“Şeytanın’ın Reçetesi” ve Batı/Abd’nin Gerçek Yüzü

“Şeytanın’ın Reçetesi” ve Batı/Abd’nin Gerçek Yüzü

ABD-Rusya ilişkilerinin Avrupa’da/Ukrayna’da oluşturduğu kriz ve ABD’nin bölgemizdeki projesinin temel ilkeleri korunurken gündeme taşıdığı “strateji değişimi”nin, uluslararası politikadaki derin etkilerinin yansımaları giderek yaygınlaşmaktadır… Çin’in küresel kapitalist sistem içinde hızla

“Şeytanın’ın Reçetesi” ve Batı/Abd’nin Gerçek Yüzü

 

 

Müslümanları ve Müslümanların yaşadığı coğrafyayı kontrole yönelik projeler düzlemindeki stratejilerin zamanla değişiminin ortaya çıkardığı sonuçlarla ilgili bu sayfalarda bir çok yorum okudunuz.Değişen küresel ve bölgesel dengeler, diğer bölgelerde de benzer politikaları ve stratejileri gündeme taşımaktadır.”Güç”ün esas alındığı, hak-adalet’ten uzak küresel ve bölgesel sistemlerin geçerliliğini yitirme sürecine girdiği, yeni denge arayışının devam ettiği bir vasatta, “Adalet”i sağlaması gereken Müslümanlar, maalesef, “Müslümanca” bir duruş sergilemekten/organize bir güç olmaktan uzak durumdalar…Söz konusu değişim ve dönüşüm sürecinin niteliği ve geçirdiği aşamaların, hala, ilkesel ve ahlaki bir zeminde tartışılamadığı da dikkate alındığında vahametin boyutu daha net anlaşılacaktır…

ABD-Rusya ilişkilerinin Avrupa’da/Ukrayna’da oluşturduğu kriz ve ABD’nin bölgemizdeki projesinin temel ilkeleri korunurken gündeme taşıdığı “strateji değişimi”nin, uluslararası politikadaki derin etkilerinin yansımaları giderek yaygınlaşmaktadır… Çin’in küresel kapitalist sistem içinde hızla güçlenmesi de küresel sistemin yeni denge arayışında stratejik bir hamle olarak okunmaktadır.Küresel ekonominin Batı’dan Doğu’ya doğru kayma eğilimi, Asya-Pasifik’teki gelişmelerle birlikte yorumlandığında gelecekteki küresel tablo konusunda bir fikir sahibi olmak mümkündür…Rusya’nın yeni denge arayışları sürecindeki çok boyutlu politikaları ve Çin ile ilişkilerinin seyri ABD’ni tedirgin etmektedir.Aynı zamanda, küresel yapıdaki köklü değişimler, yeni ittifak arayışlarının, ‘bloklaşma’dan çok dönemsel/konjonktürel boyutuyla öne çıkıyor olması bölgesel güç olmanın ötesini hedefleyen aktörlere de alan açmaktadır…Ve küresel ve bölgesel düzlemdeki gelişmeleri doğru okuyan yapılar/odaklar, -“ideolojik duruşları” ne olursa olsun- ekonomik, askeri ve siyasi boyutlarda hızla güçlenmekteler…Bu bağlamda yaşanan gelişmeleri küresel ve bölgesel değişimler ve yeni denge arayışındaki ana unsurları göz önüne alarak analiz etmek bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.Her ne kadar bazı refiklerimiz yaşanan değişim sürecinin “ideolojik” ve “sistemik” boyutlarını hala dikkate almasalar, “Müslümanlar” üzerine inşa edilen projeler ve “Müslümanlar”ın manipüle edilerek kullanıldığı stratejik adımlara rağmen ısrarla “maslahahat”ın öncelendiği “ilkesiz şiddet” ve “ilkesiz uzlaşma” sarkacında savrulmaya devam etseler de…

Geçmişte manipülatif çalışmalarının perde arkasını görebilmek kolay değildi.Ulaşılan bazı bilgiler de algı yönetimi faaliyetleriyle bulanıklaştırılmaktaydı.Halbuki, bir süredir, Batı/ABD başta olmak üzere malum güçlerin “gerçek yüzleri”ni doğru anlayabilmek ve anlamlandırabilmek hiç de zor değildi.Yeterki hakikati arayalım; gelişmelerin/olayların arkaplanındaki “ideolojik gerçekliğin” esas hedefinin ne olduğunun farkında olalım.Ve insanlığa bir “kurtuluş reçetesi” olarak sunulan (sözde evrensel) Batılı değerlerin (Laiklik-Demokrasi, Özgürlük, İnsan Hakları, Serbest Piyasa) aslında hangi amaçlara hizmet için üretildiğini görüp,  “Batı’nın İki Yüzü”nün bilinciyle yaklaşın…

Bırakın söz konusu zihniyetin çarpıklığını, sapkınlığını değişim sürecinde artık ABD yönetimi, geçmişte kendilerinin kurguladığı uluslararası hukuk kurallarını dikkate almıyor.Kendi çıkarlarına hizmet etmeyen hiçbir hukuk ve ahlak anlayışı ABD vb.’ni bağlamıyor.Küresel güç odakları arasında çıkar ve güç kavgaları da bahse konu yapıların zulümlerini kısmen engelliyor ve/veya erteliyor…Ki Müslümanların belirleyici olmadığı bir dünyada daha fazlasını beklemek de beyhude…

“ŞEYTAN’IN REÇETESİ” VE VENEZUELA

ABD ve yandaşları tarafından, bir ulus devletin Devlet Başkanı’nın meşruiyetini kaybettiği iddia ediliyor.Tam anlamıyla eşkıya hukuku ile terör devleti ABD, Venezuela’nın başına geçici başkan atayabiliyor. “Medeni”(?!) olduğu iddiasındaki Avrupa ülkeleri de bu kararı destekleyici açıklamalar yaparak Nicolas Maduro’ya -bir hafta içinde tekrar seçime gitmediği takdirde- ABD’nin geçici başkan ilan ettiği Guaido’yu tanıyacaklarını deklare ediyorlar…Ve bu açık hukuksuzluklarını da -küresel güç odaklarının her zaman kullandıkları- algı yönetimleriyle gerekçelendirmek istiyorlar.Neymiş, Maduro “diktatör” imiş.Eğer ülkesinin kaynaklarını bahse konu haydut devletlere/güçlere teslim ederse tekrar meşruiyetini kazanabilecekmiş(!?)…

Bilindiği üzere Venezuela, son zamanlarda yoğunlaşan dış baskılara maruz kalmakta, küresel ve bölgesel düzlemde gündeme gelen “ekonomik savaş” ve yaptırımların da etkisiyle yaşadığı ekonomik kriz giderek derinleşmektedir.Değişen küresel ve bölgesel şartların açtığı alanda, -ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü- Venezuela, ‘ABD’nin dünya petrol piyasasını kontrol etme stratejisi’nin mağduru olarak gündemdeki yerini almaktadır.Mevcut durum karşısında Venezuela, ülke ekonomisinin petrol kartellerinden, dolayısıyla bahse konu kartelleri kontrol eden ABD menşeli şirketlerden kurtarılması için mücadele vermektedir.Ki bu mücadele Hugo Chavez’in(bir önceki başkan) zamanından bu yana yoğun bir şekilde devam etmektedir.Chavez ile başlatılan mücadelenin istenilen başarıya ulaşamaması ve Chavez sonrası iç ve dış nedenlerle Venezuela’daki kriz, bölgesel bir kriz olmanın ötesine geçerek küresel bir vasata dönüşmektedir.Venezuela’da yaşanan kriz, aynı zamanda, giderek bir yönetim sorununa dönüştürülmektedir.Venezuela’nın petrol satışı için yolların büyük oranda tıkanmasıyla enflasyon anormal boyutlara ulaşmıştır.Böylelikle, ABD ve iç destekçilerinin manipülasyonu ile “iki başlı” bir Venezuela’dan bahsedilmektedir…

Süreç içerisinde giderek azalma eğiliminde olsa da ABD’nin küresel sistemdeki ağırlığı ve kuralsız saldırıları vb. etkenler -krizin başlarında Maduro’yu destekleyen- Rusya’nın etkisini de zayıflatmış gözükmektedir.Moskova yönetiminin, Ukrayna-Suriye denkleminde ABD ile bazı dengeleri korumayı kendi çıkarları için gerekli gördüğünü ifade etmek yanlış olmayacaktır.Keza Çin’in Venezuela’ya desteği de mevcut şartlarda, eskisi kadar güçlü olmadığı da bilinmektedir.Yani Rusya, Avrupa ülkeleri, Latin Amerika/Venezuela ile ilişkilerini sıcak tutmak istemektedir.Lakin, ‘ekonomik savaş’ın devam ettiği, yaptırımların etkili olduğu bir vasatta, ABD’ni de karşılarına almayı göze alamadıkları ortadadır.Henüz ABD-Çin arasındaki rekabetin netleşmediği, yeni bir dengenin sonuçlarının somutlaşmadığı bir süreçte Çin’in Venezuela konusundaki tavrının yakın gelecekte ne olacağını kestirmek de kolay olmasa gerektir.İran-Venezuela ilişkilerinde giderek bir zayıflama gözlemlenmektedir.Bunu da son dönemlerde, İran’ın manevra kabiliyetinin azalmasına bağlamak mümkündür.Türkiye’nin -küresel sistem içinde kalarak meşruiyet aradığı duruşu ile- “değer”/ “ilke” esaslı yaklaşımı ise Venezuela ile ilişkilerinde de söz konusu olsa da iki ülkenin ilişkilerinin derinleşmesi mevcut şartlarda mümkün gözükmemektedir.Son zamanlarda altın ticareti konusunda Başkan Maduro’nun Türkiye’ye yönelik sıcak mesajlarının yanı sıra ABD’nin konuyla ilgili dolaylı tehditleri de göz ardı edilemeyecek niteliktedir.ABD-Türkiye ilişkilerinin kritik bir aşamadan geçtiği de düşünülürse Ankara’nın dikkatli adımları tercih edeceği öngörülebilir…

Son planda ABD tarafından dünyanın her bölgesinde bu tür operasyonlar yapılagelmektedir.ABD/Batı’nın küresel hakimiyeti ele geçirdikleri zamandan bu yana -dünya görüşü/zihniyeti gereği- sömürü yöntemi aynıdır.Kendilerini üstün ırk, “birinci sınıf” insan olarak gören Batı/ABD, geçmişte olduğu gibi bugün de (şartlara göre uygulama daha sofistike unsurlar içerse de) aynı çizgide hareket etmekteler…Eğer bir ülkeyi işgal ederek/asker bulundurarak sömürme yoluna girdilerse orada kendi çıkarlarına uygun siyasal ve ekonomik yapılanmayı dayatırlar.Bu yöntemin kendi gelecekleri için riskler içerdiğini düşünürlerse o ülkede kendi çıkarlarını koruyacak “kahramanlar” üretirler…Kendi kontrollerinde olan sözde devletlere de -istediklerini- diplomatik bir dille iletirler.Sonuç alamazlarsa gizli siyasi operasyonlar yaparlar…Eğer yine de istedikleri çizgiye getiremezlerse darbe/ihtilal yaparlar: “Dengesi bozulan ülkedeki demokrasiyi rayına oturtmak ve ülkenin geleceğini güvence altına almak”(?!) üzere… Son zamanlarda eski yöntemleri başarısız olduğunda, açık açık tehdit; Ticaret/Ekonomi savaşlarıyla -uluslararası kurumları da kullanarak- sonuca ulaşmaya çalışmaktalar.

Dünyanın çok kutuplu bir düzene doğru yol aldığı bir vasatta, eskisi kadar kolay sonuçlar alamadıkları artık görülmektedir.Ne var ki küresel ve bölgesel güç odaklarının ortak çıkarları söz konusu olduğunda da yine “milli”/ulusal menfaatleri önceleyen hareketleri zayıflatmak, kontrol etmek üzere malum operasyonları, algı yönetimi teknikleriyle birlikte uygulamaya koymaktalar…Ve ne yazık ki Batı/ABD menfaatleri hesabına çalışan “etki ajanları” -sözde gazeteci, entelektüel, iş adamı ve siyasilerin- desteğini almaya devam etmekteler…

TEO-POLİTİK GELİŞMELER/PAPA’NIN ZİYARETİ

“Küre Koalisyonu”nun Suudi Arabistan merkezli, “Ilımlı İslam” eksenli projesi’nin bir gereği olarak gündeme gelen yıldırma, kendilerine karşı çıkan bölgesel aktörleri korkutarak manipüle etme adına yapılan operasyonların en çok ses getireni “Kaşıkçı Cinayeti” idi.Bahse konu cinayet ile öncelikle Suudi Arabistan’ın iç dengesi etkilenilmek istenilmişti.Aynı zamanda ABD- İngiltere-Türkiye hattından Suudi Arabistan’ın Türkiye Büyükelçiliği’nde gerçekleştirilen vahşi cinayette, Ankara yönetimine mesaj verilmek istenilirken hesaplar tutmadı.Türkiye’nin başarılı karşı koyuşu ve reel politik gerçekliklerle uyumlu hamleleri malum koalisyonu zorlamıştı.Ve konu değişik hesaplarla gündemden düşürülmemiş, değişen bölge ve dünya koşullarında kendisine bir yer de bulmuştur.Bu çerçevede Birleşmiş Milletler(BM) raportörünün tespitleri, Türkiye’nin aktardığı bilgiler ve kanaatleriyle örtüşmektedir.BM’nin konunun aydınlatılmasıyla ilgili bir komisyon kurması ve BM Güvenlik Konseyi’nin de bu yönde bir karar alması gerekmektedir.Küresel güçlerin bir kısmı bu yönde adımlar atılmasını desteklerken şüphesiz diğer bir kısmı da engellemeye çalışmaktalar…

Bu arada, ABD-İsrail-Suudi Arabistan öncülüğündeki projenin ideolojik alt yapısını güçlendirmek ve yeni şartlarla paralel olarak stratejide revizyon yapabilmek amaçlı önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Son günlerde Papa’nın BAE’ni ziyareti ve Abu Dabi’de bir ayin yönetmesi, bu çerçevede dikkatle okunması gereken bir adımdır. El-Ezher şeyhi başta olmak üzere Mısır ve bazı Körfez ülkelerinin yöneticileri ve “alimleri” bu stratejik toplantıda yerlerini aldılar… Hemen akabinde gelişmeyle ilgili Muhafazakar Demokrat “Ilımlı İslam” sapkınlığının Türkiye versiyonunun üzerini örten veya NFETÖ’ye fatura eden çevrelerce bir tartışma başlatıldı. İdeolojik ve stratejik boyutlarıyla müslümanları ilgilendiren bu gelişme, tabii ki tartışılmalıydı. Ama yakın geçmişteki “Abant Toplantıları”/ Abant Konsilleri ile paralellikleri ıskalanmamalı ve reel-politik olarak anlamı ve Türkiye’nin bu konudaki misyonuna açıklık getirilmeliydi…

Konuyla ilgili bir önceki DİB(Diyanet İşleri Başkanı) Prof. Mehmet Görmez’in Akşam gazetesindeki açıklamaları ve bu bağlamda Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak gazetesinde (08.02.2019 tarihli) makalesi gerçekten çok manidar…

Önce Prof. Görmez, ne diyor, bakalım…

“Abu Dabi merkezli, dünyada İslam’ı temsil iddiasıyla kurulan yeni bir uluslararası dini yapı ile karşı karşıyayız. Mısır ve El-Ezher, Suud ve Rabıta, BAE’de mukim bazı ilim adamları bir araya gelerek “Meclisü’l Hukemail-Müslimin (Müslüman Hikmetli Şahsiyetler Meclisi) diye bir meclis kurdular. İçlerinde bazı değerli şahsiyetler de var. Ancak bu zevatın hikmeti hatta izzeti başka yerlerde aramasının sebebini anlamış değilim. Zira önce Londra’da Anglikan kilisesiyle işbirliği yaptılar. Sonra Dünya Kiliseler Birliği ile bir anlaşma yaptılar. Yine Londra’da Barış Yapan Gençler Meclisi diye bir meclis kurdular. Şimdi de Papa’yı davet ettiler. Bütün bunlar altmışlı, yetmişli yılların teo-politik dünyasında bir yer bulabiliyordu. Artık insanlar bu gibi gösterilere doydu. Bu tür suni yapılanmalar İslam dinini, İslam dünyasını ve İslam alimlerini temsil edemez…”

Papa’nın BAE’ye ziyaretlerini köşesine taşıyan Yusuf Kaplan’ın gelişmeleri analiz ederken kullandığı dil ve vurguları da en az Prof. Görmez kadar manidar… Dikkatli bir şekilde okunması gereken Y. Kaplan’ın yorumlarının büyük bir çoğunluğuna makul/”orta yol” diye bakanları yeniden düşünmeye davet ederken söz konusu yazıdan alıntıları dikkatlerinize sunuyorum…

“Batılılar, postkolonyal süreçte, geliştirdikleri jeo-politikle İslam dünyasına diz çöktürdükleri; İslam dünyasının başına kukla yöneticiler diktiler! Doğal kaynaklarını talan ettiler!”… “Ama asıl hedef, İslam dünyasının fiilen kontrol altına alınması değildi; asıl hedef, tıpkı Konfüçyanizm, Budizm, Taoizm, Şintoizm gibi İslam’ın dönüştürülmesi, fosilleştirilmesi, hayattan uzaklaştırılarak ruhunun, dinamizminin yok edilmesiydi.”; “Bunun için de jeo-politik stratejiyle eş zamanlı olarak teo-politik bir strateji devreye girdirilmişti iki asırdır…”.Devamla Kaplan, “Birinci teo-politik strateji, Vahhabiliği kullanarak neo-selefi (gerçekte, şerefsiz yani köksüz) bir harici mantığı ile geliştirme ve böylelikle terörle özdeşleştirilen sahte bir İslam icat etmekti.Birinci paralel din buydu.”; “Ardından ikinci teo-politik stratejiyi devreye soktular.Hindistan’da Kadiyanilikle başlayan ve FETÖ’yle zirveye ulaşan İslam’ı hayattan uzaklaştırmayı, bireysel bir inanç meselesine indirgemeyi amaçlayan İslam’ı Protestanlaştırma Projesi’ydi bu! İkinci paralel din de buydu!” ve “FETÖ’nün Türkiye’de çökertilmesi, küresel sistemin kodlarını yeni arayışlara itti ve aradıklarını Körfez ülkelerinde buldular.BAE Emiri Zayed ile Suud Prensi Selman’a havale ettiler bu projeyi!”…

Gerçekten Yusuf Kaplan’ın bahse konu makaledeki tespitleri ve analizleri çok önemli. “Düşünsel ve siyasi duruş”taki farklılıklarımız da katılmadığımız hususları ortaya çıkarmaktadır. “İdeolojik” ve “reel-politik” düzlemde bir netleşme arayışının gerekliliğinin yanı sıra “Ilımlı İslam” sapkınlığının Yeni Türkiye/AK Parti merkezli versiyonu ve “Abant Konsilleri” ndeki sonuç bildirgelerini görmezden gelmesini ise onun gibi ciddi bir araştırmacıya, düşünce adamına yakıştıramadım doğrusu…

Ezcümle aşağıdaki konuyla ilgili tespit ve sorularla okuyucularımızı baş başa bırakıyorken, Müslümana yakışanın, düşünmek, akletmek, sorgulamak; hakikati arayış sürecini ömrünün sonuna kadar devam ettirirken “hesap günü”nden başka hiçbir kaygı taşımamak olduğunu hatırlatıyoruz.Önce nefislerimize tabii ki…

  • Öncelikle “Müslümanların Sorunlu Tarihi”nde Kur’an merkezli/Resulullah’ın örnekliğinde bir din anlayışının nasıl saltanat merkezli bir sürece evrildiğini ve bunun bahse konu teo-politik projelere zemin hazırladığının altını çizmemiz gerekmez mi?
  • FETÖ’nün Türkiye’de çökertilmesinden önce FETÖ’nün de bir unsuru olarak öne çıktığı “Ilımlı Laiklik” ekseninde oluşturulmaya çalışılan “Yeni Türkiye” pardigması/modelinin ideolojik ekseninde “Ilımlı İslam”ın bir başka versiyonu gündemde değil miydi?!
  • “Müslümanların değerleriyle”(Sözde evrensel) Batılı değerleri telif/uzlaştırma esasına dayalı bu “iki yüzlü”, sapkın ideolojik altyapı nasıl oluşturuldu? “Düşünsel ve siyasal duruş” sorunlarının farkında bile olmayan ve/veya “ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif” ile çıkış arayan sözde alimler, entelektüeller malum cemaat/kanaat önderleri ve siyasal liderler bu ideolojik ve reel-politik anlayışları benimsetmek üzere her türlü gayri meşru yolu kullanmadılar mı?
  • FETÖ sonrası süreçte “Yeni Türkiye”nin ideolojik zemininde herhangi bir değişiklik söz konusu olmuş mudur?
  • “Ilımlı İslam” gibi sapkın bir projenin “sosyal ayağı” olarak gözüken FETÖ’nün dışarıya yansıyan boyutlarının ötesinde, uzun süreli ve sistematik bir çalışmanın ürünü olan, çok uluslu, çok boyutlu küresel odakların kontrolünde “Nitelikli bir terör örgütü”(NFETÖ) olduğu anlaşılınca “Yeni Türkiye”nin gelecek ve güvenlik kaygısı ve tüm unsurlarıyla vermeye başladığı mücadeleyi nasıl tanımlamak ve anlamlandırmak gerekir?
  • Yeni dönem/ABD’nin strateji değişimi ve NFETÖ’nün niteliğinin anlaşılmasından sonra, daha önce “Ilımlı İslam” projesi karşısına konumlandırılan Suudi Arabistan/Körfez merkezli “neo-selefi”/ “radikal” anlayışın terörle özdeşleştirme sürecinden sonra “Yeni Türkiye”nin yerine ikame edilerek “teo-politik” bir çizgide projelendirilmedi mi?

Velhasıl, gelişmeleri, olayları, kişi ve kurumları; doğru tanımlamalı, doğru anlamlandırmalı… “Hakikati arayış çizgisinde” şahitliğimizi doğru yapmalıyız herhalde…

 

abdullah pamuk

iktibas çizgisi

Google+ WhatsApp