Siretü’l-Kur’an 11. ders metni

Siretü’l-Kur’an 11. ders metni


Siretü’l-Kur’an 11. ders metni

İçerik İndeksi [göster]

Siretü’l-Kur’an – 11. Ders – Oku – 03.03.2019

Değerli dostlar, hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum. Yeni bir mekânda yeni bir dersle yine ve yeniden beraberiz. Bugün 11. Siretü’l-Kur’an dersindeyiz.

Siretü’l-Kur’an, Kur’an’ın hayat yolculuğu. Aslında hayatın kendisi bir yolculuk. Yaratılıp da yolcu olmayan hiçbir şey yok. Rabbü’l-âlemîn; Rabb’liğini yarattıkları üzerinde tecelli ettirir. Rabb olmak aslında terbiye etmektir. Rabb’in yaratışına muhatap olmaksa terbiye olmaktır. Terbiye bir yerden bir yere doğru yolculuğa çıkmaktır. Yani basit halinden mürekkep haline, basit halinden olgun haline doğru yola koyulmaktır. Zaten Kur’an’da, insanın ilahi terbiyesine yönelik ilahi bir rahmettir, katkıdır. Tüm vahiyler böyledir. Bu açıdan Kur’an’ın hayat yolculuğunda geldiğimiz bu durak vahyin, ilk vahyin durağı dersimizin ana başlığı “Oku”. Oku deyince ayrıca anla denmez. Zira okumak anlamayı içermeli.

Eğer içinde anlama yoksa ona okuma denmiyor. Ona seslendirme deniyor belki. Başka bir şey deniyor ama okuma denmiyor. Bu anlamda bugün 10 derslik giriş derslerimizin arkasından usul derslerimizin, metodoloji derslerimizin arkasından Kur’an’a ve Kur’an’ın yolculuğuna bismillah diyoruz.

I. VAHİY VE PEYGAMBERLİĞE DAİR

Vahiyle peygamberliğe dair bir kısım bilgiler vermek istiyorum. Geçen dersimizin bir parçasıydı bu aslında ama her şeyi söyleyemiyoruz. Bazen unutuyoruz. Bazen zaman yetmiyor. Bazen de konuyla bütünlüğü açısından o derste söyleyemediğimiz şeyleri bir sonraki dersin konusu içerisinde vermek durumunda kalıyoruz.

Kur’an’ın Vahiy Oluşunun İspatına Dair Ek:

Kur’an’ın gelişmiş insanı hedefleyen içeriği; şahsen benim için Kur’an’ın ilahiliğinin Kur’an’ın Allah katından gelişinin, Kur’an’ın vahiy oluşunun en büyük delilleridir.

Beni ikna eden, benim kalbimi kendine yatıran ve işte bu, bunu, bütün bunları, bütün bu hakikatleri günümüzden 1400 yıl evvelin dünyasında ancak ilahi bir kitap duyururdu. Ve ilahi kitabın duyurduğu bu hakikatler 1400 sene eskimeden, eprimeden, bozulmadan, çözülmeden kendini bir daha, bir daha ispat ederek doğruluğunu, hakikat oluşunu bir daha, bir daha ispat ederek; milyonlarca kadın ve erkeğin yüreğini fethederek ancak bir vahiy başarabilirdi sadece bir kısmını sıralayabileceğim ayetlerden istinbat ederek, ayetlerden yola çıkarak özetlediğim ilahi vahiy oluş belgeleri şunlar:

Kur’an’ın “oku” emriyle başlaması, bendenizin ilahi vahiy ancak bu kadar isabetli başlayabilirdi, dediğim bir şey.

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş hedefi koyması ilahi vahyin delilinin bir başkası. Alak suresinin 1-5. ayetleri arası referans.

Birçok ayetle akletmeyi emretmesi: Akletmez misiniz? Ne kadar az düşünüyorsunuz, kafanızı kullanmaz mısınız? diye dönüp dönüp insana en büyük emanet olan aklı kullanmayı öğütlemesi, ilahi vahiy oluşunun en büyük belgelerinden. Zira eğer karşınızdaki kitleyi, insanları sadece size uysun, size tâbi olsun, size bende olsun, size sürü olsun istiyorsanız onlardan hiç istemeyeceğiniz şey akletmeleridir. Akletmelerini istiyorsanız eğer bu karşınızda sürü istemiyorsunuz, bende istemiyorsunuz, köle istemiyorsunuz, şahsiyet istiyorsunuz demektir. Kur’an’ın Kur’an oluşunun en büyük delillerinden biri budur.

Akletmeyenlerin pisliğe mahkûm olacağını haber vermesi (Yunus 100), işte bu da Kur’an’ın Kur’an oluşunun delillerinden biridir.

“Canlıların en şerlisi kafasını kullanmayanlardır.” demesi (Enfâl 8:22), bu da vahyoluşun delillerindendir.

Tabiatı öğrenmek için kendini değil tabiatı referans vermesi ki; en tipik örneği Ğâşiye suresinin 17-20. ayetleridir. “Efelâ yenzurûne ile’l-ibili keyfe huliqat…”: Deveye bakmazlar mı? Yere bakmazlar mı? Göğe bakmazlar mı? Dağa bakmazlar mı? Dağlara bakmazlar mı? Gezip dolaşın yer yüzünü, görün, inceleyin yaratılış nasıl başlamış… Ankebut 20 gibi ayetler Kur’an’ın Kur’an oluşunun delilidir.

Tevhidi fıtrat ve özgürlük olarak kodlaması -Rum suresinin 30. ayetinde olduğu gibi- Kur’an’ın Kur’an oluşunun delilidir.

Köleciliği reddedip özgürlüğü zor yokuşun ilk etabına koyması, -Beled suresinin 13. ayetinde ve devamında olduğu gibi- yine Kur’an oluşunun delilidir.

Özgürlüğün düşmanı olan şirki pislik ilan etmesi, “inneme’l-muşrikûne necesun: müşrikler necistir” diyebilmesi bu cesareti gösterebilmesi, indiği toplumda yanlışa açıkça, kıvırmadan, bükmeden, eğmeden, açıkça, dobra dobur, yüzüne beraber dümdüz söyleyebilmesi, Kur’an’ın Kur’an oluşunun delilidir.

Kaderciliği reddetmesi: İndiği toplumun dini olan, şeytanın dini olan kaderciliği reddetmesi, Nisa 13, En’âm 148, Yasin 19 ve daha birçok ayette kaderciliği reddetmesi, Kur’an’ın Kur’an oluşunun, vahiy oluşunun delilidir.

Delile, belgeye, bilgiye çağırması, ‘yaşayan bir delil ile yaşasın, helak olan bir delil ile helak olsun’ demesi, diyebilmesi, (854 yerde) belgeye ve delile davet etmesi Kur’an’ın vahiy oluşunun bir delilidir, bendenize göre.

Eleştirel aklı müminin hayatının eksenine koyması, Kur’an’ın vahiy oluşunun bir delilidir. Fatiha 5: “İhdinâ’s-sirâta’l-mustaqîm: Bizi dosdoğru yola yönelt.” Yani her an doğru yola yönelmek için bir çaba, bir gayret istemesi ve kendini eleştirmeyi sana teklif etmesi ve demesi ki: biraz önce doğru yolda olman şimdi de olmanın garantisi değil. Yine sorgula, bir daha sorgula. Sorgulama sıklığın iki rekâtı geçmesin, diyebilmesi Kur’an’ın vahiy oluşunun delilidir.

Sorumluluk bilincini tek üstünlük ölçüsü ilan etmesi yani takva, üstünlük ölçüsü olarak takvayı koyması Kur’an’ın vahiy oluşunun delilidir (Hucurat 49:13).

Sürüleşmeme çağrısı, -Bakara suresinin 104. âyetinde olduğu gibi- Kur’an’ın vahiy oluşunun bir başka delilidir.

İyi insan olmayı imanın eşi ilan etmesi yani “âmenû we amilu’s-sâlihât”; iman edenler; salih amel işleyenler, iman edenler; iyilik yapanlar… İyilik yapmayı iman etmenin kardeşi, ikizi ve devamı ilan etmesi, iyilik yapmaksızın imanı tek başına anmaması Kur’an’ın vahiy oluşunun delilidir.

Takva ehli bir Allah algısı inşası: Kimseye hesap vermez, kimse Ondan hesap soramaz diye Allah sorumsuz değildir. Gücü sonsuz diye Allah sorumsuz değildir. ‘Gücüne yenilmez, gücünü kontrol eden bir Allah’ınız var’ diyen bir kitap oluşu Kur’an’ın vahiy oluşunun delilidir.

Sırat-ı müstakim üzere bir Allah algısı inşası: Hud suresi 56. ayet. Yani sırat-ı müstakime çağıran bir kitap var, aynı zamanda diyor ki: sizi çağıran Allah da sıratı müstakimde. Buna sadece Allahu Ekber denir ve bu da vahyin vahiy oluşunun delillerinden.

Dincilik, ibadetçilik, imancılık yapmaması: Kur’an bir din kitabı gibi lanse ediliyor. Kur’an bir hayat kitabıdır. Kur’an dincilik yapmaz. İmancılık yapmaz. Fideist değildir ve Kur’an ibadetçilik de yapmaz. Kur’an hayata çağırır. Onun için Kur’an’ın talebesi olan insan da dincilik yapmaz. İbadetçilik yapmaz. İmancılık yapmaz. Bunları satmaz. Sizin için değerli olan tezgâhta olmaz. Tezgâhta olansa değerli olmaz. Sattığınız sizin değildir, satın alanındır.

İbadetleri ahlaki davranışın bir aracı kılması, Kur’an’ın vahiy oluşunun delilidir (Maun ve Nahl 16:90). Yani ibadetler ahlaki davranışın aracıdır. Sizden ruhbanlık istemiyor Allah. Sizden zahitlik istemiyor Allah. Sizden ‘bir dost bir post’ edebiyatı istemiyor Allah. Sizden insan olmanızı, iyi insan olmanızı, etrafınıza ışık olmanızı, yaratılış amacınızı gerçekleştirmenizi istiyor. Aklınızı, iradenizi, vicdanınızı, bilincinizi tam kullanmanızdan, size verdiği emanetleri tam kullanmanızdan memnun oluyor. Hiçbir efendi kölesine irade vermez. Akıl vermez. Kulları Allah’ın kölesi değildir. Onun için köle değil, kul yani kendini gerçekleştirmiş, iradesini kullanabilen, vicdanını ve aklını kullanabilen tam insan istiyor. Bu da Kur’an’ın Allah’tan geldiğinin delilidir.

Bedeviliği yerip medeniliği yüceltmesi, Kur’an’ın ilahiliğinin delilidir. (Tevbe 9:97 ve daha birçok ayet). Bedevi; aslında Kur’an’ın indiği toplumun geldiği yer badiye, çöl. Ve insan, bedevi insan. Fakat onları medeniliğe çağıran bir Kur’an var. ‘Medenileşin’ diyen bir Kur’an ancak ilahi bir çağrı olabilirdi.

Gücün otoritesi yerine merhametin otoritesinin tesisi; Bu da besmeledir. Bismillahirrahmanirrahim Kur’an’ın vahiy oluşunun delilinden biridir. Zira Allah deyince, tanrı deyince, ilah deyince, tapılacak mabut deyince hep akla güç gelir. Dünyanın neresinde olursanız olun insanlar taptığı şeye güçlü olduğu için taparlar. Allah ise diyor ki: “Siz bana Rahman ve Rahim olduğum için tapın.” Bu işte bir devrimdir ve Kur’an’ın ilahiliğinin bir delilidir.

Ezenlere karşı hep ezilenleri koruyup kollaması, ilahiliğinin delilidir (Kasas 28:5). Yani Kur’an’ın indiği dünyada da ezenler vardı, ezilenler vardı. Ve ezilenler çoktu ezilenlerin sahibi yoktu. Güçlü haklıydı, haklı güçlüydü. Dolayısıyla yani gücü varsa hakkı vardı, gücü yoksa hakkı yoktu. Böyle bir dünyada, Kur’an güce değil hakka çağırdı ve ezilenleri kolladı: “We nurîdu en nemunne ‘ale’l-lezîne-stud’ifû fî-l-ardi we nec’alehum eimmeten we nec’alehumu’l-wârisîn: Ezilenleri liderler yapalım istedik…” diyebildi, diyebilen bir ayet taşıyabildi (28:5).

Kamu yönetiminde “şûrâ”yı otorite ilan etmesi, Kur’an’ın çok çok modern bir vahiy olduğunun delilidir (Şûrâ 38). ‘Modern’; zamanla eskimeyen demektir. Yani demode olmayan demektir. Tersi demodedir. Dolayısıyla demode olmayan, daima ortak akla çağıran bir vahiy. Dolayısıyla bu da Kur’an’ın ilahiliğinin bir başka eseriydi.

Görevlendirmede liyakat ve ehliyeti ilan etmesi: Bir numaralı unsur olarak liyakati ve ehliyeti ilan etmesi (Nisa 4:58) yine Kur’an’ın ilahiliğinin bir deliliydi.

Ruhbanlık ve mistikliği din dışına çıkarması (Hadid 57:27), Kur’an’ın ilahiliğinin bir başka deliliydi.

Melek ve insanüstü peygamber algısını reddetmesi, ilahiliğinin bir başka deliliydi. Yani siz melek misiniz ki melek peygamber istiyorsunuz? Neden? İnsandan ümit mi kestiniz ki insandan peygamber olmaz demeye getiriyorsunuz? Neden? Neden peygamberlerinizi insanüstü olmak için zorluyorsunuz? Neden peygamberlerinizden şapkadan tavşan çıkarmasını istiyorsunuz? Neden? Neden? Neden sizin gibi yiyen, içen, çarşıda pazarda dolaşan bir insan peygambere razı değilsiniz? Dedi, bunun için ilahidir.

Sahte haramları ve uyduruk dindarlık gösterisine reddetmesi, (Kur’an’ın) ilahiliğinin bir delilidir, Hucurat 16 ve diğerleri.

Allah ile aldatmaya karşı şiddetle uyarması ilahiliğinin bir delilidir, Lokman 33.

İnsanoğlunun çevreyi tahribine karşı uyarması, ilahiliğinin bir delilidir, Rum 41.

Bütün bunlar, bütün bu saydıklarım ve daha sayamadıklarım aslında beni taa yüreğimden vuran ve ‘işte bu, Allah’ın kelamı bu ebedi ilkeleri koymalı. Allah’ın kelamı insanın insanı sömürmesine, insanın insanı kul etmesine, insanın insana kul olmasına karşı alınmış, insanlık durdukça yaşayacak olan en temel tedbirlerdir’ dedirten ilkelerdi bunlar. Bu ilkeler, inanın 1400 sene evvelde kalmadı. Zira insanın zaafları 1400 sene evvelde kalmadı. İnsan var olduğu müddetçe zaafları da var olacak. İnsanın zaafları var olduğu sürece de bu zaaflara karşı tedbir şart olacak. Bu tedbirin ilkelerini eğer yüksek bir otorite, önünde başımızı yere koyduğumuz bir otorite koyarsa ancak insan “Evet.” diyecek. İşte bu açıdan Kur’an insan için bir imkân, bin imkândır.

Neden son peygamber? Son peygamber olduğunu aslında Kur’an söylüyor: “hateme’n-nebiyyîn”; peygamberlerin mührü, sonuncusu. Zira insanlık aklı, evrimi, tekâmül sünnetullaha tâbi. Âdem bebeklik, Nuh buluğ çağı, İbrahim rüşt çağı, Musa gençlik ve Abdullah oğlu Muhammed olgunluk çağı.

Sonuçrehberlik insanlardan ilkelere geçmiştir. Kur’an işte o ilkeleri temsil eder. Yani bunu bir gün torununuz da sorabilir. Sadece bugünün değil, yarının da meselesidir bu. Bu cevabı hepinizin aklında tutmasında fayda var. Bir gün yeğeniniz, bir gün torununuz, bir gün komşunuzun çocuğu, bir gün yolda giderken bir genç size: “Neden son peygamber?” diye sorabilir. Bu sorunun en makul, beni ikna eden cevabı budur. İnsanlığın gelişimi bir insanın gelişimine benzer. Nasıl ki insan teki annesinden doğuyor, bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık yaşıyor ve ondan sonra gidiyor, bütün bir insanlığın bütün bir yürüyüş destanını da bir tek insanın doğumla ölümüne benzetebilirsiniz. Bu ikisi arasında da insanlık yürüyor. İnsanlığın bebekliği var. İnsanlığın çocukluğu var. İnsanlığın gençliği var, olgunluğu var. Dolayısıyla Allah Resulü ile birlikte insanlık aklı olgunlaşmıştır.

O aklın olgunlaşmasından sonra rehberlik kişilerden ilkelere geçmiştir. Artık ilkeler rehberdir. Onun için o rehber ilkeler olduğu sürece, o zaman; “Kimi takip edeyim değil, hangi ilkeyi takip edeyim?” Soru budur. Cevabı da budur.

Onun için “Wemâ Muhammedun illâ rasûl. Qad halet min qablihi’r-rusul efe-in mâte ew qutile’n-qalebtum…: Muhammed elçiden başka bir şey değildir, ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. O ölür ya da öldürülürse, ökçelerinizin üzerine gerisin geri dönecek misiniz?” Bitti, öldü. Muhammed insandı, öldü. Peki geriye ne kaldı? Ökçelerinizin üzerine dönmemek için ilkeler kaldı, ilkeler. İşte o ilkelerin yürüyüşünü görüyorsunuz burada.

II. HİRA/ KAÇIŞ YA DA ÇÖZÜM ARAYIŞI

Hira aslında arayış kökünden gelir. Taharri arayıştır. Peki şunu soracağız: “Arayışta ‘Allah Resulü’ olmadı, Hira’ya çıktığında daha değildi. Peygamberlik mi arıyordu? Bu mu? Bunu mu demiş oluyoruz arayış? Hayır. Hatta hatta biliyoruz ki hiç beklemiyordu. Hatta gelişinden korkmuştu, ürkmüştü. Çünkü daha önceden böyle bir emare hiç yoktu. İnsanlara rehberlik yapmamıştı. Yani bölgenin hocası değildi. Peygamberlik öncesi hayatında Araplar içerisinde ne üstattı, ne şeyhti, ne liderdi, ne hocaydı yani o günün dünyasında, o günün Araplarında da bunlar vardı, daha önce gördük derslerde. Mesela kalemmeslik müessesesi var Cahiliye Araplarında. Nedir bu? Cahiliye müftüsü, cahiliye şeyhülislamı var ve onun görevleri de var. Ne görevi yapıyor mesela? Hac zamanını ilan eden, tespit eden eğer ay eklenecekse ay ekleyen, çıkarılacaksa çıkaran ve hac bu sene şu ayda başlayacak diye hüküm veren ve herkesin de ona uyduğu bir kurum var ve bu kurumun başında da insanlar var. El-kalemmesu’l-ekber diye adamları bile var, büyük kalemmes.

Dolayısıyla (Allah Resulü) şair değildi mesela. Şair olmadığını biliyoruz. Kâhin değildi mesela. Kâhin olmadığını biliyoruz. Daha önce hiçbir kehanetine rastlanmadı, yani başınıza şu gelecek dedi o geldi, değil. Böyle bir olay yok. Böyle bir örnek yok, Allah Resulü peygamber olmadan evvel.

Arrâflar vardı yani birtakım bilgileri, gizli bilgileri bildiği iddia edilen arrâflar. Allah Resulü arrâf değildi. Yani daha önce yaşadığı toplumun içerisinde herhangi bir liderlik üstlenmemişti. O zaman neyin arayışındaydı? Peygamberlik arayışı değilse, neyin arayışıydı? Bu arayış aslında toplumun dertlerine çözüm arayışıydı. Toplum kokuşmuştu. Toplum çürümüştü. Toplum bozulmuştu. Buna bir çözüm arayışıydı. Allah Resulü’nün arayışı buydu.

  1. Bekke Vadisi: Mekke ve Hira’nın Fiziki Haritası

Hira. Şöyle biraz büyüteyim (haritayı). Gördüğünüz gibi Allah Resulü’nün doğduğu ev hemen Kabe’nin yanında. Belki o kütüphaneden hatırlıyorsunuzdur. O kütüphanenin bulunduğu yerde idi. Dolayısıyla çok uzak bir mesafe değil. Allah Resulü’nün Hira’ya doğru aldığı yol 9 km yaklaşık. Düşünün, 40 yaşındaki bir insanın o yolu tepip o zirveye çıkması… 560 metrelik bir zirve burası. Bilmiyorum, Hira’ya çıkanlarınız var mı içinizde? Elleri göreyim. Baya da varmış. Siz Hira’ya çıkıyorsunuz, Pakistanlı gariban işçiler Hira’ya bir yol yaptılar. Siz o yoldan çıkıyorsunuz ama Allah Resulü öyle bir yoldan çıkmadı, onu söyleyeyim. O zamanlar Hira’ya çok az sayıda insan dışında sadece keçiler çıkıyordu. Allah Resulü’nden evvel Hira’ya çıkan bir kişi biliyoruz Zeyd Bin Amr Bin Nüfeyl, Hz. Ömer’in kuzeni veya amcası, farklı rivayetler var. Dolayısıyla oraya çıkan insanların Mekke müşrik dinini, şirk dinini ve Mekkelilerin zulmünü reddeden insanlar olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla Allah Resulü’nün çıktığı Hira ve güzergâh kısaca şu haritada böyle görünüyor. Daha kullanışlı haritalara baktım ama doğrusu bulamadım. Yani bazıları manipüle edilmişti. Evet.

Şimdi soru şöyle, başlayalım:

  1. “İnsan insanın nesi olur?”

İnsan insanın şeytanı olan olur diyenler var. İnsanı şeytanlaştıranlar bunlar. İnsan kötüdür diyenler. İnsan kötüdür diyenlerin içinde Pavlus da var, ilginçtir. ‘İlk günah’ fikrinin bir imana dönüşmesine sebep olanlar. ‘Orijinal günah’ fikrinin bir imana dönüşmesine sebep olanlar, hatta dine dönüşmesine sebep olanlar. Biliyorsunuz Hıristiyanlarda insan günahla doğar. Atasının günahını üstlenir. Babasının günahı nedir? İşte Adem’in günahı. Kur’an’da Adem’i cennetten çıkaran o günahtan bahsedilir. Fakat Tevrat’ta bahsedildiği gibi edilmez tabii. Farklı bir anlatıdır Kur’an’ın anlatısı. Ayrıntılara dokunmayan, daha çok insanın zaafına işaret eden, aslında Âdem üzerinden âdemoğlunu anlatan bir anlatıdır. Sembolik bir anlatıdır aynı zamanda. Hatta hatta A’râf suresinin 11. ayetinden anlıyoruz ki, Kur’an ‘âdem’i ‘âdemoğlu’ yerine kullanıyor. Âdem’i âdemoğlu anlamında kullanıyor. A’râf 11 bunun delilidir: “We leqad haleqnâkum: Sizi biz yarattık.” “sümme savvernâkum: Sonra tasarımınızı yaptık.” “Sümme qulnâ li’l-melâiketi’scudû li-âdem: Sonra meleklere dedik ki: âdem için secde edin.” Peki, ‘sizi yarattık, sizi tasarladık sonra meleklere âdem için secde edin dedik.’ Sizsiz âdem formülasyonunu düşünür müsünüz? Bakar mısınız? Oysa bu kalıp, bu ayet şöyle gelmeliydi: “Sizi biz yarattık, sizi biz tasarladık sonra meleklere dedik ki size secde etsinler.” diye gelmesi lazımdı. Veya; “Âdem’i biz yarattık, Âdem’i biz tasarladık, sonra meleklere dedik ki Âdem’e secde edin.” Hayır öyle değil. Gördüğünüz gibi ayetteki hitap biçimi değişiyor. Buradan şunu çıkarıyoruz: Siz âdem, âdem siz. Kalıp bu. Onun için yani anlatmak için biraz fazla ter dökmek lazım belki ama umarım işe yarıyordur.

Evet. Bir böyle var, insanı şeytanlaştıranlar.

Bir de insanı ilahlaştıranlar var. Yani onun tam tersi. İnsanı şeytanlaştıranların tam tersi. Panteizm mesela bu. Yine vahdeti vücut hulûlcülük bu. Hulûlculuk Allah’ın insana girdiğini, insanda göründüğünü iddia edenler. Tarih boyunca vahdeti vücutçular hulûlcudur aynı zamanda. Bu iki şekilde izah ediliyor. Bir; insanın Allah’la birleşmesi, Allah ile! Buna ittihat diyorlar. İkincisi; Allah’ın insana hulûl etmesi, içine girmesi, hâşâ! Bu aslında bir başka sapıklık çeşidi oluyor. O zaman insan Allah olmuş oluyor. Zaten tarih içerisinde birçok sapıtan insan görüyoruz. ‘Ben Allah oldum, ben hak oldum’ diyen. Öyle dedikten sonra da ona dokundunuz mu Allah’a dokunmuş oluyorsunuz, ona bir şey söylediniz mi Allah’a bir şey söylemiş oluyorsunuz, onun arzuları Allah’ın arzuları olmuş oluyor! Ve onlardan biri çıkıyor diyor ki; “sırrî sırrihu, emrî emruhu: benim emrim onun emridir, benim sırrım onun sırrıdır!”, “Felammâ eqûlu kün feyekûn: ben ol dersem olur!”, “Kabrim beytullahtır!…” İyi de bu kadar olmuşsun, kabre ne ihtiyacın var? Ölme (o zaman), değil mi? Bu olmadı işte. İşte bu olmadı. Yani senin emrin onun emri olmuş, senin sırrın onun sırrı olmuş, ol dersen oluyor da; kabrin niye oluyor. Bu kadar olmuş, bir tık daha at, ölme, kabrin de olmasın. Görüyorsunuz insan haddini aşarsa zıddına) dönüyor. Bir de böylesi var. Belki bugün hümanizmin geldiği de nokta; “insan her şeyin ölçüsüdür” demekte bir tür insanı ilahlaştırmak olmuyor mu? İnsan her şeyin ölçüsü olabilir mi? İnsan her şeyin ölçüsü olursa, insan sayısı kadar ölçü olur. İnsan her şeyin ölçüsü olursa zaaflarımız ölçü olmaya başlar. Zaaflarımızı ölçü etmeye başlayınca eğer bizden bağımsız hakikatlere, bizden bağımsız ilkelere; eğer inanmayacaksak, onları savunmayacaksak o zaman her kavim kendince ilkeler ve hakikatler bulacak; her toplum, her ulus, hatta herkes kendince birtakım şeyler uyduracak demektir. Hakikat insana bağlı değildir, bağımlı değildir. İnsan hakikate bağlı olmalıdır, hakikate tâbi olmalıdır. Bugünkü hümanizme yani tabii ki felsefi hümanizme… Bu anlamda. Yoksa insancıllığa değil. Hümanizm deyince insancıllık akla geliyor. Hepimiz insancıl olmalıyız, insana merhamet göstermeliyiz, şefkat göstermeliyiz. İnsanı Allah’ın koyduğu yere koymalıyız. Ama hümanizm bir ideoloji aynı zamanda, onu kastediyoruz tabii.

İnsanın potansiyeline dikkat çeker Kur’an. Ne yapar? “Fe elhemehâ fucûrehâ ve taqwâhâ”; Allah ona yani insana fücuru ve takvayı ilham etti. Ne demek bu? Şöyle düşünelim. Böyle açıklayayım, ben belki de yanılıyorumdur, Allah beni affetsin ama ben böyle açıklıyorum. İnsanın içine iki tane tohum ekti Allah. Bir fücur tohumu, bir takva tohumu. Fücur tohumunu eylemlerinizle tercihlerinizle sularsanız, tercih size ait. Hangi tohumu büyüteceğinize siz karar vereceksiniz. Eğer fücur tohumunu büyütürsek cehennemimizi büyütmüş olacağız. Cehennemimizi kendi ellerimizle yapmış olacağız. Zakkum ağacımızı büyütmüş olacağız. Bu dünyadaki “nerium oleander” değil zakkum deyince… Zakkum yani bambaşka bir şey. O belki sembolik olarak kullanılıyor. İşte bu anlamda onu büyütürseniz, onu tercih ederseniz cehenneminizi kendi elinizle yapmış olursunuz. Aslında insanlar dünyadan götürürler ne götürürlerse. Yok takvanızı büyütürseniz… Takvayı sorumluluk bilinci olarak hep anlamışımdır ve anlatmışımdır, mealimde de bu anlamı vermişimdir. Takva sorumluluk bilincidir. Bundan çok daha başarılı bir şey görmedim. Hatta hatta takvayı şöyle tefsir ediyor veya meallendiriyorlar: “Sakınmak”. İnsan pislikten sakınır, insan çamurdan sakınır, insan yağlı boyadan sakınır. Takva nasıl sakınmaktır, neden sakınacaksın? Yani eteğinizi bir şeyden sakınırsınız ki bulaşmasın diye ama ‘takva sorumluluk bilincidir’ dediğinizde o zaman ‘üstünlük ölçüsü sorumluluk bilincidir’ demiş oluyorsunuz. “İnne ekramekum indallâhi etqâkum: sizin en üstün olanınız Allah katında sorumluluk bilinci en fazla olandır.” Sorumluluk bilinci üzerinden eğer insana ölçü koyarsanız, 8 milyara yakın her insanın içine gireceği bir ölçü koymuş olursunuz. O zaman, o zaman sorumluluk bilinci üzerinden not verirsiniz. Buna hayır diyecek bir adil vicdan gösterebilir misiniz? ‘Arkadaş benim için iyi insan sorumluluk bilincine sahip insandır’ cümlesine hayır diyecek birini gösterebilir misiniz? Hayır diyen onun yerine neyi koyacak? Hayır, bizden olan, bizim rengimizden olan, bizim ırkımızdan olan, bizim mahallemizden olan, bizim kavmimizden olan, bizim akrabamızdan olan yani bunu mu koyacak? Bizim milletimizden olan, hatta bizim dinimizden olan, onu bile koymuyor düşünebiliyor musunuz? Yani ‘üstünlük ölçüsü din’ bile demiyor. Ne diyor; sorumluluk bilinci. Bu çok önemli, altı çizilesi bir şey. Kur’an işte böylesine temel bir prensip getiriyor, temel bir ilke getiriyor.

İnsan kimdir sorusuna filozoflar farklı cevaplar vermişler. Tabii bunların ekserisi Avrupa’dan çıkmış. Yani Aristoteles’ten başlıyor. Aristo ilginçtir, “insan politik hayvandır” der. Yani buradaki hayvanı canlı olarak da anlayabiliriz. Ebu Hayyan et-Tevhidî diye çok cins kafa bir âlimimiz var, hayatı zindan ettiğimiz bir âlim. El-İmtâʿ ve’l-Muânese diye muhteşem bir eseri var. Orada der ki; “el-insan müşkilu’l-insan: İnsan insanın sorunudur.” der. “İnsan insanın sorunudur” sözü gerçekten çok ilginç. Ne demek bu? Ben şöyle anladım bunu: İnsan Allah’ın sorunu değildir. Allah’a sorun olamaz ki insan. Yani Allah’a sorun olamaz, ne sorun oluşturacak ki? Zarar veremez, istese hâşâ On’u bulunduğu makamdan indiremez, O’nu bir üst makama koyamaz. Ne yapacak yani? Peki o zaman insan insanın sorunudur. Evet bunu onaylıyoruz. Gerçekten de insan insanın sorunudur. İnsanı insanın sorunu olmaktan çıkarmak için insanı mutlaka üst ilkelere bağlamak lazım. Yani insandan normlar oluşturmak ve herkes için geçerli genel geçer ilkelere tâbi kılmak gerekir. Yoksa insanı kin tutar. İnsanın insana zulmünü ne engeller? İnsanın insana kötülüğünü ne engeller? Onun için Ebu Hayyan’ın bu sözünü de böyle açıklamış olalım.

Descartes, “insan düşünen hayvandır” diyen bir düşünür, bir filozof.

Hobbes, “insan insanın kurdudur: homo homini lupus” diyen bir düşünür, bir ilim adamı. Gerçekten de okunmasını tavsiye ettiğim biri.

Marx, “insan alet kullanan hayvandır” diyen bir düşünür.

Sartre, “insan isyan eden bir hayvandır” diyen bir düşünür.

Durkheim, “insan sosyal bir hayvandır” diyen bir düşünür.

Yani gördüğünüz gibi bunların hiçbirine bir itirazım yok aslında. Ama bunların her biri insanın küçük bir tarafını gösteriyor. Yani nereden bakıyorsanız orayı görüyorsunuz. Nereden bakıyorsanız oradan görünen insanı görüyorsunuz. O zaman aslında insanın hakikatini Allah’tan öğrenmek daha güzel değil mi? Çünkü hakikati bütünüyle gören tek zat El-Hak’tır, bu bir. İkincisi herkes baktığı pencereden görür. Baktığı pencereyi gördüğü her şey zanneden yanılır. Onun için de mütevazılık esas olmalıdır. Benim baktığım yerden gördüğüm şu demelidir, diyebilmelidir. Onun için biraz önce Kur’an’ın ilahiliği, benim açımdan gördüğüm yerden böyle görünüyor dedim. Bazıları bunu kibir diye anlıyor. Asıl kibir nedir biliyor musun? ‘Allah böyle diyor’ demektir. Asıl kibir odur. Sen öyle anlıyorsun. Belki de öyle demiyor. Mütevazı ol. Kendi anladığını, Allah böyle diyor deme! Mütevazı ol. Ben böyle görüyorum de. Belki yanılıyor olabilirsin. Hatta sadece yanılıyor olmazsın, eksik görüyor olabilirsin. Çünkü baktığın yerden o kadar görünüyordur. Çünkü gözlerinin feri o kadardır. Zira insan için görmek sınırlamaktır. Sınırlamadan göremez. Onun için fokuslanmaktır. Fokuslanmaksa sınırlamaktır. Dolayısıyla göz sınırlıdır, kulak sınırlıdır, akıl sınırlıdır. Onun için mütevazı olmak bu olsa gerek.

Evet, bir başka konuya geçelim. Asıl konumuza daha doğrusu.

  1. İlk Vahiy: Bugünkü dersin ana konusu buydu.

Hira/arayış: Fıtratına sadık insanın varlık sancısı. Fıtratına sadık insanın varlık sancısı Allah Resulü olmadan evvel Abdullah oğlu Muhammed’de gördüğümüz sancı. “Varlık sancısı.” Bazıları o kadar takılmışlar ki bu ‘hazreti’ye, ‘radıyallahu anh’a, ‘aleyhisselam’a… Allah Resulü hiç ‘hazret’i bilmedi, biliyor musunuz? Ey hadis dininin müntesipleri, bana bir tane sahih hadis getirin, içinde ‘hazreti’ olan. Olmadı, zayıf getirin, olmadı, uydurma getirin Allah Resulü ve sahabe için ‘hazreti” demiş olsun. Peki siz kimin sünnetini takip ediyorsunuz? Mangalda kül bırakmıyorsunuz. Kimin sünnetini takip ediyorsunuz? Siz sünnet derken aslında hevanızı, hevesinizi, uydurduğunuz dini takip ediyorsunuz. Bu bir saygı ifadesi gibi anlaşılıyor. Değil aslında, özünde. Ben de kullanıyorum. Hakikaten kullanmadığım zaman bazen iyi de hissetmiyorum, bir alışkanlık anlatabiliyor muyum? Bir eksiklik hissediyorum. Ama işin özüne bakınca bu bir felsefe. Ve bu felsefenin… ‘Hazreti’ demek ‘burada’ demek. ‘Hazır olan’ demek. Burada hazır olan. Bunun arkasında da animizm var. Yani ruh tapıcılığı. Ruha tapanların dinine animizm derler. Peki animizmde neden böyle? Zira birini andığınızda onun ruhu hemen oraya gelir inancı vardır da onun için. Bilmem anlatabildim mi? Yaa, ‘hazreti’ de mi gitti elden diyeceksiniz de, tamam elinize dursun. Yani dinden çıkmazsınız ama en azından bilin, ne konuştuğunuzu bilin. Bunun Allah Resulüyle, saygıyla hiçbir alakası olmadığını, bir başka din sisteminden koparılıp getirildiğini, ithalat olduğunu bilin yani. Bunu bir saygı ifadesi olarak gördüğünüzde, bunu kullanmayanı bilinçli olduğu için, cahillerden olmadığı için, bildiği için bunu kullanmayı saygısız olarak adlandırıyor, işte felaket burada. Kime saygılı? Yani bunu bile bile kullanamıyorsunuz artık. O zaman çünkü Allah’a saygınızı kaybediyorsunuz. O zaman Allah’a saygınızı kaybediyorsunuz! Burada değil, andığınız işte. Böyle bir şey yok. Bu animistlerin inancı. Bu başka bir din. Dolayısıyla yani bilgi böyle bir şey, bildiğinizde içiniz rahat etmiyor. Yanlışı kullanmaya içiniz rahat etmiyor. Onun için de değerli dostlar bu anlamda da kullanırken nereye dikkat edeceğinizi, nereye bakacağınızı lütfen bilin.

Evet, hira; fıtratına sadık insanın varlık sancısı, demiştim. Varlık sancısı çektiniz mi? Yani hepimiz sancı çekmişizdir mutlaka. Her anne sancı çeker. O peşinen en kutsal sancılardan biridir, anneliğin sancısı efendim. Peki, erkekler de sancı çekerler. Yani hastalanırlar, ağrırlar hatta hatta taş düşürürler. Tabii işe yaramaz, o ayrı mesele. Ama varlık sancısı ayrı bir sancı. Niçin varım? Niçin geldim? Varlık sebebim ne? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Yok olabilirdim, yok olsaydım ‘niçin varım’ diye soramazdım. Niçin varım diye sormam için var olmam lazım. Hatta Allah’a dönüp Ya Rabbi beni niçin var ettin diye soracağım, var olmam lazım bunun için yok olsaydım bu soruyu soramazdım. Dilimin var olması lazım, bunu soracak aklın var olması lazım, bu soruyu soracak sistemin var olması lazım. Dolayısıyla niçin hiçbir şey yerine her şey var, Niçin? Niçin 13,8 milyar yıl önce Bing Bang ile âlem yaratıldı? Niçin? Niçin? Niçin âlemin içinde ben yaratıldım? Benim varoluşumun bir sebebi var mı? Bana düşen bir şey var mı? Hani diyoruz ya birbirimize bazen iltifat olsun diye, bana düşen bir şey var mı? Ya Rabbi bana düşen bir şey var mı? ‘Kulum sana düşen bir şey yoksa sen niye varsın? Benim için sen orijinalsin eşsizsin. Yani bir tane daha yok, sen sensin çünkü. Ve onun için seni sen olarak değerli buluyor ve seni sen olarak sorgulayacağım haberin olsun. Yani sizi sürü saymadım.’ Rabbimizin öyle dediğini varsayalım. Çünkü Kur’an’ın tamamından o anlaşılıyor zaten. Bizi sürü saymıyor. İşte varlık sancısı. Neden varım? Var oluşuna bir anlam arayışı, bir anlam arayışı. Anlamı aramayanlar anlamı bulamazlar. Anlamı aramayanlar ne ile cezalandırılırlar? Anlamsızlıkla cezalandırılırlar. Anlamı aramayanlar başka şeyler arıyorlar zaten.

Akıl, irade, vicdan, bilinç, hakikat, adalet, merhamet ve kalite arayışı. Evet arayış bu. Allah Resulü’nü Hira’ya, arayış mağarasına yönlendiren nedir diye düşünüyorum, sorguluyorum. Aklıma bunlar geliyor dostlar. Siz bunları çoğaltabilirsiniz, üretebilirsiniz.

Abdullah oğlu Muhammed; ‘hakikate sırt dönmüş, ahlaken çökmüş, merhametsiz, zalim, kibirli, adaletsiz, öğrenmeyi terk etmiş, müstağni bir toplumu terk ediyorum’ demiş.

Evet keyfi gıcır. Amiyane tabir olacak ama; yani çok sevdiği bir eşi var, düşünün, sevgili çocukları var. Ticaret yapıyor, toplumunun içinde gül gibi el üstünde tutuluyor. Muhammedu’l-Emin; güvenilir Muhammed. Toplumun saygın bir ferdi, ticaret yapıyor. Üstelik kazanıyor. İhracat-ithalat yapıyor, kazanıyor. Yani düşünün bir insan dünyada başka ne ister ya, ne ister? Yani bakınız iyi bir insan bir, akıllı bir insan iki, üretken bir insan üç, sevgili bir insan dört; eşi çocukları, malı, melali, mülkü yani dünyevi olarak ihtiyacını görmüş bir insan, rahat. Şu mu yani, adama rahat batar mı? Bu mu, bunu diyeceğiz yani? Allah Resulü’nü Hira’ya çıkaran şey, rahat battı da ondan mı? Hâşâ bu hakareti yapabilirimiyiz sevgili Resulümüze? Değil. Neydi peki? Sorumluluk bilinci. Evet, yine geldik oraya, sorumluluk bilinci. Çünkü sadece kendini düşünseydi çıkmazdı. Sadece kendini düşünseydi bu sancıyı çekmezdi. Sadece kendisini düşünseydi eğer, toplumu düşünmeseydi eğer, böyle bir yük yüklenmezdi. Onun için işte toplum zalim. Güçlüler güçsüzleri eziyorlar. Açlar doyurulmuyor. Yetimin başı okşanmıyor, kendisi de yetimdi, bunu çok iyi biliyor. Bu toplum yetim sevmiyor, bu toplum öksüz sevmiyor, bu toplum yoksulu itip kakıyor, bu toplum düşene bir daha vuruyor, düşenin üstünde tepiniyor, bu toplum aklını peynir ekmekle yemiş, bu toplum akıl etmiyor. Bu toplum kaderci, bu toplum her haltı yiyor, Allah’a yüklüyor sorumluluğunu. Bu toplum maalesef ahlaken çökmüş, ahlaksız bir toplum. Her türlü zevk ü sefa için her türlü tecavüzü işliyor. Bu toplum asla ve asla kanaat etmiyor. Hep benim olsun diyor, hep. Bu toplum eğer gücü bulursa güce tapıyor. Bu toplum kula kul oluyor. Eğer fırsatını bulursa kulu kul ediyor. Yani güçlüler Firavun oluyor, güçsüzler Firavun arıyor. Dolayısıyla böyle bir toplum. Böyle bir toplumda ne yapılır sorusunun cevabıydı Abdullah oğlu Muhammed’in yaptığı. Ben böyle bir toplumu reddediyorum, reddediyorum. Böyle bir toplumda asude yaşamak bile bana batıyor. Onun için ben böyle bir toplumda asude yaşamaya yani ‘ben iyim ya, ben rahatım ya gerisi ne olursa olsun’ demeyi de reddediyorum, demekti bu.

Vakitlerden gece, buna Kur’an şahit, bir günü bir ömre bedel bir gece; Kadir gecesi, Kadir suresi. “Leyletu’l-qadr.” Aylardan Ramazan. Bu da Kur’an’ın şahadetiyle bildiğimiz bir bilgi. Kur’an’ın doğum ayı (Bakara 185).

ALAK 1-5. ayetler ilk inen pasaj. Bunun dışında bir şey söyleyenler boş konuşurlar, kusura bakmasınlar. Evet, Kur’an’ın ilk tam suresi; Fatiha’dır. Bu doğru. Zira Alak suresinin, ilk beş ayeti… Bir rivayette yedi ayet ama o da doğru değil. İlk beş ayeti ilk pakette indi, ondan sonraki ayetler ise daha sonra indi. Ama bu ‘daha sonra’lık ne kadar sonra olabilir? Hayır, yıllar hiç değil, asla değil. Aylar bile değil, olmayabilir. Onun için ‘kısa bir süre sonra’ diyelim, bir müddet sonra diyelim. Tam bilemeyiz, buna son noktayı hiç kimse koyamaz, hiçbirimiz koyamayız. Düşünün, bendeniz yıllarımı vererek Kur’an’ın nüzul sıralaması üzerine çok uzun çalışmış bir insanım. Kendi nüzul sıralamamı çıkarmış bir insanım. Bunun için de 1400 yıllık tarihimizde ne kadar nüzul sıralaması yani iniş kronolojisi, Kur’an’ın iniş sıralamasına dair ne kadar sıralama varsa önüme sermiş bir insanım. Batılların yaptığı, getirdiği teklifler de dahil, müsteşriklerin… Bütün bunlar üzerinde ciddi çalışıp kendi nüzul sıralamamı çıkarmaya çalışmış bir insanım. Bunun için söylüyorum, son noktayı kimse koyamaz bu konuda. Bilemeyiz, ama çok çok uzak bir ara değil. Yani Alak suresinin ilk beş ayeti bir pakette iniyor, ondan sonrası bir veya iki pakette iniyor. Ama çok çok sonra değil. Ondan sonra hangi sure indi? Müzzemmil, benim sıralamamda. Tespit ettiğim delillerle, gerekçelerle ortaya koymaya çalıştığım nüzul sıralamasında. Müzzemmil suresi tek celsede mi indi? Hayır. Onun da ilk on ayeti bir paket, ondan sonrası farklı. Ondan sonra hangi sure iniyor? Müddesir. Müddesir suresi tek paket mi indi? Hayır, o da iki paket, onun için ilk ayetleri farklı, daha sonraki ayetler farklı. Ondan sonra hangisi?

Fatiha: Peki, Fatiha tek pakette inen ilk suredir. Bu anlamda Fatiha Kur’an’ın önsözüdür. Fatiha Kur’an’ın girişidir. Fatiha Kur’an’ın açılışıdır, zaten “açılış” demek. Çok ilginç değil mi? El-Fatiha’lar nedir? Bu ilginç, kapanış. Efendim, oysaki Fatiha açılış demek. Dolayısıyla biz kapatırken açıyoruz. ‘Anlama’mızın çok ilginç sonuçları bunlar. Anlamla çok ilgilenmemişiz, anlamın peşine düşmemişiz onun için her şey tersten gidiyor bizde, ters bağlamışız tabiri caizse. Ters bağlayınca da tersten gidiyor.

İkra’; ilk emr, ilk fiil, ilk emir fiil, ilk söz. Kur’an’ın İkra’ ile başlamış olması başlı başına Kur’an’ın İlahiliğini bana bir deli görünür. Gerçekten de daha münasip neyle başlayabilirdi? Düşünün. İnsan oğlunun tüm sorunlarını bir tek kelimeye indirseniz, bir tek kelimeye. Eminim bu kelimeye indirebilirsiniz. Bu emir fiildir. Oku. Neden? Neden Allah’ın Mustafa kulu? İnsanoğlunun sosyal sorunları var, bireysel sorunları var, kişisel sorunları var, akli sorunları var, ekonomik sorunları var, siyasal sorunları var, sanatsal sorunları var, bilimsel sorunları var, yeryüzüyle, çevresiyle ile ilgili sorunları var. İnanın ki tamamını bir tek kelimeye indirin, İkra’da birleştirin. Niye? İnsanoğlunun tüm sorunları; varlığı okuma, anlama ve anlamlandırma sorunundan kaynaklanır. İnsanla ilgili tüm sorunlarınız insanı okuma yanlışlarımızdan kaynaklanır veya okuyamamanızdan kaynaklanır veya yanlış okumanızdan kaynaklanır. İnsanı doğru okuduğunuzda, ilişkileri de doğru kurarsınız. Yani annenizle, babanızla, evladınızla, komşunuzla, kardeşinizle, patronunuzla, işçinizle vs… İnsanın tabiatla ilgili sorunları, tabiatı doğru okumamaktan kaynaklanır. Eğer tabiatı doğru okusak, tabiatı konulan yere koysak, layık olduğu yere koysak; tabiatla ilişkimizi onu okuyarak -yani ona tahakküm ederek değil, ona baskın gelerek değil, onu üzerinde güç kullanarak değil- onu okuyarak, onunla karşılıklı diyalog kurarak, okuyuşarak daha doğrusu, ‘gel sen beni oku, ben de seni okuyayım’ diyerek olsa daha farklı kurardık.

Ekonomik sorunlar; ekonomik sorunlar gerçekten de maddeyi, insanın hırsını, insanın ihtiyaçlarını… İhtiyacım nedir? Gerçek ihtiyacım nedir? Bu benim ihtiyacım mıdır? Veya insaf nedir? Ben alıcı olsaydım böyle mi olurdu? Yani satıcı olmasaydım da, benim elimde çok olmasa da az olsa, onun elinde çok olsa da o bana aynısını yapsa? Bakınız hepsi bir okuma sorunu, okuma sorunu… Okuyoruz yani bunların hepsi bir okuma sorunu.

Siyasal sorunlarımız, hepsi. Yönetme nedir? Yönetirken hangi ilkelere riayet edilir? İnsanın insana kul olmaması, insanın insanı kul etmemesi nasıl bir yönetim şeklini gerektirir? Ve ben olsaydım yönetilen nasıl yapardım? Ben olsaydım yöneten nasıl yapardım? ‘Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma’ ilkesini burada nasıl uygularım? vs… Yine okuma sorunu. Gördüğünüz gibi İkra’ o kadar kapsayıcı ki sorunların çözümünde… Onun için bir kitap ancak bu kadar isabetli başlayabilir diyorum, inişe.

Emir fiil; her emir fiil bir inşadır. Cümleler ikiye ayrılır. Haber cümleleri, inşa cümleleri. İhbar-inşa. İhbar; Ahmet geldi. Mehmet gitti. Bu ihbardır, haber vermedir. Ama inşa; ol, yap, getir. Bunlar da bir inşadır.

İnşa neyi gerektirir? Bir şeyi yapmayı gerektirir. Karşıdakine bir görev yükler. Görev, hak ve sorumluluk. Hak ve sorumluluk. İnsan sorumluluğu kadar hakkı olan, hakkı kadar da sorumluluğu olan bir varlıktır. Bizler nedense hakkımızı ararken sorumluluğumuzu unuturuz. Oysa sorumluluk olmadan hak olmaz. Onun için bu ikisi birlikte ele alınmıyorsa ikisinden birine veya ikisine zulüm ediliyor demektir. Onun için inşa emridir. Kur’an’ın amacı da insanı inşa etmektir, insanı inşa etmek.

III. OKU/MAK YA DA ANLAMLANDIRMAK VE ANLAMAK

Okumak ya da anlamlandırmak ve anlamak.

Okumak: Eğitimi istemek/seçmek. Yani eğitilebilir olduğunu beyan etmektir okumak. Eğitilemezler de var mıdır? Ahh… Keşke olmasaydı, işimiz çok kolay olurdu.

Müslüman şark eğitilemezlerle ağzına kadar doludur. Eğitilemez. Öğretilemez. Öğrenen yerlerini yok etmiş. Bir insanın belasını bulması öğretilemez olmasıdır. Orada insan bitmiştir. Öğrenemiyorsa insan ölmüştür. Ne demiştim: “Ölmek nefes almamak değil ölmek öğrenmemektir”. Onun için yaşamak da öğrenmektir. Yaşıyor musun? Öğreniyor musun? Öğreniyorsan yaşıyorsun. Öğrenmiyorsan yaşamıyorsun. Dolayısıyla seçmektir yani okumak, eğitimi istemek.

Rab, terbiye edici olan Rabbin rububiyyetine medar olmaktır. Öğrenebilir bir insan olduğunu beyan etmektir talim.

İlgi, alaka duymaktır, Alak: Bakınız. “İkra’ bismi rabbikellezi halaq. Haleqa’l-insane min ‘alaq”. İkinci ayetteki alak kelimesini bendeniz bugüne kadarki tüm meallerden farklı olarak meallendirdim. “Allah insanı embriyodan değil ilgi ve alakadan, sevgiden yarattı” şeklinde çevirdim. Bu çevrimde de delilim vardı. Kapı gibi. O da şuydu: Kur’an’da embriyo anlamında yani fizyonomik olarak insan anatomisinin bir parçası olarak embriyo yani biyolojik bir embriyodan bahseden ayetler dört tane -yanlış hatırlamıyorsam-, dördü de “alaka” gelir, alak değil. Alaka ile alak farkı budur. Dolayısıyla burada sadece alak. Ve geldiği yerde alak, embriyo anlamına gelmez. Sevgi anlamına gelir. İlgi alaka anlamına gelir. Bunun Arap lugatlarında karşılığı vardır aksine ama bu anlamda her nedense alınmamış, alınmayışı da açıklanmamış. Bu ilgi ve bağı da kuran görmedim de işin ilginci. Onun için bendeniz farklı çevirdim. Umarım isabet etmişimdir. İsabet ettiğimde hâlâ ısrarcıyım. Eski bir diyanet işleri başkanı ile görüşürken, “yaa, hocam çok güzel olmuş da bunu niye böyle çevirdin?” dedi. -Siz dedim, bunu böyle çevirdiğime iki delil getirdim. O iki delili çürüten bir şey söyleyin.” Sustu.

Merak etmek: Hira, taharri, aramak neyin bir sonuncu? Merakın bir sonucu. Merak eden arar. Merak ilahi bir mevhibedir, vergidir. İlahi bir ikramdır. Ama biz merakları öldürürüz. Çocuğumuzun ilk katlettiğimiz yeri merakıdır fark ediyor musunuz? Çocuklarımızdaki merak yeteneğini yok edince keşif yeteneğini de yok ediyoruz. İcat yeteneğini de yok ediyoruz. Zaten icat yeteneğini yok etmek için ayrıca icat ettiğimiz laflar var. “İcat çıkarma!” Oysa “icat çıkar” dememiz lazım. Dememiz lazım. O da ömür boyu hiç icat çıkarmıyor zaten. Ve bu toplumda hiç icat çıkmıyor. Keşif yok. Arayış yok çünkü. Arayışın olmadığı bir toplumda keşif olmaz. Merakın olmadığı bir toplumda arayış olmaz. Arayışın olmadığı bir toplumda keşif olmaz. Keşfin olmadığı bir toplumda icat olmaz. İcadın olmadığı bir yerde inkişaf/ gelişme olmaz.

İkramı fark etmek; El Ekrem: İlk beş ayetteki isim. İki tane isim var: Rab ve Ekrem. Allah’ın iki esması. El-Ekrem. En çok ikram eden demek. İkramı fark etmektir. Niye, okumak niye ikramı fark etmektir? Çünkü okunacak şeyler ikram edilmiştir. Okunacak şeyler ikram etmiş Allah, ben de okuyayım demek ikramı fark etmektir. Okumak şükürdür dostlar. Okuyacak şeylerin var olması nimettir. Bir nimetin şükrü ise onu okumaktır. Okumak onun için şükürdür.

Okumak odaklanmaktır: “Qara’e” kelimesinin kök anlamı “odaklanmak” aynı zamanda. Birçok kök anlamı var da bir dizi anlam…

Okumak akletmektir: Alak, akletmek, ilgi kurmak yani bağ kurmak. Akıl bağ kelimesinden türetilir. Akıl. Yulara da “uqâl” derler, deve yularına. Onu bağladığı için. Neden akla bağ demişler? İnsan duygularını bağladığı için. İnsan duygularına ‘sen şurada otur, seni ben yöneteceğim’ dediği için. Duygusunu yönettiği kadar insandır insan. Duygusu insanı yönetiyorsa; yönettiği kadar da hayvandır, çok affedersiniz. Zira, zira limbik sistem hayvanlarla ortak olduğumuz bir alt beyindir. Unutmayın. Ve hormonlar hayvanları yönlendirir, yönetir. Hayvanları hormonlar yönetir. Güdü diyoruz ya. Güdünün motoru hormonlardır. Hormonları ile yönetilen bir insan hayvani tarafıyla yönetilen bir insandır. Peki hormonları ne yönetecek? Akıl. Akıl bağlayacak onları. Bağladığı zaman şehveti kendini yöneten değil, kendi şehvetini yöneten… Öyle değil mi? Öfkesi kendini yöneten, kendisi öfkesini yöneten… Korkusu kendisini yöneten, kendisi korkusunu yöneten… Görüyorsunuz değil mi? Onun için korkunuzu yönettiğiniz kadar insansınız, insanız. Korkumuz bizi yönetiyorsa başka bir şeye dönüşürüz. Öfkemiz bizi yönetiyorsa başka bir şeye dönüşürüz. Biz öfkemizi yönetiyorsak insanız. Akla onun için akıl derler; bağlayan, yöneten anlamında.

Bağ kurmak: Parça bütün ilişkisini korumak, anlamak, algılamaktır okumak. Okumak. Okumaktan bahsediyoruz. Unutmayalım. Alak’la ilgili yine.

Bilgi toplamak: Hakikati dermektir okumak. Okumak bilgi toplamak hakikati bir çiçek deler gibi dermektir. Evet, “qara’e”nin kök anlamlarından biri yine.

Keşfetmek: “Alleme’l-insâne mâ lem ya’lem.”  İnsana bilmediğini öğretti. Keşfetmek. Okumanın sonuçlarından biridir.

İnkişaf etmek, dağıtmak, iletmek. “Qara’e”nin anlamlarından, kök anlamlarından biridir. “Qara’e” biriktirdi, biriktirdiğini topladı, topladığını bıraktı anlamına gelir, kök anlam olarak. Bıraktı. Onun için bu budur.

Tecdit ve inkılap etmek, yenilenmek ve devrim yapmaktır okumak. Evet, “devrim” kelimesinin Kur’ani olduğunu, Şu’arâ suresinin son ayeti olduğunu bir daha hatırlatayım.

İlk inen Kur’an pasajı: Aramanın yol ve yordamı: “İqra’ bismi rabbikellezi halaq.” Oku, yaratan Rabbin adına. Yaratan Rabbinin adına oku. Veya yaratan Rabbinin adıyla oku. Neden Rab? Oku Allah adına değil? İqra’ bismillah değil? Bismillahillezi halaq değil? Neden? Neden Allah değil? Neden Allah’ın başka bir ismi değil? Neden Rab? Zira okumak ilahi terbiye yani eğitimle alakalıdır. Rububiyetin tecellisi, yansımasıdır. Allah’ın Rab isminin yansıması olduğu için Rab ismi gelmiştir. Çok ilginçtir. Kur’an’ın ilk inen otuz suresinde Rab ismi Allah isminin en az dört katı geçer. Bu, bu da çok ilginçtir. Neden? Çünkü Kur’an ilahi terbiyenin bir ürünüdür. Yani Allah’ın öğretmenliğinin, Allah’ın muallimliğinin, öğreticiliğinin, eğiticiliğinin bir ürünü. Neden ‘halaq’? “Ellezî halaq.” Evet. Yani O yarattı. Yaratan O. Zira yaratılışı oku. Belki ilerde de gelecek bilmiyorum ama Yaratan Rabbinin adıyla oku. Neyi yaratan? Bakınız yüklem var İkra. Emir fiil. Emreden belli, Rab. Emredilen belli, muhatap. Allah Resulü ilk. Rabbin adına nasıl ama neyi yaratan? “Bismi rabbik.” “Ellezi halaq.” Meful yok. Neyi yaratan? Meful yok. Yani tümleç yok. Neyi yaratan? Eğer bir cümlede tümleç yoksa ve bir emir yapılıyorsa Arap dilinde bunun anlamı şudur: Her şeyi oku. Her şeyi. Her şey girer buna. Yarattığı her şeyi oku. Ne yaratıldıysa onu oku. Bu şu anlama gelmiyor mu: Yaratılan her şey bir kitaptır. Yaratılan her şey bir ayettir. Yaratılan her şey senin okumanı bekleyen bir ayettir. O zaman aslında Kur’an yaratılmışları gösteren bir parmaktır. Parmak ayın gösterirken aya bakarlar parmağa değil. Kur’an parmağı varlığı gösteriyor. Niye varlığa bakmıyorsun ey Müslüman? Kur’an parmağı varlığı gösteriyor sen hâlâ parmaktasın. Kur’an parmağı varlığı gösterirken hâlâ parmağa bakmak Kur’an’lı olmak değil Kur’an’cılıktır. Ve hatadır. Evet. “Haleqa’l-insâne min ‘alaq.” İnsanı ilgi ve alakadan, sevgiden yarattı Allah O.

“İkra.” Yine oku. Bir daha geldi emir. Emir tekrarı niye yapılır biliyor musunuz? Emir tekrarı şunun için yapılır: Ağzından çıkanı kulağın duysun, yanlış anlama. Bir daha oku, bir daha oku. Yanlış anlama. Duyduğun yanlış değildi. “We rabbüke’l-ekrem.” Ve Rabbin, senin Rabbin en büyük ikram sahibidir. Senin Rabbinin en büyük ikramı nedir peki? Allah’ın en büyük ikramı nedir? Okuyabilen bir varlık yaratmasıdır insanı, Allah’ın ikramı. İnsanı okuyabilen bir varlık olarak. Yani akıl okumanın insandaki melekesi. Anlatabiliyor muyum? Belki iradeyi, vicdanı bunun etrafına dizmek lazım. Ama başta akıl okuma melekelerinin motorudur. O zaman akıl insana Allah’ın en büyük ikramı. O yoksa zaten; “men lâ aqle lehu lâ dîne leh: Aklı olmayanın dini yoktur.” “İqra’ we rabbüke’l-ekrem, ellezî ‘alleme bi’l-qalem.” O Allah ki kalemle öğretti. Ne alaka? Kalem geldi. “Alleme’l-insâne mâ lem ya’lem.” İnsana bilmediğini öğretti.

“Neyi okuyayım” mı? Yoksa “benim okumam yok” mu?

İbn-i İshak; “neyi okuyayım” diye veriyor. O gün o gece Hira mağarasında olan diyaloğu. Vahiy meleğiyle olan diyaloğu. Neyi okuyayım? İbn’i İshak Buhari’den yaklaşık 130-140 yıl önce öldü. Yani iki eserin yazımı arasında bir buçuk asır var ortalama. Buhari ise; “benim okumam yok” diye veriyor. Ha bu arada benim de yirmi yıl evvelki videomu bulur, önüme getirir, bak burada da sen Buhari’ninkini söylemişsin dersen trol kardeş; ben senin güvendiklerine güvendim böyle yamuk oldu. Beni aldattılar. Bu beni destekler, seni desteklemez. Onun için diyorum ki bak beni kandırdılar seni de kandırırlar. Kanma. Kanma. Bak ben tecrübeyle sabitim. Ben o gün sorgulamamıştım. Yaa, Buhari diyorsa doğrudur, demiştim. Yirmi sene, yirmi beş sene evvel. Ama araştırdım, soruşturdum, karşılaştırdım, baktım ki birçok yamuk, birçok yanlış, birçok hata, birçok kusur var. Ve gördüm ki put yapmamak lazım. Gördüm ki hatasız diye bakmamak lazım. Gördüm ki falanca imamlar kusursuzdur diye bir put listesi yapmamak lazım. Acaba bir hata var mı diye sorgulamak lazım. Sorguladığında işte ortaya çıkıyor böyle. ‘Ne okuyayım’ ayrı bir şey, ‘ben okuma bilmem’ ayrı bir şey.

Efendim? ‘Ben cahilim’. Bu mu? Allah Resulü’nü cahil ilan edip, peygamberinin cehaleti için çırpınan başka bir ümmet var mı acaba yeryüzünde? Sanırım yok.

Peygamberini cahil göstermek için yırtınmak nasıl bir şey?

Okurdu diyenler: Herevi, Ebu’l-Feth, Nisaburi ve Baci. Çok ilginç. Endülüslü âlimdir bu.

Ebu’l-Velid el-Baci: Zındık ve sapık ilan edilmiş Endülüs’te. Niye? Peygamberimiz okuma yazma bilirdi dediği için. Onunla da kalmamış. Caminin içinde dövmeye kalkmışlar. Görüyorsunuz değil mi? Yeni değil. Biz yeni sapıtmadık yani. Baya eski bizim sapıklığımız! Dolayısıyla İslâmoğlu sapık diyorlarmış. İyi bilin ben sizin dininizden sapalı çok oldu elhamdülillah.

Evet. Bunun için Kur’an’daki “ümmi nebi” kavramını çarpıtmak lazımdı! Nasıl? Ümmi nebi yani okuma yazmak bilmez peygamber demek mi? Alakası yok. ‘Ehl-i Kitap olmayan’ demek. Budur. Açıktır zaten. Onun için peygamberimizin okuma-yazma bilmemesine niye bu kadar meraklılar? Mucizat-ı Nebi’ye yazmışlar da onun için. Okuma-yazma bilmemekten mucize çıkarma mucizesi de bu ümmetin âlimlerine ait. Ne diyelim? Ne diyelim?

Kusay ve Abdulmuttalip gibi dedeler okur-yazarmış. İbn-i Nedim Fihrist’inde söylüyor bunu.

Ankebut 48’de ‘yazmazdın’ı Şia ‘yazma’ şeklinde anlamış. Bana daha doğru göründü. Ayetteki kitap ile Tevrat ve İncil kastedilmiş olabilir, Ankebut 48’deki “kitab” ile. “Sen onları yazmadın” demiş olur ki o zaman İncil ve Tevrat’ı yazmadın demiş olur.

Ankebut 48 okur-yazarlığın reddi değil, Kur’an’ın alıntı olduğu iddiasının reddidir. Bu çok önemli. Cahillik anlamında ümmilik mucize değildir. ‘İyi ki okumamışım’ diyerek cehaleti ile övünen tipler işte bu zihniyetin torunudur.

Soru: Neyi oku? Vahiy üzerinden nebinin iç haritasını okumak. ‘Kıraat, anlama, kavrama, seçme, bağ kurma, anlam ve amacına erme’ anlamında okumak. Türkçe oku fiilinin kökenine dair bir şeyler söylemek isterdim ama vakit de çok daraldı. Türkçede oku emir fiili ‘ok’ tan türetilir. Ok bildiğimiz. Yay öznedir, ok nesnedir. Bir kişi bir ‘hakana ve hana’ bağlılığını bildirmek için bir ok alır, gelirdi. Şu demekti bu: Sen yaysın, ben okum. İste ger yayını; beni istediğin yere at, demekti. Yine eski Türklerde hakan bir savaşa çıkacak. Veyahut da evin babası yolculuğa çıkacak. Çıkmadan evvel yayını eline alır, çadırın orta direğine atardı. Ok sağdan gelirse git, soldan geçerse gitme. Tam üstüne saplanırsa biraz daha bekle gibi anlamlar. Okurdu yani. Oku, okurdu. Onu okurdu. Dolayısıyla okumak buradan geliyor. Özne var, yüklem var. Oku ve yarattığını, tümleci nerde? Biraz önce sormuştum.

Cevap: Her şeyi oku. Yani meful bu. Her şeyi. Rab adına ve adıyla okumak. Varlığı anlam ve amacına referansla okumak. Varlığı anlam ve amacına. Yani “bismi rabbik” ne demek? Rabbin adına oku ne demek? Bir referansla oku. Referansız okursan eğer anlayamazsın. Yaratanına referansla okursan anlarsın. Zira varlık Yaratanına referansla okunduğunda anlam ve amacı keşfedilir. Bunun anlamı vardır demek bunun yaratıcısı vardır demektir zımnen. Bunun amacı vardır demek yaratıcısı vardır. Çünkü kendi kendine amaç koymaz hiçbir şey. Yaratıldığının farkında olmayan, var olduğunun farkında olmayan bir yığın varlık var. Taşlar, dağlar, sular, ırmak… Bunlar var olduğunun farkında değil. Bunlar bilinçsiz. Ama var eden farkındaydı. Ve var eden bir amaç koydu. Galaksiler, yıldızlar… Bunlar akıllı varlıklar değil. Dolayısıyla bu anlamda, var eden bir amaç koydu sen o amacı oku. Niçin var oldu? Niçin sorusunu sor.

Dört kitabı okumak: Kâinat kitabı, insan kitabı, hadisat kitabı, Kur’an kitabı.Kâinat kitabı belli. Biyoloji ilmi bunun bir parçası. Jeoloji ilmi bunun bir parçası. Gök ilmi, astronomi ilmi bunun bir parçası. -Biyoloji efendim-Kimya ilmi bunun bir parçası. Fizik ilmi bunun bir parçası. Hatta matematik ilmi bunun bir parçası. Bütün bunlar, yani bütün bunlar ve daha fazlası bunun bir parçası. Dolayısıyla hadisatı oku. Nasıl bir şey? Ömründe gelmez dediğin iş başına geldi. Ticaretin muhteşem gidiyordu. Hiç aklına gelmez bir şekilde; dün birçok insanı ihya eden biriyken, bugün ekmeğe muhtaç bir insan haline geldin. Olur mu? Olur. Dün başkalarına sıhhat dağıtan bir hekimdin, bugün sıhhate muhtaç olan, yatağa mahkûm bir hekime dönüştün. Olur mu? Olur. Dün başkasında kınadığın bir şey, bugün kendi yaptığın bir şeye dönüştü. Olur mu? Olur. Bütün bunlar hadisattır. Peki ne yapılmalıdır? Okunmalıdır. Bir kitaptır çünkü. Oku. Başıma bu nerden geldi? Oku. Okuduğunda ne olur biliyor musunuz? Acılarımız hocalarımız olur. Okunan acılar hocalara dönüşür. Okunmayan acıların, acıları kalır. Okunan acıların ise sonuçları, tatlı sonuçları kalır. Dolayısıyla hadisatı oku. Olan olayları oku. Dünyanın başına, insanlığın başına, ulusların başına, devletlerin başına, coğrafyaların başına gelenleri oku. Tarihi oku. Onun için tarihtir Kur’an’ın üçte ikisi. Niye? Âyâtu hadisâttır. Dolayısıyla onu oku.

O’nun; ilgi-alaka ve sevgiyle yarattığı insanı okumak: Evet yaratan Rabbi okumak. Rabbin yaratışını okumak Haluk-mahluk ilişkisini okumaktır. Yaratan Rabbi okumak. Rabbin yaratışını okumak. İkisi de ayrı şeyler bunların. Rabbi de okumak lazım. Yani Allah’ın yaratışını okumak lazım. Onun için ‘nasıl yaratırsın’ diyordu ya Hz. İbrahim. Hatırlar mısınız? Efendim, yani. ‘İnanmadın mı?’ demişti. İnandım da “liyetmeinne qalbî: kalbim yatışsın diye.” Akleden kalbim yatışsın diye. Hz. İbrahim en baba soruyu sormuş: “Nasıl yaratırsın?” diyor. Şimdi büyük peygamberlerden biri ve ‘nasıl yaratırsın’ diye soruyor. O zaman soru sormakta sorun yok. Soru sorma konusunda korkan insanların korkusunu izale ediyor Hz. İbrahim, bakın. Dolayısıyla sorunuzdan dolayı Allah sizi hesaba çekmeyecek. Sormamanızdan dolayı çekecek. Çünkü sormayan cevabını aramıyor da ondan. Sorun ki cevabı sizi bulsun. Sorun ki cevabı da sizi arasın. Belki siz aradığınız için bulmazsınız. O sizi aramaya başlarsa o sizi bulur.

O’nun ilgi ve alaka ve sevgi ile yarattığını okumak: İnsanı oku. İlgi, alaka, sevgiyle yaratmış. İnsanı oku. Yani eşindir, oku. Sen onu oku, o seni okusun. Eşine bir ayet olarak bakan insanın eşine el kaldırması mümkün mü? Ayet dövülür mü? -Hocam bu sefer de başımıza çıkarıyorsun diyorlar, erkekler bana şikâyet ediyorlar. Beni şikâyet ediyorlar. Beni bana şikâyet ediyorlar. Ben de onlara diyorum ki 1400 yılın acısını çıkarsınlar. Efendim. Çok haksızlığa uğradılar. Çok haksızlığa uğradılar. Eğer bunun bir dengelenmesi olacaksa bu da böyle olacak. Buna da siz katlanın. Pozitif ayrımcılıksa, pozitif ayrımcılık.

Ne yapalım? Ama tabii her taraf, her iki taraf da hak ve sorumluluklarını biliyorsa ki Kur’an’ın o harika ifadesiyle; “we lehunne mislullezî ‘aleyhinne bilma’rûf” (Bakara 2:228). Yani her iki tarafın -erkek de kadın da- ne kadar hakkı varsa o kadar sorumluluğu var. Ne kadar sorumluluğu varsa o kadar hakkı var. Harika.

Çöl insanının çöl kumunu, kumdaki ayak izini, havayı, deve dışkısını okuması, çok ilginç. Aslında o insana hitap ederken bu huyunu biliyor Kur’an. Onun için hitap ediyor. Çöl insanı çöl kumunu okuyor. Kumdaki ayak izini okuyor. Hatta bir kâifi, -kâif derlerdi o iz okuyuculara, bu bir ihtisas işiydi- bir kâifi, bir deve kervanının veya bir atlı birliğinin veya deve birliğinin ne zaman geçtiğini öğretmek, okutmak için; bir ordu komutanı veya bir kral getiriyor, ‘oku bakayım şunu’ diyor. Efendim. Bakıyor. Şu kadar saat veya şu kadar gün önce buradan geçmişler. İşte ‘bu deveyi oku’ diyor ‘bana’. ‘Bu deve işte erkektir ya da hamiledir.’ Onu da biliyor devenin izinden. Bir tane deveyi imtihan etmek için soruyorlar. Bilemiyor. Erkek mi, dişi mi bilemiyor. Deveyi buluyorlar. Çift cinsiyetliymiş. Sanırım bu da biraz abartısı olsa gerek.

Çöl yolcusu Barhana’nın bedevi rehberle hikâyesi: Babil Talmutu’nda böyle ilginç bir şey anlatılıyor. Gerçekten de çok makul geldi bana. Çok da hoşuma gitti. Barhana o zamanki Re’sul-Calut denilen Yahudilerin iki bin yıl devleti olmadı ama Yahudilerin ‘reşiva’ denilen medreseleri vardı ve bunları bir devlet gibi kullandılar. Onun için ilan edilmemiş bir kralları vardı. Ona da Re’sul-Calut diyorlardı. Bugünkü Irak’ta kalıyordu Re’sul-Calut. İşte zamanının Re’sul-Calut’u Barhana bir bedevi rehber tutuyor. Çölü aşacak. Bedevi rehberle beraber gidiyorlar. Bedevi rehber ‘bundan sonraki su kaynağımız nerede’ diye soruyor. Efendim. Bedevi rehberin yaptığı şu. Eğiliyor. Yerden bir avuç kum alıyor. Kokluyor, karıştırıyor, bir daha kokluyor, elinin üstüne biraz döküyor, bir daha kokluyor, sekiz fersah ilerde diyor. Üç fersah ilerde diyor. Beş fersah ilerde diyor. Ve aynen. Şimdi bir, iki, üç çıkıyor hepsi. Suyun ne kadar ilerde olduğunun kokusunu kumdan alıyor. Şimdi Barhana bir sınava çekmek istiyor. Heybeye, devesinin heybesine, bir başka yerden kum koymuşmuş onu veriyor hissettirmeden rehbere. Diyor, oku bakalım nerede. Vallahi çıkaramıyorum diyor. Eyvallah tamam diyor, anlaşıldı. Bedevi böyle okur. Onun için her şey okunur, okumayı bilirsen.

İlimlerin tümü okumanın ürünüdür biliyor musunuz?

Matematik sayıları okumaktır.

Geometri şekilleri okumaktır. Fizik kâinat kitabını okumaktır (Ankebut 20). Kimya organik varlıkları okumaktır.

Biyoloji canlılar kitabını okumaktır.

Botanik, bitkiler kitabını okumaktır, her tohum bir ayettir.

Astronomi, göklerin kitabını okumaktır. Ğaşiye suresine yine dikkat çekerim.

Zooloji, hayvanlar kitabını okumaktır (Ğaşiye 17).

Tohumu okumak; rüzgâr, böcek, hava su, bir midede taşınan tohum, bütün bunlarla taşınan tohum okumak.

Genler, canlıların yazılımını okumaktır.

Işık spektrumu, ışıkla yazılan yazıyı okumaktır.

Beş bin ışık yılı uzaklıkta bir elmas gezegen tespit edildi, elmas gezegen. Nasıl tespit ettiler? Şu an da gezegenlerin metallerini tespit edebiliyorlar, demirden gezegen diyorlar, kaya gezegen diyorlar. Nasıl tespit ediyorlar? Ona çarpıp dönen ışığın tayfları var, dalga boyları tayfları. Spektrum diye yazarsanız önünüze çıkar. Böyle şeritler. O şeritlerde aslında ışığın çarpıp dönen dalga boylarına her maddeye farklı yansıyor. Her maddenin ışığı soğurması, ışıktan bir şeyler kapması farklı. Dolayısıyla dönen ışığın spektrumunu okuduklarında o çarpan şeyin ne olduğunu buluyorlar. Alın size ışık okuma.

IV. KUR’AN VE OKU/MAK

Kur’an ne demek? Kur’an; sürekli okunan, şu; her türlü araçla, sonsuz tür araçla, sonsuz çeşitlilikte, sonuna kadar sonsuzca okumak anlamına gelir Kur’an kelimesi. Neden? Kur’an ‘fu’lân’ veznindedir Arap dilinde, Rahman da aynı vezinden, Rahman.

Arap dilinde Elif, Nun harfi tesniye alametidir. Ahmedâni iki Ahmet demek, Kalemâni iki kalem demek, Muhammedâni iki Muhammed demek, kitâbâni iki kitap demek. Yani tesniye ikil form. Tıpkı waw ve nûn da cemi alametidir.

Ama tesniye alameti olan Elif, Nun neden Allah’ın ismine veya Kur’an’ın isminde kalıp olarak gelmiş? Kur’an… Rahman… Bu şu demek, aklına okumak açısından ne geldi? Ne kadar, kaç türlü okunur? Yüz türlü okunabilir, ikiyle çarp. İkiyle çarptın değil mi? İkiyle çarptıysan iki yüz oldu. O zaman iki yüzü de ikiyle çarp demektir, sonsuza kadar ikiyle çarp demektir bunu. Anlatabiliyor muyum? Yani sonu yok. Yani kaç çeşit okuyayım? Sınırı yok. Her çeşit oku. Nereye kadar okuyayım? Sınırı yok vardığın yere kadar oku. Ne kadar okuyayım Kur’an’ı? Sınırı yok, hep oku bu demektir.

Kıraat nedir? Müslümanlar Kur’an okur mu? Seslendirmek Kur’an okumak mıdır? Allah ahirette neden soracak? Kur’an’ı seslendirmek Kur’an okumak mıdır? Bugün kıraat diye hüsnü kıraat olarak bakınız, Kur’an’a teganni ile makam ile yani şarkı söyler gibi okumayı Kur’an okumak zannediyoruz. Bu Kur’an okumak değildir dostlar. Okumak bu değildir. Bu seslendirmektir. Anlamadan okumak, okumak değildir. Kıraat özü itibariyle anlayarak okumaya denilir. Anlamadan okumak kıraat değildir, kıraat o değildir. Onun için “İkra” emrini tutan mutlaka anlamla buluşmak zorunda, anlamla buluşmadığınız okuma kırat değildir.

Allah ahirette nerden soracak?

Cevap: Kur’an’dan soracak. Evet, neden soracak Allah? Kur’an’dan soracak. Hicir suresi 91-92, Tekâsür 8, Nebe 1.

Kur’an’a hadisle meydan okumak nasıl bir şey? Kabir suali, bakar mısınız? Hangi yalancı dizdi bunu Allah aşkına? Allah Resulünün diline kendi yalanınızı nasıl koydunuz? Kabir diye bir şey uydurdunuz ahirete paralel. Paralel ahirettir kabir. Uydurulmuş dincilerin paralel ahireti kabirdir. Ondan sonra da bir ‘sual’ uydurdunuz. Peki, eğer Allah soracaksa neden soracak? Herhâlde oku dediğinden soracak. Hem oku diyecek, sınavı ise başka şeyden yapacak. Öğretmen bunu yapsa itiraz etmez misiniz? Öğretmen ders kitabını bir tarafa atsa da hiç derste öğretmediklerinden sorsa, itiraz etmez misiniz? Onun için Allah Kur’an’dan soracak.

Okuma türleri:

Tilavet, dilin okuması. Hakka tilaveti hakkıyla tilavet, ileri okuma anlamına da gelir, ileri okuma. Kur’an’ı ileri okuma yapmak lazım yani yüzeysel değil yüzünden değil.

Kıraat, aklın okuması. İstikra, akıl yürütme anlamına gelir. “Kur’an’ı tedebbür etmezler mi?” ayeti bunu ifade eder.

Tertil, gönlün okumasıdır. Kalbi ürperten ve güveni/imanı artıran okuma. Evet “İzâ zukirallahu wecilet qulûbuhum we iza tuliyet aleyhim ayâtuhu zâdethum îmânen: Onların Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları ziyadeleşir.” Eyvallah.  Tertilin tecvit ile tekfiri demişim buraya. Evet, tekfir örtmek demek, örtmek. Tertil emredilmiş Kur’an’da, Müzzemmil suresinde tertille oku; “we rattili’l-Qur’âne tertila.” Ama tertil ile oku emrinin üstüne tecvit ile oku şeklinde örtmüşler. Anlatabiliyor muyum? Ondan sonra kaf çatlatalım! Hadi çatlatalım. Kaf’ı iyi çatlatan ne olacak? Eyvallah, bebeğini oyuncak bebeğiyle takas etmeye benzemiyor mu bu?

Ali Şeriati’ye rahmet. “Okuyan ne okuduğunu bilmiyor, dinleyen ne dinlediğini bilmiyor. Geriye kalıyor hafızın sesi güzel mi?” Hafızın sesi güzel. Ya da lafzi okuma, seslendirme, yüzünden okuma, okuma mı? Okuma aslında okumamayı kamufle etmedir. Okumuyor ama okumadığını da kamufle ediyor.

Anlamı okumanasara yensuru, fiil fail, mef’ul (nahiv) okuması değil, anlamı okuma bu.

Maksadı okuma var bir de. “Ne dedi”den öte “ne demek istedi” okuması.

Evet, maksadı okuma. Yani lafzi okuma seslendirme, anlamı okuma nasara yensuru okuması. Maksadı okuma ise ne dediği okuması değil ne demek istedi, maksadı neydi, amacı neydi? Allah bununla neyi amaçladı?

Tedebbür ile emri olunduk. Maksadı okumanın asıl murat edildiğini bu emir gösteriyor. Nisa suresi 82, Muhammed suresi 24. ayet “Efelâ yetedebberûne’l-Qur’âne: Kur’an’ı derin derin düşünmezler mi?”

Bakınız, Kur’an eğer askeriye talimnamesi olsaydı veyahut kulanım kılavuzu gibi bir şey olsaydı, okur tatbik ederdiniz. Ama tedebbür isteyen bir şey, üzerinde derin düşünce isteyen bir şey. Onun için “Efelâ yetedebberûne’l-Qur’âne: Kur’an’ı derin derin düşünmüyorlar, tedebbür etmiyorlar, satırların arkalarından satırların aralarına girmiyorlar mı?” Çünkü ‘dübür’den gelir, ‘arka’ demektir “Em âlâ qulûbin aqfâluha.” “Yoksa kalpleri kılıflı mı? Kalpler kabuk mu bağladı? Yani kalpler kabuk bağladı da içine anlam girmiyor mu?” anlamına gelir. Kalpler burada akıllar aslında. Çünkü Kur’an’da ‘kalp’ geçen yerde akıl kast alınıyor.

Maksatçı okumaya örnekler: Birkaç tane örnek vermek istiyorum.

Örnek 1: Evlenmesi haram olanlar ayeti (Nisa suresinin 23. ayeti) “Hurrimet aleykum ummehâtukum we benâtukum…” diye devam eden ayet. Yani size annelerinizle evlenmek, bacılarınızla evlenmek, babalarınızla evlenmek, kardeşlerinizle evlenmek… diye sayan, evlenmenin haram olduğunu sayan ayet.

Eğer maksadıyla okusaydık, şu çıkardı: Bu haram kılınanlar, kırmızı çizgi çizilenlerin içindekiler neden haram? Sebep-sonuç ilişkisi neden? Zira birinci dereceden akraba, gen havuzu, eğer içinde birinci derecede gen havuzu içinde bir evlilik olursa, sakat doğma yüzdesi çok çok çok yüksek. Yaratılış öyle, Allah öyle yaratmış. Buradan yola çıkarak Müslümanlar şu sonuca ulaşmalıydı. Tamam, kırmızı çizgi bu. ‘Kuzenle evlenmek haram değil, doğru haram değil. Ama ayetin maksadından yola çıkarak bura da sarı bölgeye giriyor’ demesi lazımdı, bunu demesi lazımdı. Anlatabiliyor muyum? Maksadını ıskalayınca diyemedi.

Örnek 2: Miras oranları ayeti (Nisa suresi 11. ayet) Kadın aleyhine olan uçurumu kapatmak. “Li’z-zekeri mislu hazzı’l-unseyeyn.” Yani erkeğe iki, kadına bir. Bu mu, bunu mu diyor? Yani bu oran hadi mutlak mı? Yani eşit paylaşıyorlardı da kadının hakkını mı düşürdü Kur’an? Yoksa kadını insandan saymayan bir kültüre bismillah mı dedi? Artık süreci başlatalım ama siz neyse bunun adil olanı, eşit olanı oraya doğru yol alın. Yol mu gösterdi? Böyle okumaları lazımdı. Böyle okumadılar, işlerine gelmedi. Hâlâ birçok bölgede kadına mirastan pay verilmez. Hâlâ! Biliyorsunuz.

Örnek 3: Kısas ayeti: “Kim hakkından feragat ederse, bu onun günahına kefarettir. (Maide 45). Allah’ın muradı kasten öldüren bir adamın öldürülmesi midir? Yani kasten öldüren adamın öldürülmesi ibadet midir? İbadetse hemen kısas ayetlerin arkasından gelen ama “affederseniz bu sizin için hayırlıdır”, ibadetimize mâni mi oluyor? Değildir. Maksat bu değildir ki. Maksat ölü üretmek değildir ki… Maksat ölümü çoğaltmak değildir ki! Maksat orada eşdeğer bir karşılık vermek, suça eşdeğer bir karşılık.

İkincisi kamunun vicdanını tatmin etmek. Üçüncüsü mağdurun vicdanını tatmin etmek. Ama ondan da öte cinayetin önüne geçmek, cinayeti engellemektir. Budur amacı. Maksada yönelik olarak görseydik cinayeti engellemenin daha güzel bir yolu varsa Kur’an’ının maksadı, emri maksadı o olur…

Kur’an okumak okunanları ve okuyanları okumaktır: Ne demek bu? Kur’an aslında tarihte, kâinatı, varlığı, hadisatı, insanı, okuyanların okunmasıdır. Geçelim.

Nuh Nebi: Tabiat ayetlerini okumuştu. Suyu okumuş, yeri okumuş, göğü okumuş, toplumu okumuş, tuğyan eden toplumda tufan olur demişti ve hazırlık yapmaya başlamıştı.

İbrahim Nebi: Yıldızı, ayı ve güneşi okumuştu. Okumuştu değil mi? “Qâle lâ uhibbu’l-âfilîn: Ben batanları sevmem.” demişti.

İsmail Nebi: Vazgeçerek de direnileceğini okumuştu. Yani vazgeçerek direnmişti ve kazandı İsmail Nebi.

Yusuf Nebi; rüyayı okumuştu değil mi? Tabii ‘tabir’ diyoruz buna.

Yakup Nebi: İnsan zaaflarını okumuştu değil mi?

Asiye: Can veren herkesin ölmeyeceğini okumuştu. Tahrim suresinin son ayetini okursanız ne dediğimi anlarsınız. “Benim için de Rabbim, ahirette bir saray yap” diyordu. Çünkü eşi firavun ona; “seni sarayın tek kraliçesi yapacağım yeter ki vazgeç” demişti.

Musa’nın Annesi: Annelik içgüdüsünü okumuştu.

Musa Nebi: Bir kavmin yani İsrail oğullarının zaaflarını okumuştu.

Davut Nebi: Sesin, sözün ve demirin tabiatını okumuştu. Kur’an’da anlatılan buydu aslında. Demir nasıl okunur? Ses nasıl okunur? Söz nasıl okunur?

Süleyman Nebi: Karınca, kuş ve rüzgârın davranışlarını okumuştu. Süleyman kuşdilini bilir dediler. Nedir yani bu? Kuşu okumuştu, karıncayı okumuştu, karıncayı okumuştu ve gülmüştü. Niye güldü? Niye güldü Süleyman? Çünkü karıncaları dişi yönetiyor. Süleyman’ın erkeksi kültüründe dişi yönetmez ama Sebe’nin yöneticisi de melike, kadın. Sebe Melike’si. Şimdi oradan bağ kuracak ve hee dedi demek ki yönetmek erkeklere kafadan verilmiş bir şey değil.

Liyakattir yönetmekte esas olan, erkeklik değil, yönetmekte esas olan.

Eyyüp: Hasta psikolojisini ve hastalık durumunu okumuştur.

Yunus: Kazanmanın sonuç almak değil emek vermek olduğunu okumuştu.

Hanne: Anneliği okumuştu.

Meryem: Kütlenin lincine karşı meşru müdafaanın değerini okumuştu.

İsa Nebi: Bir dinin en azılı düşmanının dinsizler değil, dinciler olduğunu bu Yahudiler üzerinden okumuştu. Kendisine saldıran, hakka saldıran ve mabedi yani ‘bir yılan inine çevirdiniz’ diyordu ya Hz. İsa, işte o.

Allah Resulü: Okuyarak yaşanmış bir hayatın okunarak ödüllendirileceğini okumuştu. Evet, okuyarak yaşanmış bir hayatın yani varlığı okuyanlar ödüllendirilmiş Kur’an’a girmişler bakınız. Kur’an’da ebedîleşmişler. Bu peygamberler varlığı okumuşlar, ebedileşmişler. Varlığı okuyanları bize alın okuyun diyor Kur’an, alın siz de bunları okuyun diyor. Varlık nasıl okunur görün, olaylar nasıl okunur görün, toplum nasıl okunur görün, tarih nasıl okunur görün, tabiat nasıl okunur görün, karınca nasıl okunur görün, siz de öbürlerini okuyun diyor aslında. Ama biz habire onu okuyoruz ama öbürlerini okumaya hiç sıra gelmiyor.

Alak göstergelerinin gösterdikleri: Yani Alak ayetlerinin gösterdikleri. Gösterge ayettir, ayetin bir anlamı da göstergedir, bu anlamda.

Her şeyin başı bilgidir. Birinci ayet.

İman binası bilgi ve anlama üzerine kurulur. Cahilin imanı olmaz itikadı olur. Saint Augustin ne diyordu: “İnancın ödülü anlamaktır.” Hayır, anlamanın ödülü inançtır. İslam’la Hristiyanlık inancının farkı buradadır işte.

Her şey okunmayı bekleyen bir kitaptır, her şeye görene, köre ne?

Rabbin ismiyle okumak merhametle bakmaktır. Evet, besmele nedir dostlar? Nasıl bir şeydir? Maksadına mebni okumayınca ne oluyor bak. Eline kılıcı almış önünde oturanda Müslüman kendisi de güya önünde oturanın başına çuvalı geçirmiş siyah bir şey önünde oturan “eşhedu en lâ ilahe illallah” diyor. Kendisi de “Bismillahirrahmanirrahim, Allahu Ekber” diyor! Er-Rahman, Er-Rahim’i hiç okumamış. Nasıl oluyor bu? Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlamak nasıl bir şey? Merhametle başla, demektir, merhametle başla. Merhamet her şeyin başı olsun demektir. Besmele her şeyin başı, merhamet her şeyin başı demektir. Rabbin ismi evet.

Yaratılanın referansı yaratandır. Okuma da ona referansla olmalı.

İnsan sevgiyle ilgiden yaratılmıştır, etten kemikten yaratılan beşerdir.

Rab Ekrem’dir. Okuyup anlama yetisi olan akıl en büyük ikramdır.

Kalemle öğretmek öğrenme yetisiyle donatmaktır, bu bir üsluptur. Bu sözlü kültürden yazılı kültüre geçin, bedevilikten medeniliğe geçin emridir aslında.

Kur’an’a ‘bin bir gece masalları muamelesi’ yapmayın, belgeleyin demektir. Allah Resulü onun için kırk iki vahiy kâtibi görevlendirmiştir.

Hem okuyan hem de yazan bir ümmet olun demektir. Yani kayda geçirin.

Yazıyı yeren seçkinci kültürlere karşı yaygınlaşmasına teşvik ve destektir. Eski Mısır’da yazının yaygınlaşması yasaklanmıştı. Rahipler sınıfının dışında yani tekkenin dışına, şeyhlerin dışına yazı çıkarılmazdı, bilgi avamın eline geçmesin diye. Kur’an “hakikat mübindir” derken onlar hakikat sırdır demişti. Evet, bilmem anlaşılıyor mu? İki ayrı sistem, iki ayrı dinden bahsediyoruz.

Evet, Kur’an’da yankılanan ‘hayır’ sesleri sürü olmayınşahsiyet olun. Surenin içinde kella var üç tane (6,15,19 ayetlerde). “Kella, la tutı’hu: Ona itaat etme!” Dolayısıyla, yani bu ne demek? Hayır hayır hayır. Kur’an’da hayır sesleri var, farkında mısınız? Bu ne demek?

Hayır demeyi bilmeyen hayırlı olamaz; önümüze konan her şeyi yemeyin demek.

Kendi kendine yettiğini zanneden her insan mutlaka azar. Sakın kendi kendine yettiğini zannetme (6-7. Ayet).

Tağut (tağâ) Allah’ın alanına tecavüz eden kişidir tağut. Allah rolü oynayandır tağut. Şu tağutçular var, bizim radikaller, tağut da tağut tağut da tağut. Tağut kim biliyor musun? Seni kibrit kutusunda cennete götürürüm diyendir. Tağut kim biliyor musun? Allah’tan rol çalan, gece yatağında sağdan sola kaç kere döndüğünü görüyor denilen kişi tağuttur. Onun için ey radikal onu bile yanlış öğrenmişsin, onu bile yanlış öğrenmişsin.

İnanç ve düşünce özgürlüğü en temel haktır, aksi zorbalıktır (9-10). “Ereeytellezi yenha abden iza sallâ: Salât edecek olan kulu, engelleyeni görmedin mi? Görmüyor musun?” Baksana bir. Salât ilk defa burada geliyor bakın. Daha secdeden bahsedilmiyor, rükûdan bahsedilmiyor, hiçbir şeyden bahsedilmiyor, abdestten bahsedilmiyor. Ama salât var. Çünkü biliniyordu zaten, vardı. İlerde geleceğim inşallah ayrıntısına, salât nedir…

Belki de o hidayettedir. Eleştirel aklı hep işlet, sorgula. Garanti yok. Garanti yok evet, belki de o hidayetledir, ne biliyorsun. “Ereeyte in kâne ale’l-huda: Hadi o hidayet üzereydiyse, ne biliyorsun? “Ew emera bi’t-taqwâ: Ya da takvayı emrediyorsa ne biliyorsun?” Bakınız bu da hep eleştirel aklı işlet. Birinin doğru yolda olup olmadığını ölçüsü takva, sorumluluk bilincidir (12. ayet).

Gerçeği aramayan ben kurtuldum gerisi battı diyen tip sapık tiptir (13. ayet).

Kendini hidayette başkasını sapık gören Allah’ı kör zannedendir. Haşa. Kendini hidayet başkasını sapık gören (14. ayet).

Allah’ın okuma yöntemiyle örgütlü cehalet (nadiyeh) bile yenilir (17. ayet).

Yobaz, ön yargılı, cahil, kendini hak ötekini batıl gören tipe hayır diyor 19. ayet.

Bu tür yobaz ön yargılı, cahil tiplere boyun eğme, onlardan uzak dur diyor 19. ayet.

El-Hak olana boyun eğ, onun önünde eğil, ona yaklaş diyor yine 19. ayet.

Secde: İnsanın insanlığını borçlu olduğu kapıya teşekkürüdür. Yani Phineas Gage örneği var ama 19. yy. ortalarında 1849-1848 yılında Amerika’da olmuş bir hadise. Bu zat dinamit yerleştirmek için demir yolu yapımında kaya deliyor. Lokum koyduğu yere murç vurmuş, delici vurmuş öyle olunca unutmuş, ora patlıyor elindeki murç şurasını (alnını) alıp götürüyor, frontal lobu. Ondan sonra bu zat ölünceye kadar bir hayvan gibi davranıyor. Secdenin acaba diyorum bir hikmeti de; insanlığımızı bize veren Allah’ın önünde sadece insanlığımızı yere koyarız. Başkasının önünde asala insanlığımızı yere koymayız, demek midir diye aklıma geliyor.

ÖRGÜTLÜ KUR’AN KARŞITLIĞI DARU’N-NEDVE

“Nadiye’sini çağırsın” “Fe’l-yed’u nâdiyeh.” Alak suresinde.

Soru: Bir topluluk ne yapınca “nadiye” olur?

Cevap: Linç kampanyası yapmıştı nadiye. Unutmayın Medine’nin Mekke’nin bir Daru’n-Nedve’si vardı değil mi? Nedve, nadiye aynı kelimedir. Evet, Nadiye ile nedve aynı kelimedir. Dolayısıyla linç kampanyası yapmıştı Daru’n-Nedve.

Algı operasyonu yapmıştı.

Trol ve sürü yetiştirmişti Daru’n-Nedve.

Çobanlarına akıllarını kiraya vermişti.

Vur deyince vurup dur deyince duran adamları vardı.

Yalan söyler, iftira eder, saldırırdı.

Bugün de bunu yapanlar nadiyedir. Daru’n-Nedve’dir. Daru’n-Nedve Mekke müşrik cahiliyesine has değil. Modern Daru’n-Nedve’lerde; troller, müritler, linçler sürüyor.

Özlü sözler:

“Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim.” (Horatius).

Uydurulmuş din; köpeği sürükleyerek işkence ediyor. Eklere geldik yani, ilavelere. Arabanın arkasında “Maşallah Tebarekallah” yazıyor.

Maşallah demek; Allah ne güzel yaratmış demek. Tebarekallah demek; Allah ne mübarektir demek. Adam yazdığının anlamı üzerinde en ufak düşünseydi şu zulmü yapmazdı. Anlatabiliyor muyum?

Uydurulmuş din böyle bir şeydir. Besmeleyle kafa kesmeye benziyor. Hem Rahman-Rahim ismini anacaksın hem de eğilip o kafayı keseceksin, uydurulmuş din böyle bir şeydir.

Suphanallah demek zannediyor. Otuz üç kere Suphanallah demek değil Allah’ı şirkten tenzil etmektir. Akşama kadar şirk koşuyor. Anlatabiliyor muyum? Onun için. Elhamdülillah diyor. Elhamdülillah diyor ama aklını çalıştıranlara küfrediyor. Aklını hamdini ifa edene küfrederek elhamdülillah demek! İşte buna benziyor. Uydurulmuş dincini dindarı böyle oluyor demek.

Evet. Neden böyle oldu?…

Jane. Tavsiye görselim. Ben iki defa izledim. Israrla tavsiye ediyorum. 50 yılını Afrika Gombe’de farkında olmadan Ankebut 20. ayetin emrettiği şeye adayan Jane Goodall. Ömürlük tabiat ayetlerini okuma kıssası, bir aslında belgeseli, yani yüz kusur saatlik bir görüntünün içinden bu hanımefendinin kıssasını anlatmışlar.

National Geographic kanalına ait bir belgesel bu. Gerçekten de Allah’ın tabiatı nasıl okunur? 50 yıl bir kadın gidip de üstelik de çocuğu kucağında. Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağda Allah’ın tabiat ayetlerine nasıl ömrünü vakfeder… Tavsiye ederim.

İkinci tavsiyem, görsel tavsiyem de var. Insect Wars; böcek savaşları. Karıncaları bir kitap bilip okumak. 2006 yapımı yine National Geographic’den bir belgesel, bunu da tavsiye ederim.

Evet, benim kahramanlarım bölümünde de bir kızımız, bir yavrumuz var. Maksadı gözeterek okuyunca Allah’ın muradı hırsızın elini başkasının malından kesmek ve hırsızlığı önlemekti. Allah bunu emrediyordu aslında, bunu murat ediyordu. Hırsızın elini başkasından kesmeği emrediyordu. Fakat nice hayatları, nice özgürlükleri, nice iradeleri ve milletinin servetini çalan büyük hırsızlar küçük hırsızların ellerini kestiler. Sudi Arabistan’da olduğu gibi. Adına da ‘şeriati tatbik’ dediler. Oysa elleri olmayan birine el kazandırmak Allah’ı daha çok razı ederdi. Ama bunu hiç mi hiç akıl edemdiler. İşte bu da akıl edenlerin. Yarın bir gün sizin çocuğunuza da lazım olabilir, onu söyleyeyim. Hassasiyete bakar mısınız? Bu bir biyonik kol, bu bir biyonik kol. Doğuştan iki eli iki kolu olmayan bir yavrumuz ve bu biyonik kol, gönlüm isterdi ki Allah’ın Kur’an’daki bu “ayetleri keşfedin” emrine dayanarak şunu alnı secdeli biri keşfetmiş olsaydı. Anlatabiliyor muyum? Sizin gönlünüz istemez miydi? Nelerle uğraştığımız ortada.

Efendim, bugünlük de bu kadar. Hepinize teşekkür ediyorum, zahmet buyurdunuz geldiniz. Allah kabul etsin. Rabbim ayetlerini hakkıyla anlamayı, tutmayı, yaşamayı nasip etsin. Bir dahaki derste Siretü’l-Kur’an’da buluşmak üzere Allah’a emanet olun.

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp