Sevmek dokunmaktır

Sevmek dokunmaktır


Küresel gelişmelerle bölgesel gelişmeleri belli bir bütünlük içinde değerlendirmek basit bir iş değil. Çoğunlukla kolaya kaçılıyor ve perakendecilik yapılıyor. Medyatik gündemler bunun tipik bir göstergesi olarak tezâhür ediyor. Bir misâl verelim: Bölgesel olarak İdlib meselesi o kadar gündem oldu ki, küresel gelişmeleri ihmâl etmeye başladık. İdlib’de karşı karşıya geldiğimiz Rusya’nın, yine aramızın iyi olmadığı Suudi Arabistan ile giriştiği petrol savaşının mâhiyetini anlayamadık. İlki bölgesel, diğeri ise küresel mâhiyetteki bu iki gerilimi birlikte ele alan değerlendirmeye rastladınız mı? Doğrusu ben rastlamadım. Corona virüsü salgını ile dünyâ ekonomisinin yaşadığı derinlikli krizin arasında bağ kuran hangi değerlendirmeye şâhit oldunuz mu? Doğrusu ben olmadım. Hâlbuki Ortadoğu’yu daha berrak anlamak ve değerlendirmek için bu bağları kurmak gerekmiyor mu? Başka bir mesele üzerinden devâm edelim: Göç meselesinin sebebi sâdece savaş mı? Meselâ eğer Sûriye ve Afganistan’a barış gelse, Afrika yatışsa göç duracak mı?

Demografik dinamiklerle başlayalım. Hemen herkes kabûl ediyor ki dünya nüfûsu yerkürenin kaldıracağından çok ama çok yüksek bir seviyeye ulaştı. Bu bir çarpıklık. Bunu tâkip eden başka çarpıklıklar da var. Merkez coğrafyalarda genç nüfûs azalıyor. Dengesiz olarak yaşlı nüfûslar artıyor. Toplamda da nüfuslar düşme eğilimine giriyor. Yarı merkez coğrafyalarda ve çeperlerde ise tam tersi bir gelişme var. Çocuk ve genç nüfus hızla artıyor. Çarpıklıklar bununla da kalmıyor. Ekonomik zenginlikler ve refah ise yaşlanan nüfusların yoğunlukta olduğu yerlerde toplanıyor. Yarı merkez ve çeper dünyâlarda ise fakirlik alabildiğine yaygınlaşıyor. Yâni zenginliklerin dağılımı gayrı âdil.

Yaşanan gelişmeleri düşündüğümde “refah” kavramının doğru kavrandığından yana endişelerim alabildiğine artıyor. Anaakım ekonomik doktrin, refahın ekonomik verimliliğin hediyesi olduğunu vaz ediyor. Bu bir yere kadar doğru, bir yerden sonra ise yanlış bir değerlendirme. Tuzak şurada: Ekonomik verimlilik bedeli son derecede ağır olan bir süreç. Taylorizm veyâ fordizm üzerinden toplumsal-kültürel düzeyde yıldırıcı, yabancılaştırıcı derin tesirleri mevcût. Geçmişin üretim toplumları bugün terletici üretim ideolojisinden tamâmen kopmuş durumda. Merkez dünyâ toplumlarında yaşanan yeniden bölüşüm süreçleri bu kopuşu derinleştiriyor. Adı koyulmamış bir lümpenleşmeye yol açıyor. Gerek sermâye gerek işgücü verimliliği sürekli bir düşüş gösteriyor. Bu lümpenleşmenin sermâye birikiminin rasyonellerine aykırı, “kabûl edilemez” ağır mâliyetleri ortaya çıkıyor. Ekonomik sistemler çevrimlerini ağır kayıplarla yaşıyor. Lümpenleşmenin çeşitli göstergeleri var. 1960’larda yükselişe geçen hizmetler sektörü bu lümpenleşmenin tipik göstergesi. İstihdam ve profesyonel yapıların çözülmesi, esnek işgücünün yaygınlaşması üretim toplumundan tüketim toplumuna geçiş, finansal sektörlerin üretimden kopuşu ise bu lümpenleşmenin diğer göstergeleri olarak tezâhür ediyor.

Kapitalizm, târihin şâhitlik ettiği en akıl dışı amaçların akılcı örgütlenmesidir. Arz ve talep veyâ üretim ve tüketim arasındaki kesintisiz kopukluktan muzdariptir. Bunu ilk olarak “savaş” ile, ikinci olarak “yeniden bölüşüm” ve nihâyet yaygın “borçlandırmalar” üzerinden telâfi etmeye çalıştılar. Bu çözüm yolları iflâs etti. Hiçbirisi modern ekonomilerin dertlerine şifâ olmadı. Geride, en başta derinleşen eşitsizlikler olmak üzere ağır insanlık sorunlarını bıraktı. 2000’li senelerden başlayarak dünyâ ekonomileri ağır bir durgunluğa girdi. Bundan en fazla etkilenen ve kaybedecek bir şeyi olmayan çeper coğrafya nüfusları yeni bir kavimler göçünü başlattı. Savaşlar, terör, toplumsal başkaldırılar yaygınlaştı.

Bu kaotik durumun “medeniyetin” kabuk değişimi ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yeni bir medeniyete doğru yol alıyoruz. Bunun veri kaosu yönetmeye adanmış esaslı bir tasarıma dayandığını düşünüyorum. Bizi bekleyen dünya “insansızlaştırılmış” bir medeniyet. Teknolojik-robotik olarak örgütlenmiş, “insan-insan” temas ve etkileşiminin en aza indirgendiği, insanlığın bastırıldığı , evinde rehin alındığı, kimsenin kimseye güvenmediği, bireyselleşmenin yoğun duygu kaybıyla el ele veren bir yalnızlaşmayla taçlandırıldığı, savaşların, virüslerin, terörün kol gezdiği, kontrolün mutlaklaştığı tuhaf bir dünyâ bu.

Bu yazıyı yazarken nedense hüzünlendim. Nedense, gözlerim kütüphanemde bir zamanlar en popüler kitaplarından birisi olan Desmond Morris’in “Sevmek Dokunmaktır” başlıklı kitabı aradı. Bulamadım; ama ne gam.Corona virüsü sebebiyle tokalaşmanın bile yasaklandığı bir dünyâda bu kitap ne kadar arkaik kalıyor değil mi?

Google+ WhatsApp