“Sınır ötesi harekât” mecburiyetinin tarihi temelleri

“Sınır ötesi harekât” mecburiyetinin tarihi temelleri


“Sınır ötesi harekât” mecburiyetinin tarihi temelleri

 

 

“Yahudiler iki bin sene dünyanın dört tarafından Kudüs’e gelip eski toprakları için ağladılar. Biz bu haritayı hafızamıza kazıyıp dua etsek yeter!” notuyla twitter’da bir Osmanlı haritası paylaştım…

Sözün tam mânasıyla fırtına koptu: 

Ne şovenist”liğim kaldı, ne “hayalpe-rest”liğim…

Bilgisizliğin, belgesizliğin, koyu cehaletin ve ahlâksızlığın ürünü olan hakaretleri, küfürleri zaten saymıyorum.

Doğrusu, Osmanlı haritasından bazılarının bu derece rahatsızlık duyduğunu bilmezdim: İnsan her gün bir şeyler öğreniyor! 

Ama bir durun bakalım! Sorun o haritayı neden paylaştığımı? Paylaştım, çünkü o coğrafyada yaşayan milletlerin büyük çoğunluğu “kan ve gözyaşı imtihanı”nda…

Çünkü bugün o “sahipli” gibi görünen topraklar, aslında sahipsiz! Osmanlı çekildiğinden beri, inim inim inliyor, “sömürü” kıskacında tükeniyorlar…

Kendilerine “verilmiş” gibi yapılan toprağın altındaki her şey, o toprakları kendilerine “vermiş” gibi yapan “egemen”ler tarafından hortumlanıyor: “Osmanlı sizi sömürüyordu” yalanı eşliğinde iliklerini emiyorlar. 

Eski topraklarımızda kurulan kırk küsur devletin, çeşitli unvanlarla (kimi emir, kimi kral, kimi sultan, kimi başkan) başında bulunanlar, kendi ikballeri ve ailelerinin istikballeri için sömürü düzenine aracılık ediyorlar.

Hatta bazıları (Suudi Arrabistan gibi) “kiralık katil”liğe dahi tenezzül edip, kendi vatandaşını hurharca katlediyor. “Saltanatım devam etsin de, varsın Amerika’nın kucağında devam etsin” hesabında, düşüşlerini birkaç yıl daha geciktirme çabasıyla dünyaya rezil oluyorlar.

Maalesef bütün bunların faturası, çoğunluğu gariban olan halka çıkıyor. İşte bu yüzden o halk hâlâ Osmanlı’yı özlüyor ve bu özlemini çeşitli vesilelerle zaman zaman dile getiriyor. 

Bugün bazılarının kafasına dahi sığmayan 22 milyon kilometrekarelik haritanın kapsadığı coğrafyaya biz 500 sene hükmettik!

Çeşitli inançları, dilleri, renkleri kılı kırk yaran, “Nil kıyısındaki kuzuyu kurt kapsa, hesabını Ömer’den sorarlar” idrakını adaletin temeli yapan ve mutlak mânada “kul hakkı”nı öne çıkaran “adâlet” anlayışımızla çatıştırmadan yaşattık…

O kadar ki, İsrail’in başbakanlarından Bayan Golda Meir,“Osmanlı bu bölgeyi bir çavuş birkaç yeniçeri ile kan dökmeden yüzyıllarca yönetti, biz neden yönetemiyoruz?” diyerek, kendi yönetim biçimini sorgulamak zorunda kaldı.

Kansız yönetemezler: Zira İsrail’i kuran güçler, kendi çıkarlarının devamı için, kan ve kine kurguladı: Döktükleri kanda boğulana kadar kan dökmeye devam edecekler.

Biz varken kan yoktu, biz gönderildik, kan gövdeyi götürüyor! 22 milyon kilometrekarelik eski Osmanlı coğrafyasındaki durum aşağı-yukarı böyle…

İşte bu “sömürü tuzağı”nı kurabilmenin yolu, “Devlet-i âliyye”yi paramparça etmekten geçiyordu…

Kapımıza bir sürü isyan dayadılar. Teröre başvurdular. Sultan Abdülâziz’i, “intihar” süsü verilmiş alçakça bir cinayetle ortadan kaldırdıktan başka, Sultan II. Abdülhamid’e suikast yapacak kadar gözlerini kararttılar.

Olmadı, bir büyük Dünya Savaşı çıkardılar. Çanakkale önlerine kadar geldiler. Canhıraş bir Milli Mücadele vermeye bizi mecbur bıraktılar. “Milli Mücadele’yi kazandık” diye sevine sevine gittiğimiz Lozan’da bizi 780 bin kilometrekareye razı ettiler. Sınırlarımızı bile, gelecek yıllarda terör ve savaş vesilesi olacak şekilde, dağlık bölgelerden belirlediler. “Barış ve demokrasi” bahanesiyle gelip yerleşme hesabını tâ o günlerde yaptılar (sınırımızdaki ABD ve koalisyon güçlerinin varlığı bu amaca yöneliktir). 

Türk varlığına Lozan’da giydirilen o daracık elbise, şimdi çatlıyor. Türkiye doğal sınırlarını, yani “Misak-ı Milli”sini arıyor…

Sınır ötesi harekâtların izahı da, 22 milyon kilometrekarelik Osmanlı haritasına aymazca tepkinin sebebi de budur!

 

yeni akit

Google+ WhatsApp