Siretü’l Kur’an 1. ders metni

Siretü’l Kur’an 1. ders metni


Siretü’l Kur’an 1. ders metni

 

Siretü’l-Kur’an – 1. ders – İlkeler ve dersin usulü – 14.10.2018

Hepinizi selamların en güzeliyle selamlıyorum. Dünyanın neresinde insanlar birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa; esselamu aleykum, sabahu’l-hayr, good morning, guten morgen, bonjour, buongiorno, selamat pagi, ohayo gozaimasu, zao en, jin dobre, yuragen, habari… İnsanlar birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa benim de herkesi öyle selamladığımı var saysınlar. Zira selam barış parolasıdır ve İslam barıştır.

İslam üç anlama gelir; silmselamet ve teslimiyet. Arap dil felsefesinde bir kelimenin kökenine en yakın olan anlam o kelimenin kök anlamına en yakın anlamdır. ‘Silm’in barış anlamı en kök anlamdır. Eğer kelimenin harf sayısı ne kadar artarsa kök anlamdan o kadar türevleşir, uzaklaşır. Selamın ikinci anlamıdır kurtuluşTeslimiyet daha öte anlamıdır, üçüncü anlamı. Dolayısıyla İslam küresel bir barış projesidir ve bu proje Allah’ın projesidir.

Tüm peygamberler gönüllü barış elçileridir. İslam’a teslim olmuş tüm müminler de yer yüzünün gönüllü barış elçileridir. Bu barış; insanın aklıyla kalbi, duygusuyla düşüncesi, dünyasıyla ahireti, içiyle dışı, eylemiyle niyeti, bireyle toplum, bireyle insan, bireyle insanlık, insanla toprak, insanla hava, insanla su, insanla kâinat, insanla varlık arasındaki barıştır. En küçüğünden en büyüğüne kadar her şeyiyle barış içinde yaşamaktır. Dolayısıyla buradan insanlar birbirlerini nasıl selamlıyorlarsa bendenizin de öyle selamladığını var saysınlar herkese selamlar, hayırlı günler ve hayırlı dersler diliyorum.

Değerli kardeşlerim bugün burada bir maratona çıktık. Burası Akabe Vakfı. “Akabe” zor yokuş demek. Hem yokuş hem de zor. Dolayısıyla Beled sûresinde geçtiği gibi zor yokuşun her aşamasını sayar Kur’an:

  1. Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmak;
  2. Veya açlık gününde (muhtaçları) doyurmak;
  3. (Mesela) yakını olan bir yetimi,
  4. Ya da evsiz barksız, yurtsuz yuvasız bir düşkünü…

Dolayısıyla orada dört etap sayar. Gördüğünüz gibi bu dört etabın dördü de aslında insana ikramdır. Yani insanın insana ikramını zor yokuş üzerinden tanımlayan bir Kur’an ile karşı karşıyayız.

Dünyanın her tarafında her dinden, her inançtan, her mezhepten, her ırktan, her renkten yetimleri var. Yetimi ayırmamış Kur’an, sizin yetiminiz ötekilerin yetimi diye. Yetim ayrılmaz çünkü. Kur’an yoksulu da ayırmamış, bizim açlarımızı doyurun öbür açları doyurmayın, sizden olan açları doyurun sizden olmayan açlara ekmek koklatmayın dememiş. Yine Kur’an ‘sizden olan düşmüşleri kaldırın ama sizden olmayanlara bir de siz vurabilirsiniz’ dememiş. Bunlarda ayırım yapmamış. Onun için Kur’an’ın bakış açısı bütün bir insanlığa yönelik bir şefkat hareketi, bir merhamet payı… Onun için dört etaplıydı.

Biz burada üç etaplı bir koşunun, yolculuğun bugün üçüncü etabını başlatıyoruz. Malumunuz ilk etabımız Tefsir dersleriyle başlamıştı. 1992 yılında yine ekim ayında (İstanbul’un Fatih ilçesinde) Malta Boyacı Kapısı Sokak’ta mahrumiyet içerisinde başlayan dersler, 2008 yılının haziran ayında hitama ermişti. ‘Hitamuhu Misk’ olsun demiştik.

2008 yılının yine ekim ayında başlayan Esmau’l-Husna derslerimiz -beş yıllık bir ders sürecinden sonra- 2013 yılının haziran ayında tamamlanmıştı. On altı yıl artı beş yıl. Yirmi bir yıllık bir maraton. Bendeniz gençtim. Saçım sakalım simsiyahtı. Üzüm gibiydi. Şimdi gördüğünüz gibi saçım kalmadı, sakalım da ağardı. Yaşlandım. Ama yine huzurunuzdayım. Yaşlılık kötü bir şey değil, kurursam kötü olurdu. Kuruluktur iyi olmayan şey, yaşlılık değildir. Yaş olan canlı demektir, cansızlar kurur. Onun için yaşlı canlı demektir. İhtiyar, iradesini tam kullanan demektir. Onun için köhnemeyelim, ihtiyar olalım; yaşlanalım ama kurumayalım. Tam burada üçüncü maraton şimdi başlıyor: Siretü’l-Kur’an.

Siretü’l-Kur’an derslerimiz bir usulü olan dersler, bir yöntemi olan dersler, bir metodolojisi olan dersler. Metodoloji ve usul olmadan olmaz. Kaldı ki bir şeyi usulüne uygun yapıyorsanız, önce bir usul koymanız lazım. Ölçmeniz ve değerlendirmeniz için önce bir yöntem koyarsınız; yönteminize ne kadar uyup uymadığınıza bakarsınız, öyle ölçüp değerlendirirsiniz. Biz de bugünkü derste, ilk derste inşallah Siretü’l-Kur’an’ın “usulünü; “niçiniˮni, “nasılıˮnı, “nedeniˮni, “neˮsini, “neredeˮsini ifade etmeye çalışacağız. Önce ilkelerini şöyle bir gözden geçirelim.

Siretü’l-Kur’an’ın İlkeleri Nelerdir?
Yalan değil gerçek.

Niye bu ilkeye ihtiyaç duyduk? Zira yalanı din haline getirmiş bir topluma dönüştüğümüzü siz de görüyor olmalısınız. Buna itiraz eden var mı? Yalan ve iman bir arada olmaz. İkisi bir arada bulunmaz. Yalan varsa iman gider. İman varsa yalan gider. Yalanın en masumu sıradan yalanlardır. Gerçi masum yalan olmaz. Ama yalanın en kötüsü, en tehlikelisi, en zararlısı içine Allah, peygamber, din ve iman karıştırılan yalanlardır. Zira bir yalanın içine Allah’ı katıyorsanız eğer ve hattâ Allah adına yalan söylüyorsanız eğer, bir yalanın içine peygamberi katıyorsanız eğer, dini, imanı katıyorsanız eğer, siz dininizi ve imanınızı da yalan sayıyorsunuz demektir! Bir dindarın kendi dinine bundan büyük kötülük yapması düşünülemez.

Hele vahiy üzerinden sevgili Resul’ümüzü anlatacaksak, bu, yalan üzerine bina edilemez. Yalan üzerine hakikat bina etmek; buz üzerine gökdelen yapmaktır. Buz üzerine gökdelen yapılabilir. Dilerseniz kuzey kutup bölgesinde böyle bir şey yapabilirsiniz. O zaman bir şey daha yapmanız lazım; güneşe tutuklama çıkaracaksınız. Güneşi tutuklayacaksınız. Güneşe düşman olacaksınız. Ya güneş buralara da gelirse, buralara da değerse diye düşman olacaksınız. Onun için yalan üzerine bina yapanlar güneşten haz etmezler. Güneşi örtmeye kalkarlar. Neden? Zira yalanın üzerine yaptıkları o buzdan temel güneşi görünce erir.

Hurafe değil hakikat.

Hurafe aslında dinden olmayıp, dine karıştırılan her şey. Bu anlamda dinin sahibi Allah’tır. Biz değiliz. Peki biz nesiyiz dinin? Talibiyiz. Biz talibiyiz. Sahibi değiliz. Dolayısıyla dinin sahibi olan dindarlar dinlerini istedikleri gibi azaltırlar, çoğaltırlar, eğerler, bükerler, içine istediklerini katarlar, canlarının istediklerini… Yani dinlerini bir salataya çevirebilirler, biraz ondan, biraz ondan, biraz ondan katabilirler ama din Allah’ınsa siz de içine bir şey katmak istiyorsanız o zaman siz Allah’tan rol çalmış olursunuz! O din, din olmaktan çıkar. İşte hurafe o, hurafe aslında dinin kanseridir. Hurafe iman kanseridir. Hurafe bir imanın içine girerse sağlıklı unsurları da yok eder. Önce dokuyu, sonra organı sonra bütün bedeni yok eder, iflas ettirir. Onun için hurafe değil hakikat.

Peki hakikat görece bir şey değil ki sana bana göre hakikat olsun. Zaten sana bana göre olmaya başladığında hakikat olmaktan çıkar. Onun için vahyin hakikatlerini Allah’ın din dediği şeyleri burada katmadan, eğmeden, bükmeden, zamlamadan, ilave etmeden, eksiltmeden de iletmeye, duyurmaya, söylemeye çalışacağız.

Safsata değil anlam.

Din söz konusu olduğunda mugalata çok olur, mugalata safsatadır, safsata Yunanca asıllı bir kelime, sofistler işte onu yapıyordu, onun için sofist dediler. Ne demek safsata? Şu; bir şeyin hakikat olup olmadığına bakmaksızın retorik yaparak, onu karşıdakine belagatle, lafazanlıkla, laf kalabalığıyla, laf ebeliğiyle kabul ettirmektir. Yani artık karşınızdakine ‘aman sus, tek para vereyim sus, tamam, senin dediğin olsun’ dedirtmektir âmiyane tabirle. Bunu da yapmayacağız. Zira ilkemiz anlamdır.

Anlamın içinde olacağız.

Neden? Zira Allah demek anlam demektir. Yer çekimi yasası daha yaratılmamışken anlamlılık yasası vardı. Zira Allah’ın var ettiği her şeyde bir anlam vardır. Biz o anlamın peşindeyiz. Anlamı arayacağız. Anlamın karşıtı anlamsızlık. Tıpkı hakkın karşıtı bâtıl olduğu gibi. O nedenle anlamın peşinde olacağız ve soracağız; bunun anlamı nedir? Soracağız bu âyetin anlamı şudur da, şunu dedi de ne demek istedi? Maksadı nedir? Bu da anlamın bir parçası. Soracağız Allah Resulü şöyle davrandı bu âyet inmeden evvel, indikten sonra ise davranışını şöyle değiştirdi. Bunun anlamı nedir? Bu âyetin indiği toplumda şöyle bir davranış vardı. Bunun anlamı nedir? Bu davranışa karşı Kur’an’ın geliştirdiği eğitim yöntemi nedir?

Peki bu anlamı bulduktan sonra ne yapacağız? Kendi şimdi ve buradamıza, programımıza taşıyacağız. Bugüne taşıyacağız. Zira o anlam bize lazım. Çünkü biz de hayatımıza anlam katacağız. Allah’ın âyetleri üzerinden anlam katacağız, Allah’ın âyetlerinin hayatına anlam kattığı ilk muhatap olan Resul’ümüz üzerinden anlam katacağız. Yine ilk Kur’an neslinin hayatına kattığı anlamdan anlam katacağız. Bu ne demektir? Bu şu demektir; Kur’an’ı kendimize çağdaş kılacağız, Resul’ü kendimize çağdaş kılacağız. Biz buradan kalkıp 1440 sene öncesine gidemeyiz. Peki ama ne yapabiliriz? İlkeleri tespit eder, ahlaki kuralları tespit eder, onları alır bugüne getiririz. Dolayısıyla bunu yapmak için de o anlamı, o özü bulacağız, o getireceğimiz şeyi bulacağız.

Yargılamak değil, anlamak ve ders almak

Bir başka ilkemiz biz buradan yargılamayacağız. Maalesef bizim Şark toplumunun, bu coğrafyanın, Müslüman coğrafyanın en büyük problemi başkasının yargıcı olmak, başkalarını yargılamak. Kendi muhasebesini yapmayan, yapmaktan kaçan, kendi hesabını vermekten kaçan insanlar kendi dışındaki herkesi yargılamak için hazır kıta beklerler. Biz bırakınız kendi içimizden bazılarını, Kur’an’da okuduğumuz olumsuz örnekleri bile yargılamayacağız. Ne yapacağız? Kur’an’ın o konudaki yargısına eyvallah deyip, Kur’an’ın yaptığıyla yetineceğiz. Kıymete kanaat edeceğiz. Onun için anlamaya çalışacağız ve tabii ders alacağız. Zaten bu konuşmaların, bu derslerin adı “ders”, gördüğünüz gibi. Onun için sizden istirhamım şu; buraya vaaz dinlemeye geldiğini düşünenler varsa onlara rica ediyorum zahmet buyurmasınlar. Gerçekten diyorum. MâşâAllah, bu memlekette vaazdan bol bir şey yok. Ekranlardan üzerinize vaaz boca ediliyor. Dolayısıyla onlarla yetiniyorsanız en yakın camiye gidersiniz. Ama buraya vaaz dinleyeceğinizi var sayarak gelmeyin.

Ben önce kendime anlatıyorum. Kendim ondan ders almaya çalışıyorum. Burada paylaşım yapmak için huzurunuzdayım. Yani bir şeyleri paylaşma sorumluluğunu yerine getiriyorum. Bunun adı paylaşımdır. Dolayısıyla sizi ne ile donatıyorsam, kendimi de onunla donatıyorum. Sizi neye buyurun diyorsam önce kendime ‘sen ona buyur ey Allah’ın Mustafa kulu’ diyorum. Onun için burada yaptığımız şeyin adı ders. Ders ne zaman ders olur, biliyor musunuz? Öğrendiklerimizden ders alırsak ders olur.

Tüm rivayet ve tarihî malzemeye eleştirel akılla bakmak.

Eleştirel akıl bugün Müslüman Şark’ın, Müslüman Doğu’nun maalesef kaybettiği bir yeti, bilgi, meziyet. Eleştirel akıl aslında Allah’ın bize her gün emrettiği, hattâ her saat emrettiği, her dakika emrettiği bir şey. Nereden çıkarıyorum? Fatiha’dan çıkarıyorum. “İhdina’s-sırâta’l-mustaqîm; bizi dosdoğru yola yönelt.” Şimdi; insan hayatının içinde Allah’ın huzurunda olduğu, sembolik olarak durduğu bir şey varsa o da namazdır. Şimdi, vahye iman etmişsiniz, Allah’a iman etmişsiniz, ibadet ediyorsunuz, Rabbinizin huzurunda durduğunuzu zannediyorsunuz ve orada şunu söylüyorsunuz: “Bizi dosdoğru yola yönelt.” Şimdi sen dosdoğru yolda değil misin de yöneltiliyorsun? Allah’tan bir tek şey istiyorsun Fatiha’da. Tek bir talebin var; Allah’tan dosdoğru yola yöneltilme talebi. Ve Allah sana bunu her vakitte, her rekâtta yapmanı istiyor. Bizi dosdoğru yola yönelt…

Yani bir garanti belgesi yok mu cebinizde? Kurtuluş belgenizi taşımıyor musunuz? Papazlar endüljans dağıtırlardı, cennet belgesi, cennet garanti belgesi. Peki siz cebinize cennet garanti belgesini koymadınız mı ki “bizi dosdoğru yola yönelt Allah’ım” diye dua etme gereği duyuyorsunuz? Demek ki mümin cebinde cennet garanti belgesini taşıyamaz. Yok böyle bir garanti belgesi. Şu an dosdoğru yolda olabilirsiniz ama yarına dosdoğru yolda olarak kalkacağınızın garantisi nedir? Hareket edeceğiniz, eylem yapacağınız için şu vakitte, sabah namazını kılarken dosdoğru yolda olabilirsiniz. Ama öğle vakti girdiğinde dosdoğru olmayı bırakabilirsiniz. Yanlış işler yapabilirsiniz. Yanlış düşünebilirsiniz. Yanlış eğilim gösterebilirsiniz. Yanılabilirsiniz. Bu mümkün, insanız, bunu yapabiliriz. Bu da geniş oldu bakın, hemen biraz daha daraltalım aralığı: Bir vakit önce dosdoğru idiniz ama içinizde bir vakit sonra yanılabiliriz. İkinci bir rekât sonra yanılabiliriz. İkinci rekâtta da yani iki rekât aralığı kadar dahi bir zaman varsa yanılmamız için yeterlidir. İşte bunun için bütün bir tarihî malzemeyi eleştiren akla sunacağız.

Eleştiren akıl nedir? Eleştirel akıl elemektir. Yani elinizde bir eleğiniz, bir kalburunuz, bir gözeriniz ne ise işte ne eleyecekseniz; ceviz eleyecekseniz ona göre, nohut eleyecekseniz ona göre, un eleyecekseniz ona göre bir şeyiniz olması lazım ve eleğinizin delikleri olması lazım. Deliksiz elek olmaz. Bir kısmı altına gitmesi lazım, bir kısmı üstte kalması lazım. Yani “Huz mâ safâ, da’ mâ keder.” İşe yarayanı alıp yaramayanı almamanız lazım. Elemeniz lazım. Peki elemeyenler ne yaparlar? Pirinci taşıyla yerler! O zaman dişlerini kırarlar. Taşlı pirinç dişinizi kırar, dişinizden olursunuz, sorun değil dişçiye gider yaptırırsınız. Ama imanın içine girmiş taşlar, hurafeler, yalanlar imanınızı kırar. İşte o zaman ne yaparsınız? Yani dişçi kadar kolay mıdır iman tamir ettirmek. Onun için tüm tarihî malzemeyi eleştirel akılla ölçeceğiz biçeceğiz. Ve o eleştirel aklı inşa eden de mutlaka fıtrat olacak, vahiy olacak.

Duygusal değil akıllı bakış.

Akıllı bir bakışımız olacak duygusal olmayacak. Biz maalesef Müslüman Şark olarak limbik sisteme bağladık, otomatiğe, limbik sistem alt beyindir, bir de üst beyin var. Bu çıkıntı, frontal lob, bir de üzerine gerilmiş bir file var. O bizi insan eden şey. Alt beyinse diğer canlılarla, hayvanlarla paylaştığımız beyin. Alt beyin hormonlarla çalışır. Öfkeyle, korkuyla, tutkuyla, şehvetle çalışır ve dahasıyla… Dolayısıyla öfkeyle tutkuyla şehvetle korkuyla çalışan bir alt beyin eğer sizi yönetmeye başladıysa tüm eylemleriniz ya öfkenin ya tutkunun ya şehvetin ya korkunun eseri olacaktır. Yani ya korkuya kul oluruz ya şehvete kul oluruz, ya öfkeye kul oluruz, ya tutkuya kul oluruz ama Allah’a kul olamayız! Kulları da kul ederiz.

Onun için duygusal bakış dediğin işte hormonların yönettiği bir insan tipi. Bu bakışın en tipik özelliği ön yargılarla örülmüş olması. Ön yargı öğrenmez, öğrenime kapalıdır. Ölü kimdir? Nefes almayan değildir, öğrenmeyendir. Evet. Öğrenmek yeni bir insan olmaktır. Öğrenmek aslında hakiki tövbedir biliyor musunuz? Zira daha önce bildiğinizi zannettiğiniz yanlışları terk edersiniz ve doğrusunu öğrenirsiniz. Onun için terk ettiğiniz şey tövbedir işte. Dolayısıyla öğrenmek aklın tövbesidir.

Sonuçları üreten nedenler üzerinde durmak.

Müslüman Şark sünnetullaha iman etmiyor. Müslüman Şark’ın, Doğu’nun iman ettiği Allah hâşâ şapkadan tavşan çıkaran bir Allah’tır. Hiçbir kuralı yok, hiçbir ilkesi yok, hiçbir prensibi yok, hiçbir sünneti yok, hiçbir kanunu yok. Kafasına ne geliyorsa onu yapan… Ne eserse kendi öyle yapıyor ya… Onun için “kişi kendinden bilir işi” derler. Öyle bir varlık uydurmuş, adını Allah koymuş! Oysa ki “We len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ.” (Ahzâb 33:62, Fetih 48:23), “We len tecide li sunnetillâhi tahwîlâ.” (Fâtır 35:43). Tekrar tekrar gelir bu, Kur’an’ın en kesin cümleleridir. “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik, bir bozulma, bir dönüşüm bulamazsın.”

Dolayısıyla sünneti olan bir Allah’tır O. Kuralları olan, ilkesi olan bir Allah. Yani sırat-ı müstakimde olan bir Allah. Allah sadece bizi sırat-ı müstakime çağırmıyor, kendisi de sırat-ı müstakimde. Onun için; “İnne Rabbî alâ sırâtın musteqîm: Benim Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir.” (Hûd 11:56). Âyete bakar mısınız? Evet. Yine Rabbimiz bir başka âyette Kendisinin takva ehli olduğunu söylüyor. Takva ehli. Bizi takvaya davet ediyor değil mi? Biz Allah’ın da takva ehli olduğunu öğreniyoruz; “Huwe ehlu’t-taqwâ; O, takva ehlidir, mağfiret ehlidir.” (Müddesir 74:56). Yani ne demek? Kimse hesap soramaz ama yaptıklarını sorumlu olarak yapar, yani kimse hesap soramaz O’na, ama her yaptığını kendi gücüne yenilmeden yapar. Allah gücünün mahkûmu değil, gücünün hâkimidir.

Yorumu mutlaklaştırmamak.

Biz insanız burada konuşuyoruz. İnsan nisyan ile malûl. Hata yaparız. Benim sözlerimi dinlerken de lütfen eleştirel bir akılla dinleyin. Fakat eleştirel akıl oturduğumuz yerden, bilgi edinmeden fikir edinmek, goygoy yapmak, sosyal medyadan cehalet pazarlamak değil. Nedir eleştirel akıl? Karşınızda konuşandan daha fazla araştırıp daha iyi bilip onun eksiği var ise tamamlamak. Dolayısıyla bu anlamda yorumumuzu mutlaklaştırmamak durumundayız. Mutlaklaştırırsak eğer yorumu; mutlaklaştırılan yorum âyetleştirilmiştir. Eğer yorumunuzu âyetin makamına koyacaksanız âyeti nereye koyacaksınız?

Onun için ‘bizim söylediğimiz her şey doğrudur’ diyen yalanın en büyüğünü söylemiştir. Bunu Allah’tan başka kimse söyleyemez! Dolayısıyla ‘ağzından çıkan şey hakikattir’ dediğinizde ‘bu Allah’tır, değil mi’ deriz hâşâ. Yani O Allah’a ortak koşmuş oluruz. Dolayısıyla bizler de yanılırız hata ederiz, dilimiz sürçer, bazen yanlış yorumda bulunuruz. Yanlışlarımızı fark edersek düzeltmemiz lazım, düzeltiriz. İnsan olmamız bunu gerektirir. Onun için hiç kimsenin yorumunu mutlak hakikat gibi tasarlamak doğru değildir. Bizim için de geçerli.

Vahyi istismar etmemek ve sloganlaştırmamak.

Vahyi istismar etmek deyince aklınıza bir örnek geliyor değil mi? Hani Sıffin’de Hz. Ali’ye karşı isyan eden Şam valisi yine Amr bin el-Âs’ın önerisi üzerine mızrakların ucuna Kur’an sayfaları takmışlardı, değil mi? Mızrağının ucuna Kur’an sayfasını takmak nedir biliyor musunuz? İstismarın dibidir. Esasında bir kimse saydığı bir şeyi istismar edemez, istismar ettiği bir şeyi sayamaz. Ne diyordu Kindî? Rahmet olsun ona; “Bir insanın sattığı kendinin değildir, satın alanındır.” Allah satan, peygamber satan, din satan, iman satan birinin dini yoktur, Allah’ı yoktur. İmanı yoktur diyordu. Niye? Çünkü satmıştır. Sattığı kendinin değildir, alanındır. Onun için tezgâhında iman satan birini gördüğünüzde kaçın, kaçın, kaçın. Şeytandan uzaklaşır gibi uzaklaşın. Çünkü sattığı kendinin değildir. Eğer saygı duysa satmazdı. Saygı duysa istismar etmezdi. Saygı duyan istismar etmez. Onun için iman ettiği bir şeyi istismar eden ona saygı duymuyor demektir.

Bir kişi inandığına nasıl saygısızlık yapabilir? Allah Resulü’ne biz iman ediyoruz, onun Allah’ın peygamberi olduğuna iman ediyoruz, nasıl saygısızlık yapabiliriz? Bir de onun söylemediği şeyleri onun ağzından söylemeye kalkarız? “We sellimû teslîmâ” budur işte. Ahzâb sûresinin (33) 56. âyetinin en sonundaki “onu her türlü şaibeden uzak tutun” emri budur işte.

Elçi’yi vahyin koyduğu yere razı olmak.

Resul’ümüzü Rabb’imiz bir yere koymuş mu? Koymuş. Kimdir o? Önce insandır. “Qul innemâ ene beşerun; De ki; ben sadece bir beşerim.” (Fussilet 41:6). Bir insan, ölümlü bir varlık, ne var ki ona vahyolunuyor. Dahası o ölür veya öldürülebilir. “Efein mâte ew qutile’n-qalebtum alâ a’qâbikum…: Ölür ya da öldürülürse ökçelerinizin üzerinde dönecek misiniz?” (Âl-i İmran 3:144). Dahası ona Kur’an’da sekiz yerde “günahına tövbe et” emri geliyor. Düşünebiliyor musunuz? Bugün kendini peygamberden daha yukarı makama koyanlar veya koyduranlar önüne bir tanesi gelse de efendi hazretleri günahına tövbe et dese onun başına gelecekleri biliyor musunuz? Sadece bu kadar söyleyelim. Rabbimizin elçiyi koyduğu bir yer var o yere razı olalım, kıymete kanaat edelim.

İlkelerimiz bunlar değerli dostlar. Evet. Niçinlerimiz var. Yöntemimiz metodolojimiz içerisinde niçinleri de açıklayalım. Yine mi din? Dinden gına geldi diyenlere bir çift sözüm var. Böyle diyenler var mı diye sormazsınız değil mi? Gençler özellikle gerçekten de aman dinse ben almayayım modundalar. Zira üzerlerine din boca ediliyor. Ekranlardan edildi, toplumda edildi, okulda edildi şurada burada edildi. Kürsülerden edildi, cumalarda edildi. Ama boca edilen bu din ne onun adına uyuyor, ne onun fıtratına uyuyor, ne onun hayatına uyuyor. O din, anlatanların hayatında görülmüyor bir kere. O din hayatla savaşıyor. İnsanlar nasıl olsun da hayatla savaşan bir dinden yana olsunlar? Ya hayatı ya da dini seçeceksin! Akılla savaşıyor bu anlatılan din. Yani o dine uysa aptal olması lazım. Ahmak olması lazım, delirmesi lazım. Dolayısıyla böyle bir arada sıkışmışlık, arada kalmışlık yüzünden ‘gına geldi’ diyenlere ben de aynısını diyorum, bana da gına geldi. Milletin üzerine din boca ederek aslında ikram etmiyoruz. Peki ne yapıyoruz? Zulmediyoruz!

Aslında gına geldiğimiz o din Allah’ın değil. Çünkü Allah’ın dini hayatla savaşmaz. Hayatın sahibi kimse dinin sahibi de odur. Aynı kaynaktan gelen iki şey birbiriyle çatışmaz ki. Dolayısıyla eğer çatışıyorsa biri yanlış bir kaynaktan gelmiş demektir. Onun için o Allah’ın dini değildir. Allah’ın dinini öğrendiğimizde ancak farkı idrak ederiz, anlarız. Allah’ın dinini öğretecek yer de Allah’ın kelamıdır, başkası değil. Bu anlamda gerçekten de sıkıntı büyük. Bu sıkıntı eğer biz neşter vurmazsak, birileri eğer elini, yüreğini, zihnini taşın altına sokmazsa, eğer yük almazsa eğer emek vermezse, risk almazsa gerçekten de bu sıkıntı giderek daha da büyüyecek ve yeni nesiller ‘ben almayayım, o dinse o senin olsun’ deme noktasına geleceklerdir! Onun için bu dersler işte bu yüzden önemli ve bu dersler inşâAllah bu sorunu hep dikkate alarak işlenecektir.

Dindarlığı çoğaltmak için değil insanlığı çoğaltmak için Siretü’l-Kur’an. Lütfen yanlış anlamayın. Müslüman Şark’ın dindarlara ihtiyacını görmüyorum, öyle bir ihtiyaç yok, din akıyor her tarafından. Ama insanlığa ihtiyaç var. Niye dindar olan herkes iyi insan olur mu? Olmadığının en güzel delili de ortada. Alın ortada. En dindarlarımız kendine cennet hazırlamak için dünyayı cehenneme çeviriyor. Bakınız yalan söyleyeceği zaman Allah’ın adıyla konuşuyor. Bakınız yüreği o kadar rahat ki eğer cennetin anahtarını eline verseniz kendi grubundan kendi tarikatından kendi mezhebinden kendi meşrebinden başka hiç kimseye koklatmayacak.

Adaletsizlikte dibi vurmuş. Merhamet ve vicdan sıfırlanmış. Hakkaniyet yok. İnsaniyet yok. Dolayısıyla liyakat ve ehliyet de yok, kalite de yok. Bütün bunların olmadığı yerde dindarlık olsa ne olur? O neyin dindarlığı olur? Onun için dindarlığı çoğaltmak için değil insanlığı çoğaltmak mühim. Onun için o sözü her zaman söylüyorum, dindarlığını Allah’a göster bana insanlığın lazım. Çünkü o insanlığa muhtacız ve o insanlığı göremiyoruz. Bu manada bu derslerin niçinlerinden biri insan olmadan Müslüman olunmaz sözümüzdür. Evet insan olunmadan Müslüman olunmaz. Bunun en büyük delili Kur’an’da hem Bakara sûresinin (2) 2. âyeti hem de Beled sûresinin (90) 11 ilâ 17. âyetleri, özellikle 17. âyetidir: “Sümme kâne minellezîne âmenû…: Önce açı doyur, sonra yetimi güldür, sonra düşmüşü gözet, sonra yoksulu gözet, ondan sonra iman edenlerden ol.” Farkında mısınız? Âyetler suratımıza tokat gibi çarpıyor aslında ama fark ederseniz.

Bakara sûresi, âyet 2: “Zâlike’l-Kitâbu lâ raybe fîh, huden li’l-mutteqîn; İşte bu Kitap, içinde hiçbir şüpheye yer olmayan bir kitap…” Evet, neymiş? Müttakiler için hidayettir. Yani sorumluluğunu bilenler için hidayettir. Hidayete erenler sorumluluğunu bilir değil sorumluluğunu bilenler hidayete ererler. Buyurun öncelik sırasına, sorumluluk bilincinde. Sorumluluk bilinci sizi hidayetin kapısına götürür. Öyle demiş ya Sa’sa’a bin Nâciye: “Ya Resulullah, benim ömrüm şirk içinde geçti, fakat ben nerede bir kız çocuğunun gömüleceğini duysam gider onu gebe iki deve verirdim -gebe iki deve son model mersedes demek, iki tane- ve o kız çocuğunu alır kurtarırdım. Bugüne kadar yaklaşık 360 kız kurtardım ya Resulallah. Benim için cahiliyemde yaptığım bu şeylerden dolayı var mı bir şey, yoksa boşa mı gitti? Allah Resulü çok ilginç bir cevap verir: “İşte sen o yaptıklarının, o sorumlu davranışlarının sonucunda bugün imanın kapısına geldin.”

Evet. Din daha ahlaklı insan yetiştirmeyecekse, daha merhametli insan yetiştirmeyecekse, daha şefkatli insan, daha adil insan yetiştirmeyecekse, daha kaliteli insan yetiştirmeyecekse o dinin yetiştireceği tek şey daha holigan bir tiptir. Bir dine en büyük kötülüğü o dinin düşmanları değil o dinin holiganları yapar!

İnsanın daha iyi olduğu insanlık süreci için Siretü’l-Kur’an derslerini işleyeceğiz inşâAllah.

Neden?

Nedenlerimiz var. Bu neden sorusunun cevabını vermek için söyleyeceklerimiz var. Peygamber dindarlar eliyle öldürülmüş, yerine sahtesi konulmuştur. Bir peygamber iki şekilde ölebilir. Birincisi; öldürülebilir, bizatihi fizikî varlığına bir saldırı olur. Geçmişte Yahudiler, İsrailoğulları yirmiye yakın peygamberlerini katlettiler. Bundan eski ahitte de söz edilir. İşaya Peygamber bölümünü okuyun, Yeremya Peygamber bölümünü okuyun. Zekeriya Peygamber, Yahya Peygamber… Yahya peygamberin durumu ortada. Dolayısıyla bir peygamber fizikî şekilde öldürülebilir. İkincisi; bir peygamberin misyonu öldürülebilir.

Şunu sorsam size ne dersiniz? İki öldürmeden, iki cinayetten hangisi daha büyüktür? Misyon değil mi? Bir peygamberin misyonu peygamberi peygamber yapan şeydir çünkü. Yani Allah Resulünü Allah Resulü yapan Abdullah oğlu Muhammed olması değil ki. Eyvallah, vahiydir. Dolayısıyla vahyi çekin alın, geriye ne kalır ki? Elçi, elçi olduğu için peygamberdir. Elçilik yaptığı şey ise vahiydir. Elçiliğini, elçilik görevini elinden aldıktan sonra geriye bir peygamber kalmaz ki. Onun için bu anlamda peygamberin misyonu öldürülmüş, onun için etine kemiğine, türbesine, sakal teline, saç teline, kefenine, hırkasına, elbisesine sarılmıştır.

Neden Peygamber’in misyonu gömülürken hırkası bayrak yapılıyor? Neden Peygamber’in bıraktığı vahiy öksüz, yetim, tek başına, mehcur bırakılırken Peygamber’in kılına tapılıyor? Allah Resulü buna razı olur mu? Allah’ınızın aşkına. Peygamber’in hırkasını ilk defa fetişleştiren kişinin kim olduğunu tarihte iyi biliyoruz. Otuz bin dirhem verip de hırkayı Kâ’b b. Züheyr’in ailesinden alan Şam Valisi onu sırtına takıp tahtına oturmuştu! Dolayısıyla kimlerin, kimlerin sünnetini takip ettiği görüyoruz. Allah Resulü’nün sünneti mi yoksa cebbar ve zorbaların sünneti mi? Bunu görüyoruz.

Kur’an Kur’an’sız Müslümanların elinde yetim ve öksüz kalmıştır da ondan bu derslere ihtiyaç var. Evet. Kur’an yalnız bırakılmıştır. Öksüz ve yetimdir. Mehcurdur. Onun için bakın şöyle, her kitabın etrafında dostları var. Her kitabın etrafında mebzul miktarda savunucusu var. Dokunamazsınız, dokunanı yakarlar. Falan üstadın kitabının etrafında binler, on binler kale gibi olmuştur, dokundurtmazlar. Falanca şeyhin kitabı, falanca hocanın kitabı, falanca üstadın kitabı…

Peki Allah’ın Kitabı’na neden dokunuluyor? Ona dokunabilirsiniz! Sorun yok! Zaten garip. Her kitabın etrafında mebzul miktarda bir kitlesi vardır ama vahiy garip, vahiy öksüz. Hattâ bırakın onu, vahye sarılmaya çalışanları bizzat vahye inandığını iddia edenler boğmaya çalışır! Bu nasıl bir şeydir? Onun için bu noktada Kur’an yetim, öksüz, kimsesiz ve sahipsiz kalmasın.

Siretü’l-Kur’an; Kur’an’ın hayat yolculuğu demek, siyer, seyir, seyir defteri, seyrüsefer, seyyar satıcı… Türkçemizde bu ifadeler de hep yerleşmiştir. Yolculuk demektir. Siretü’l-Kur’an; Kur’an’ın hayat yolculuğu. Peki kitaplar yolculuk yapar mı? Yapmazlar. Kitapların ayağı yok, yürümezler. Peki kitaplar nasıl yolculuk yaparlar? Hayatına anlam kattığı insanlar üzerinden yolculuk yaparlar. Kur’an’ın hayatına anlam kattığı ilk şahsiyet Allah Resulü’dür. Biz Allah Resulü’nün hayatına Kur’an anlamları nasıl kattı? Onu nasıl âlemlere rahmete dönüştürdü bunun yirmi üç yıllık izini süreceğiz inşallah burada.

Yirmi üç yılda hangi kavramı hangi yılda tedavüle soktu? Bu kavramı tedavüle soktuktan sonra ilk muhatabında ne değişti? İlk muhatabı olan Kur’an neslinde ne değişti? Kur’an hangi devrimleri yaptı? Unutmayın Kur’an devrim yapan bir kitaptır. “Devrim” Kur’ani bir ifadedir. Şu’arâ sûresinin son âyeti bunun şahididir. Kur’an’ın devrim yaptığı şeyler o kadar çoktur ki… Şirki devirdi, tevhidi aldı geriye. Zulmü devirdi, adaleti koydu yerine. Şefkatsizliği, kalpsizliği, merhametsizliği devirdi merhamet ve şefkati koydu yerine. Tek adamlığı, despotluğu devirdi; şûrâyı koydu, istişareyi koydu yerine. Mala tapmayı, mülke tapmayı devirdi; infakı, paylaşmayı koydu yerine. O kadar çok şeyi devirdi ki o kadar çok şeyi; kabileciliği, kavimciliği devirdi, cinsiyetçiliği devirdi, her türlü asabiyeti devirdi, liyakati ehliyeti koydu yerine.

Peki ne oldu sonra? Karşı devirme. Kur’an’ın devirdiklerini kaldırıp truva atlarının içinde Müslümanların yüreğinin ortasına getirdiler gittiler. Bunu bazen rivayet edebiyatı üzerinden yaptılar. Bunu bazen tasavvuf adıyla yaptılar. Bunu bazen fıkıh adıyla yaptılar. Bunu bazen Allah’ın Resulü’nün ağzına Kur’an’la çatışan hadis diye sözler koyarak yaptılar. Onun için işte bu noktada biz de Kur’an’sız Müslümanlar eliyle yetim ve öksüz kalmış Kur’an’ın Allah Resulü’nün hayatından nasıl diriltilebileceğini, nasıl ayağa kaldırılacağını, nasıl hayata dönüştürüleceğini göreceğiz.

Örnekler: “Lewlâke…” iftirasını âyet sanan imamlar biliyoruz. İmamlar arasında yapılmış bir kamuoyu yoklamasında %30’u aşkın imamın bunu Kur’an’dan âyet saydığını görmüştüm. “Kur’an’da Teğâbun diye bir sûre mi var?” diye soran ilahiyat profesörleri, düşünebiliyor musunuz? “Bana âyet okuma, beş yüz âyet de okusan nafile!” diyen ilahiyat akademisyenleri var. Yani bana âyet okuma, beş yüz âyet de okusan nafile diyebilen ilahiyatçı yetiştirmek kolay bir şey değil vallahi, gerçekten de kolay bir şey değil!

Onun için hani demişler ya adam ölüyormuş, Bekrî Mustafa da başındaymış. “Ahirette sorarlarsa dünyada ne var ne yok diye, ne diyeyim?” sormuş. “Çok uzun bir şey söylemene gerek yok” demiş, “Bekrî müftü oldu de, gerisini anlarlar.” Onun için, işte bunun için… İçinde Kur’an’dan âyeti yazan defterleri ele geçtiği için falakaya yatırılıp sürülen imamları kimler biliyor? Ben bizzat gördüm. Mustafa bey, ben de çok gördüm diyor oradan. Bana gelen vakalar var. Yani ‘Kur’an âyetlerini anlattım diye hakkımda soruşturma açıldı’ diyen imam var. Dolayısıyla başka bir söze hacet yok. İşte bunun için Siretü-l Kur’an.

Kur’an’da abdest yok diyenler var! Evet, evet. Düşünebiliyor musunuz? Bunu söyleyen, boyu kadar kitap yazmış, Kur’an’da abdest var mı? Yok ki, diyor. Bu adam hiç Kur’an’ı okumamış ama bu memlekette üstat geçiniyor!

Resul’ün hayatına dair bir eser yazıyor vefat etmiş bir büyüğümüz. Şunu söylüyor eserinin başında: “Kur’an’da Allah ondan ismiyle söz etmemiştir, ona ‘habibim’ demiştir.” Kur’an’da Allah ondan ismiyle söz etmiştir. Dört kez söz etmiştir. Hattâ Kur’an’da onun adıyla bir sûre vardır, Muhammed sûresi. Hadi onu okumadın, nerede gördün Allah’ın habîbî; habibim” dediğini? Nerede, hangi âyette? Neresinde Kur’an’ın? İyi ki Kur’an’a bir âyet ilave edememişler yani. İyi ki edememişler.

Eğer Allah Kur’an’ı Müslümanların eline bırakmış olsaydı şu anda Kur’an yok olmuştu! Onun için Kur’an’ı kâfirlerden korumayın, Müslümanlardan koruyun. Büyük zarar verebilirler. O nedenle, işte bunun için Siretü-l Kur’an

Evet. Tefsir dersleri ve Esmau’l-Husna’dan sonra zor yokuş olan akabenin üçüncü etabı olarak Akabe’de, burada bu salonda… -Allah nasip ederse yeni salon bittiğinde ki daha ilk derste çok büyük bir izdiham gördüm, görüyorum. Kardeşlerimiz kusura bakmasınlar gerçekten de bu kadar imkân, ne yapalım ama varını veren utanmamış. Eğer daha fazlasını istiyorsanız yeni salonun bitmesi için herkes serçe parmağının ucunu taşın altına soksun.- Canlı derslerimiz burada olacak. Allah nasip ederse Hilal Tv’den bir sonraki ders yayınlanacak. Yani gelenlere hürmeten böyle olsun istedik. Bir de canlı yayın risklidir. Sadece “içinde aleyhine kullanacağım bir cümle bulayım” diye pusuya yatmış bekleyenlere fırsat doğmasın diye böyle yapmak zorunda kaldık.

Bu dersler sosyal medyadan verilecek ama nasıl verileceğinin ayrıntılarını ben bilmiyorum, onunla ekibimiz ilgileniyorlar, televizyonu da söyledim.

Evet. Ne zaman? İki haftalık periyotlarla toplamda 60 ila 75 dakikalık ders halinde inşâAllah.

Evet, her dersin sonunda bu başlıklar altında sizlere birtakım şeyler ulaştıracağız. Önerileriniz olacak. Dersin içinde işlediğimiz bir konu… Dersleri biraz farklı işleyeceğiz. Gördüğünüz gibi huzurunuzda oturmuyorum. Belki de yaşlanmadığımı, kurumadığımı ifade etmek için bir buçuk saat huzurunuzda ayakta duracağım. Biraz hareketli olsun biraz da gençlere de hitap edeyim istiyorum. Onun için… Hattâ bugün benim için spor bir kıyafet almışlar fakat paçaları yapılmadığı için onunla gelemedim. Dolayısıyla huzurunuza öyle de çıkacağım. Onun için lütfen olgunlar, orta yaş üstü kardeşlerim ‘Yahu bu ne!’ demesinler, gençlerine dua olarak görsünler, katkı ve yardım olarak görsünler.

Onun için önerimiz olacak dersin içinde. Mesela bir konu işleyeceğim, o konuyu etraflıca bir derste veremem ki… O konuda inşâAllah sizlere gerek kitap gerek makale gerek film gerek belgesel birçok atıf malzemesi vereceğim Allah nasip ederse. İhtiyaç olduğu yerde yapacağım.

Uyarılarımız olacak, kusura bakmayın. Uyarı bazen bu salon hakkında olabilir bazen bu bina hakkında olabilir. Bazen arabalarınız hakkında olabilir. Bazen de bizatihi ders hakkında, dersin içeriği hakkında olabilir. Uyarılarımız olacak.

Özlü sözlerimiz olacak. Ondan bir sonraki derse kadar on dört gün o sözü zihninizde askıya asıp, zihninizdeki levhada öyle dursun o söz. İyice bir sindirilsin o söz diye özlü sözlerimiz olacak. Berceste âyetlerimiz olacak. On dört günlük sizin zihninizde dönsün o âyet, tabiri caizse dönen bir görüntü gibi. Yani o dersin âyeti berceste âyeti olsun diye o âyetleri mümkünse ezberlemenizi tavsiye ediyorum, âyet portföyünüz artar. Ayet dağarcığınız gelişir.

Yine teşekkür bölümlerimiz olacak, teşekkür etmemiz gereken gönüllü insanlara katkılara, sponsorlara varsa teşekkür edilecek o bölümde. Dolayısıyla inşâAllah bu bölümlerle derslerimizi sona erdireceğiz.

Nasıl sorusuna cevap olarak da inşallah bundan sonraki ilk dersimiz; coğrafya, iklim, tarih. Yani Siretü-l Kur’an dersi işliyoruz. Bu dersin konusu olan Kur’an nasıl bir coğrafyaya indi? Arabistan yarımadası nasıl bir coğrafya? Arabistan yarımadası içinde Tihame denilen, Kızıl Deniz’e paralel uzanan o uzun vahalar silsilesi nasıl bir yer? Oradaki bölgedeki sadece Mekke civarındaki -mısır patlağı gibi- beş bin kadar volkanik tepenin, tüm yarımadada sayıları on iki bine ulaşan tepenin jeolojik özelliği nedir? Bu jeolojik özelliklerin Kur’an’a yansıması var da onun için. Kur’an’da karşılıkları var da onun için. Hattâ o bölgenin insanının tabiatına yansıması var. O bölgenin insanının davranışına, sosyolojisine yansıması var, ekonomisine yansıması var.  Onun için bu konuyu işleyeceğim inşâAllah.

Daha sonra ikinci ders toplum ve kültür. Üçüncü ders ahlak. Yani Mekke ve civarındaki ahlak. Toplum nasıl bir toplumdu? Kültür neydi? İklim, çöl nedir? Çöl nasıl bir şeydir ki insanını ne yapar, çöl insanı nasıl bir tiptir? Kur’an’da biz çöl insanının izlerini nasıl sürebiliriz? Hidayet ve dalalet kavramlarıyla çöl arasındaki o doğrudan ilişki nedir? Bunları işlemezsek eğer o zaman alt yapısız olarak giriyoruz, anlayamıyoruz. Kur’an’daki bazı hitapları anlayamıyoruz. Bedevi kimdir? Bedeviyi bilmezsek eğer Kur’an’ın bazı âyetlerini sittîn sene, altmış sene çalışsak yine anlayamayız. Onun için bunlar şart.

Yine ekonomi, Mekke civarının ekonomisi neydi? Bu konuda yönelmemiz gereken o kadar çok orijinal bilgi var ki… Mesela Mekke’deki altın yatakları, bölgedeki altın yatakları ve geçmiş tarihlerde bu altın yataklarına gelen yabancı işçiler kimler? Bunlar ne bıraktılar, ne aldılar? Hangi âdetleri bıraktılar? Bakın böyle bir konuyu bulamazsınız hiçbir yerde. Dolayısıyla bir tanesini söyledim. Kim ne alırdı ne satardı? Bölgede hangi ticaret yapılırdı? Bölgeye giren mallar, çıkan mallar? Bu malları satan aileler? Tekeller, tröstler yani karteller nelerdi? Bu karteller kendilerine dokundurtmamak için ne zulümler işliyorlardı? Bunları bilmeden birçok âyeti anlayamazsınız.

Siyaset:

Bölgenin o gün iki süper gücü vardı ve bu iki süper güç dünyayı paylaşmıştı. Ama burayı kim paylaşmıştı? Bu süper güçlerin etkisi neydi bölgede? Bizans ve Sasani İmparatorluklarının bölgede temsilcileri var mıydı? Hattâ Mekke’de temsilcileri var mıydı? Mekke’deki savaş bunlar üzerinden mi yürütülüyordu? Birçok soruyu soracağız ve cevabını vereceğiz…

Din:

Cahiliye dini, şirk dini nasıl bir şeydir? Evet şirk dini. Şunu açıklıkla göreceksiniz, bugün ben söyleyeyim, bir kopya vereyim. Allah Resulü çok dindar bir topluma gönderildi. Müşrikler yer yüzünün en dindar toplumlarından biriydi. Müşrikler yer yüzünün en muhafazakâr toplumlarından biriydi. Atalarının dinini bırakmamak için Allah’ın dinini reddedecek kadar muhafazakâr! Dolayısıyla bunu işleyeceğiz. Kureyş Kabilesi ve Hâşimîler. Bugün mesela bunu işlemeden Kureyş kabilesinin nasıl oluştuğu, nasıl toplandığı, nasıl derlendiği -ki Kureyş’in bir anlamı da derleme, toplama demek- ve Hâşimîler bunların içlerinden nasıl çıktı? Hâşimî sülâlesi nerede başlar nereye gelir? Ve Hâşim kim? Bu sülâlenin, işte Kureyş’i ele alırken Kusay kim, “Benû Kilâb; Köpekoğulları” Kusay? Niye bu şekilde isimlendirilmiş?…

Sekizinci ders; vahyin nazil olduğu dünya. Vahyin nazil olduğu dünyada hangi medeniyetler, hangi devletler, hangi hanedanlar, hattâ hangi krallar hüküm sürüyordu? Size ilk defa -hiç görmedim bugüne kadar- ilk defa vahyin nazil olduğu 610 yılında yer yüzünde hangi devlette hangi hanedan, hangi kral hüküm sürüyordu, bunun listesini vereceğim. Herhangi bir yerde görmedim. Evet. Yani gördüğünüz gibi bunlar mukaddime dersler. Mesela mukaddime derslerinin arkasından inşâAllah derslere başlayacağız.

Dersler nasıl olacak?

Şöyle; âyet âyet gitmeyeceğiz. Kur’an’ın tefsiri ile karıştırmayın lütfen. Tefsir yaptık. Kur’an’ın konuları üzerinden gideceğiz. Mesela yetim meselesi geldi değil mi? Alak sûresini işliyoruz değil mi? Okumak. Okumanın 23 yıllık Kur’an’ın nüzul süreci içerisinde aldığı şekiller. Allah Resulü’nün okumayla alakası. Okumanın anlamı. Okumanın bölgedeki karşılığı, okumanın bugün bizdeki karşılığı. Salât. Yine Alak sûresi. ‘Salât’ın 23 yıllık süreç içerisinde anlam farklılaşmaları. ‘Salât’ın Kur’an’da kullanılan ondan fazla anlamı, farklı vurguları… Dolayısıyla böyle ilerleyeceğiz, inşâAllah.

Kur’an hangi dönemde neyi emretmiş? Mesela verdiği sözde durmayı Kur’an birçok ibadetten daha önce emretmiş. Birçok haram yok, henüz birçok ibadet yok ama ahlaki yükümlülükler var. Kur’an’ın en öne aldığı ahlakı bu ümmet nasıl olmuş da en sona almış. Hattâ almamış. Kur’an’ın temel kata yerleştirdiği ahlakı bu ümmet nasıl kaçak kata koymuş? Ruhsatsız kat. Yani belediye geldiğinde ilk yıkılan, ilk feda ettiği kat o kat olacak. Onun için inşallah böyle işleyeceğiz dersleri.

Peki efendim, bugün bu kadar. İlk dersimiz böyle usul dersiyle başlamış ve bitmiş olsun. Bir sonraki dersimiz Allah nasip ederse 28 Ekim 2018’de, benim doğum günümde. 59 yaşına gireceğim gün ikinci dersimizde beraber olacağız inşâAllah. Teşekkür ediyorum. Hakkımızda hayırlısı olsun.

Berceste Âyet

“… Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını (kendiliğinden) değiştirmez…” (Ra’d Sûresi 13:11).

Tavsiye Kitap

Kur’an’ı Anlama Yöntemi, Düşün Yayıncılık.

 

 

 

mustafa islamoğlu

Google+ WhatsApp