Sûfîler de hata ederler

Sûfîler de hata ederler


Sûfîler de hata ederler

 

 

Güzel bir kul olmanın doğru bilgiye ihtiyacı olmasaydı Allah “doğru söyleyen” Kitabını göndermezdi. Kitap tek başına yeterli olsaydı onu açıklamak, uygulamak ve örnek olmak için Sevgilisini peygamber olarak göndermezdi.

 MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN

 


Dinde doğru bilginin kaynağı Kur’an, Peygamberimiz (s.a.) ve bu iki kaynağa (haber-i sadık) dayalı fıtratı bozulmamış akıl (havâss-i selime ve akıl) ile ulemanın elde edip yaydığı bilgidir (ulûm-i islamiyye).

Bu bilgilere dayanmadan, bu bilgileri rehber ve ölçüt edinmeden dinde kemal yolculuğuna çıkan elbette şaşıracak, hakkı batıla karıştıracak, pirince giderken evdeki bulgurdan da olacaktır.

“Tasavvuf Şeriatsız Olmaz” isimli yeni çıkan kitabımda İslam tasavvufunun büyüklerinden nakıller yaparak şu gerçeğe dikkat çektim:

Tasavvufun eğitim yollarından geçerek ilim, irfan ve hal ehli olmak isteyenlerin bağlayıcı, vazgeçilemez, olmazsa olmaz ölçütleri şeriattır. Kişi uçsa da, kaçsa da, kalpten geçenleri bilse de şeriatta kusuru varsa bu görülenler muteber değildir, aldatıcıdır, imtihandır, kendilerine ve başkalarına zararlıdır.

Evet bir de kalbin bilgisi (irfan ilham, keşif) vardır, ama bu bilginin muteberliği şeriata (ulemanın ittifakla ortaya koydukları din bilgisine) uygun düşmesine bağlıdır. Yalnız peygamberler dini açıklama konusunda yanılmazlar, peygamber olmayanlar alim de olsalar, sûfî, velî, mürşid de olsalar hata edebilirler.

Ulema içinde “bu yazdıklarımı, söylediklerimi doğrudan Allah’tan veya Peygamberimizden aldım” diyen yoktur, olamaz. Ama tasavvufta böyle diyenler oldukça çoktur. Bunu söyleyenlerin bir kısmı sahtekârdır, hak yolun haydutlarıdır; mal, mevki, maddi nüfuz, güç ve imkan peşindedirler, dini istismar ederler. Bir kısmı ise samimi ve güzel insanlardır, ama bu söyledikleri de bir ilham olduğu için bu konuda da yanılmışlardır; yani beşerî kaynaklardan akanı ilâhî sanmışlardır.

Önemli bir zatı örnek olarak takdim edeyim:

Muhyiddîn b. Arabî, hem Fusus’ta hem de Fütûhât’ta “kendinden hiçbir şey söylemediğini, buralarda ne söylemişse Allah’tan ve Peygamberden doğrudan alarak söylediğini” ifade ediyor.

Mesela Fütûhât’ta şöyle diyor:

“İlâhî (Allah’tan gelen) ilim “ ilham, kalbe iletme, Emîn Ruh’u kalbe indirme” yoluyla, öğreteni Allah olan ilimdir. Bu kitap da (yani el-fütûhâtu’l-Mekkiyye) bize göre işte bu kabilden bir kitaptır. Allah’a emin ederim ki, bu kitapta Allah’ın yazdırması, kalbime indirmesi, ruhuma üfürmesi dışında bir harf bile yazmadım…” (C.III, s. 456 vd.).

İbn Arabî bu satırların devamında kendisinin peygamberlik iddia etmediğini, Peygamberliğin Efendimizle (s.a.) son bulduğunu, bu bilgilerin onun ümmetine mirası olduğunu önemle kaydediyor. Başka yerlerde de keşfin yanılabileceğini, ölçünün Peygamber’in beyanı ve şeriat olduğunu ifade ediyor(Adı geçen kitabıma bakılabilir).

Bütün bu ifadelerden sonra dönüp kitabına bakıyoruz, bir harf değil, birçok harfin, cümlenin, ifadenin yanlış olduğunu görüyoruz.

“Vahdet-i vücud ve İbn Arabî” adıyla bir kitap yayınlayan İsmail Fennî Bey, bu kitabında bakın ne diyor:

“Şeyh-i Ekber’in el-fütûhâtu’l-Mekkiyye isimli eseri çok ince ve mühim pek çok ilâhî hakikat ve Rabbânî marifeti ihtiva etmekle beraber astronomi, tıp vb. ilimlerle ilgili olarak bugün kabul edilmiş olan fikir ve kanaatlere zıt görünen bazı açıklamaları da ihtiva etmektedir…” (Latinize baskı,İst. 1991, s.267).

“Çünkü Fütuhat’ta kendi şahsına ait yahut huzurunda cereyan eden bir hayli sıradan olaylar ve ictihadi meseleler de vardır. Bunların ilham olmadığı meydandadır.” (s.271)

İsmail Fenni bu açıklamadan sonra Şeyh’in “ilâhî” dediğinin kitabın tamamı değil de “ilâhî hakikatler ve Rabbânî marifetler” le ilgili olan kısmı olduğu yorumunu yapıyor.

Ben de diyorum ki, bu kısımda da yanılmaları mümkündür ve vakidir.

Alimlere ve şeyhlere saygı göstermek başka, onları Peygamberler gibi dinde hata etmez kabul etmek başkadır; birincisi gereklidir, ikincisi ise Ehl-i sünnet yoluna aykırıdır.

 

yeni şafak

Google+ WhatsApp