına yıkan buldozerin önüne durdum. Genç ömrümün üzerinden sadece 23 yaşında. Genç ömrümün üzerinden iki kez geçen buldozerin altında 16 Mart 2003’te öldüm.’ Allah rahmet etsin dersem gâvur olur muyum?

Hepinize saygılar sunuyorum. Akleden kalbinize hikmet olsun, afiyet olsun. Allah’a emanet olun. Bir dahaki derste buluşmak üzere inşâAllah.

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp