Sığınak ülke

Sığınak ülke


Sığınak ülke

 

 

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Mustafa Kemal’in isteğiyle bir üniversite reformuna girişilmişti. Bunun için, Darülfünun’un yeniden yapılandırılması konusunda kapsamlı bir rapor hazırlaması talebiyle, Cenevre Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Albert Malche Türkiye’ye davet edildi. 18 Ocak 1932’de Ankara’da devlet ricaliyle görüşen Prof. Dr. Malche, 21 Ocak’ta İstanbul’a giderek, üç gün sonra raporu için tetkiklere başladı. Kendisine Darülfünun binasında oda tahsis edilen İsviçreli bilim adamı, 29 Mayıs’ta tamamladığı raporunu Ankara’da yetkililere sunduktan sonra ülkesine döndü.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 

Prof. Dr. Albert Malche’nin raporu özetle, Darülfünun’un mevcut şekliyle ihtiyaçları karşılamaktan uzak olduğunu belirtiyor, en hızlı şekilde modern üniversite sistemine geçilmesi gerektiğini vurguluyordu. Mustafa Kemal ve hükümet üyelerinin raporu incelemesinin ardından, konuyla ilgili adım atıldı. Maarif Vekâleti bünyesinde bir üniversite kurulmasını öngören kanun 31 Mayıs 1933’te kabul edilerek, aynı yılın temmuz ayında Darülfünun kapatıldı. 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin resmi kuruluşu gerçekleştirildi. Okul, 18 Kasım 1933 günü, Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’un açılış konuşmasıyla eğitim-öğretime de fiilen başladı.

Darülfünun kadrosundan çok az isim, yeni üniversitede görevlendirilmeye ehil bulunmuştu. Eleme için ana kriter siyasi mülahazalar olunca, büyük bir hoca açığının doğması da kaçınılmazdı. Türk hükümetine danışmanlık yapmayı sürdüren Prof. Dr. Albert Malche, Adolf Hitler tarafından Alman üniversitelerinden atılmış olan akademisyenlerin çiçeği burnunda İstanbul Üniversitesi’ne davet edilmesini salık verdi. Makul bulunan bu teklifle birlikte, Almanya ve Avusturya’dan çok sayıda akademisyen ve bilim adamı Türkiye’ye akın etmeye başladı. 1933’ten 1950’lerin ortalarına kadar İstanbul ve Ankara üniversitelerinde 600’den fazla yabancı bilim adamı, profesör ve akademisyen dersler verdi. Sadece akademisyenler değil sanatçılar, mimarlar ve mühendisler de o dönemin Türkiye’sinde kendilerine güvenli bir sığınak bulmuştu.

İçlerinde çok sayıda Yahudinin de bulunduğu bu kadrolar, Türkiye’deki üniversitelere pozitivist ve Batıcı bir bakışın yerleşmesinde birinci derecede etkili oldular. Sonrasında akademiye musallat olan Jakoben ve saldırgan laiklik de, bu temelin üzerine yerleşti.

***

İlk yabancı akademisyenlerin ve bilim adamlarının Türkiye’ye sığınmasının üzerinden neredeyse tam bir asır geçtikten sonra, ülkemiz yeniden ciddi bir yabancı akınıyla karşı karşıya. Ama bu defa, coğrafyamızın içinden ve bizden bize doğru gerçekleşen bir akın bu. Suriye başta olmak üzere, bölge ülkelerinde yaşama şansı kalmamış ve barınması imkânsızlaşmış binlerce cins kafa, şu anda ülkemizde misafir. Türkiye’nin en ücra köşelerindeki fakültelerde bile birkaç tane yabancı akademisyeni bulmak artık sıradan bir durum. Okullarımızda eskiden Arapça öğretmek başlı başına bir meseleyken, şimdi daha ortaokul çağındaki çocuklar, ana dili Arapça olan hocalardan ders alıyor. Bu, muazzam bir imkân.

Seçim sath-ı mâilinde muhalefetin sürekli bir şekilde dile getirdiği “Suriyelileri geri gönderme” vaatlerine maruz kalırken, şu anda ülkede mevcut bu potansiyelin aslında bizim için ne kadar önemli bir şans olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Sadece dil öğretimi değil, klâsik İslâmî ilimlerden bölge siyasetine, Arap dünyasını farklı cepheleriyle çok yakından tanımamıza yardımcı olacak bir fırsat elimizin altında hazır bekliyor. Bunu değerlendirmenin yollarına bakmak ve potansiyelin daha verimli nasıl kullanılabileceğine kafa yormak varken, “Burası aşevi mi? Hepsini kovacağız!” sloganını tekrarlamak, sadece önyargıyla açıklanabilecek bir durum değil.

Bugün adına “Türkiye” dediğimiz topraklar, sadece günümüzde değil, geçmişte de hep dışarıdan gelene kucak açan ve onu barındıran bir tabiata sahip olmuş. Genellikle büyük felâketlerin tetiklediği kitlesel göçler önceleri sosyolojiyi biraz zorlasa da, kısa zaman içinde hem gelenlere hem de onları ağırlayanlara çok yönlü zenginlikler sağlamış. Sadece kültürlerin kaynaşması ve tanışıklığın artmasından kaynaklanan bir zenginlik değil bu. Kelimenin sözlük anlamıyla da, muhacirler gittikleri yerleri hep kalkındırmışlar, çoğaltmışlar, bereketlendirmişler. Batılı normlar çerçevesinde yapılan modern araştırmalar da, mültecilerin dünyadaki hareketinin orta ve uzun vadede refahı artıcı etkilerine atıfta bulunuyor.

***

Muhalefetin seçim kampanyasındaki ırkçı ve yabancı düşmanı söylemleri, mecburen Türkiye’ye misafir olmuş bir mültecinin kulağıyla dinlemeyi deneyin. Dehşete düşeceksiniz. Kendilerine “vebalı” muamelesi yapan, toplumda zaten var olan o önyargılı damara oynayan, insanların çaresizliğini oya tahvil etmeyi kendine yakıştırabilen politikacılar, ülkemizde misafir kardeşlerimizi hem üzüyor hem de ürkütüyor.

Nice zamandır düşündüğüm bir şey var:

Farz-ı muhal Türkiye’den ayrılmamı gerektirecek bir mecburiyet doğsa ve siyasi nedenlerle yurtdışına gitmek durumunda kalsam, gönül rahatlığıyla sığınabileceğim, oturum izni alabileceğim ve gönlümce yaşayabileceğim tek bir İslâm ülkesi yok.

Bu, Türkiye’mizin kıymetini gösteren binlerce örnekten yalnızca bir tanesi.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp