Sıfır noktasından uzakta

Sıfır noktasından uzakta


“Simyanın çökmesiyle ruh ve maddenin simgesel birliği ortadan kalktı, şimdi modern insan ruhsuzlaşmış bir dünyada köklerinden kopmuş bir yabancı” diyor Carl Gustav Jung, ‘Dört Arketip’ kitabında. O ‘yabancı’lık, yeni insanın yeni zamanlarda başına sardığı en büyük bela, içine düştüğünün farkında dahi olmadığı en büyük musibet...

Neyi güzel, neyi iyi, neyi heyecan verici, neyi vazgeçilmez gördüğümüz konusunda insanca bir derinliğe pek sahip değiliz artık. Bu meseleleri kendi iç dünyamızda demleyip damıttığımız değerler üzerinden değil, başkalarınca konmuş standartlar üzerinden düşünüyoruz. Kanaatlerimizi tartışmayı aklımıza bile getirmeden bu standartlar üzerinden, bu ezber kriterlere vurarak oluşturuyoruz. Bir konuda bir standart belirlemek için herkes için üç aşağı beş yukarı geçerli bir vasatın esas alınması gerekir. Bu da kanaatlerin derinlik ve zenginliklerinden belli ölçüde arındırılarak geçerli müştereklere, ortalama zevk ve renklere indirgenmesi sonucunu doğurur. Bugün hemen hepimiz endüstriyel gereklilikler, kârlılık hesapları, güç temerküzü, etkinliğin genişletilmesi, zihinsel kontrol mekanizmalarının çalışma yöntemleri öyle gerektirdiği için ortalama kanaatlere, zihinsel ve duygusal manipülasyonlara, vasata teslimiyete zorlanıyoruz. Dolayısıyla hepimiz kendimizi yaşamaktan uzaklaştırılıyor, konfeksiyon kimliklere büründürülüyoruz.

Herhangi bir şeyi gönülden sevebilmek için önce onu görebilmemiz, fark edebilmemiz gerekiyor. Tanımak bundan da sonra başlayan bir şey... Bugün bir insanın bir diğer insanı tanıyabilmesi neredeyse imkansız. Çünkü kalbimiz ve zihnimiz asla kendi sıfır noktasında olamıyor, her şeye, herkese, her yöne belli zihinsel bagajlarla, duygusal kabullerle bakıyoruz. Kendimizin sıfır noktasında olamadığımızda, insanî bir derinliğimiz de, insanlığın öz yapısını gözeten bir hassasiyetimiz de olmuyor.

Bir kadın ile bir erkek arasındaki en özel duygular bile kafaların içine tıkıştırılan yargılar, önyargılar, duygusal ve zihinsel esnekliği imkansızlaştıran hazırkalıp kabullerle sıcaklığını yitirip soğuyor, akıcılığını yitirip katılaşıyor. Sevmek dediğimiz şey, bencilce yürütülen bir alışverişin tatminsizlikle sonuçlanan itiş kakışına kolayca kurban ediliyor. Kendini nerede bulacağını çoktan unutmuş insanların, sevme kabiliyetine hâlâ sahip olabileceğine inanmak mümkün mü? İnsanlar, kendilerinden başkalarına doğru bir yol bulamayınca, sadece isteyen egolarına esir düşüyor.

“Hayatı her şeyi ile sev. Yalnızca biçimli dalını sevme ağacın, kalbinde onun imgesini taşıma, ölür. Ağacı her şeyi ile sev. O zaman biçimli dalı da sevmiş olursun, yumuşak ve kıvrımlı yaprağı da, utangaç tomurcuğu ve açmış çiçeği de, dökülen taç yaprakları ve dans eden yüksekliği de, içten sevginin güzel gölgesini de. Ah, hayatı her şeyi ile sev. O yok olmak nedir bilmez” diyor Jiddu Krishnamurti. Kendini sevemeyen, kendi eğrilikleri ve doğruluklarını birlikte görmeyi göze alamayan, dolayısıyla dünyaya bir bütün olarak bakamayanlar için ne kadar uzak bir hedef, ne zorlu bir yol değil mi? Değil aslında; sevmemeyi bırakabilenler için sevmek kendiliğinden olan bir şey... Öyle diyor bütün bilgeler. “Kalbinin hamalı olup her gün kan ter içinde kalıyorsun” dedi meczup, “bırak o seni taşısın da gam yükün hafiflesin!”

Google+ WhatsApp